1. 1.
    (bkz: soluk bir silüet ferhunde)

    (bkz: max vs ferhunde) *

    büdüüüt: oha demek istiyorum

    (bkz: samimiyetindendir ferhunde nin sevgisi)
    2 ... fosforlu devriye
  2. 2.
    eskimeye yüz tuttuğumuzu fark etmek zor değil. sıradanlaşmaktan korktuğum, rutinleşecek diye kaçamak ve korku dolu dokunuşlar, tarumar olabileceğim gün gibi ortadaydı, kimse bilemese de. tek bir söz vermiştin gözlerine ilk baktığım günden beri ve onu da tutamamıştın. verilen sözlerin umurumda olmadığını anlatmak isterdim hep sana, yapamazdım. biliyordum tutamayacağını, biliyordum çöllerin ortasında yalnız kalacağını ve yalnız kalacağımı karanlık bulutların ardında. aktı gitti tuzlu, damla damla rüyalarım. her damlada parçalanıp kayboluşunu izledim. gidişlerinde ölüp, dönüşlerinde canlandım.

    yaşlanıyor musun?
    farkında değil misin?

    kendi fahişeliğini, senin damarlarına zerk etmenin derdine düşen ruhsuzluğun kıyısında, kararsızlıklarını avucuna damlatırdım. yağmur döverken omuzlarımı, ağladığımı görmezdin, yangının melodilerinin yarenliğinde. fotoğraflar solmakta, gülen yüzler asılmaktaydı yavaş yavaş. hayat saçlarında koşuşturmacalara çıkmıştı. örümcek ağları etrafımda duvarlar kadar geçilmez oluyordu artık. göğsümdeki taşın, nefes almama engel olduğu zamanlarda, senin ismin olduğunu anlamak çok vakit almıştı; o taşın üzerinde yazılanın.

    alkolsüz uyuşuyordu bedenim. renkler birbirine karışıyor, yüzüm sarıya çalıyordu senin kızıllıklarının arkasında. sigaramdan çektiğim her nefes sana söylenen bir yalan, kalbine, sesini kesmesini salık veren bir oyunun kuralları ve gelecek korkusunun kandırmacasıydı. yarı baygın vaziyetlerin marşları, kimsesizliğe haykırılan öfkenin sancılı çırpınışları, gözlerin göremediği yıldırımların ağıtlarıydı her uzanışım ellerine.

    tepelerden aşağı, şehrin sokaklarına dökülüyordu ruhumuzdan kopan, alev almış parçalar. dolunayda hisleri sivrilen birer ucubeydi geçmişlerimiz. sivri dişleri arasındaki kanı öfkeyle tüküren birer vampirdi yaşantıladığımız hikayeler. damarlarımızda akana göz koymuşlardı, kararlıydılar. koşmak yorar olmuştu bedenlerimizi ve kaçışlar ruhlarımızı acıtıyordu.

    ne yelkovanı ne de akrebi durdurabiliyorduk, paramparça ettiğimiz kum saatinin avucumuzda tuttuğumuz yıldız tozlarıyla. ne koşar adım uzaklaşan saatlere ne de günlere hükmedebiliyorduk artık. sonuçsuz kalmıştık, okyanus dalgaları arasında. güz hasretlerinde birer figüran oluverdik kaldırımlara bırakamadığımız ayak izleri ile. gülüşünü özlediğimi bile söyleyemeyecek kadar acıyordun. gözlerinse hep güzeldi, dudaklarının donukluğuna rağmen. her saniye geçişi, duyduğum her tik-tak çarpıyordu keskin rüzgarlarla yüzüme.

    ölüyordun, ölüyorduk. hep nefret ettiğim gibi; çaresiz kalıyorduk.

    (bkz: soluk bir silüet ferhunde)
    1 ... yavuzum backs