1. 1.
    geçenlerde televizyonda haberlere göz gezdirirken ilginç bir duruma denk geldim. normalde pek televizyon seyreden bir insan değilim, Acun'un adasında yaşananlar yada para için birbiriyle yarışıp kendini rezil eden embesiller, sabahtan akşama kadar konuşup sözde ülkeyi kurtaran yorumcular, manken lolipop ile futbolcu hophop'un aşk meşk geyikleri olsa olsa midemi kaynatır en fazla, o da sıkıntıdan....

    ama onca kanalizasyon atığının arasında bir haber vardı ki, hem yüzüme bir gülümseme getirdi, hem de beni düşüncelere gark etti. hem de hiç işim gücüm yokmuş gibi.

    haber şu; 70'lik ihtiyar, 3.5 metrelik banyo küveti irisi, her tarafı yamalı bohçaya dönmüş hırpani yelkenlisi ile bir dünya turu daha bitirmişti...

    sahip olma saplantısı

    adam yorgundu ama yüzünde ancak tuzlu sudan gelebilecek bir bilgelik vardı. "elde olan imkanlarla ancak buna gücüm yetti" diyordu yaşlı kurt. ve bende sanki o hurda, hani dokunsan alabora olacakmış gibi duran küvetin içindeyken karada olduğundan daha rahatmış gibi bir izlenim bıraktı.

    elde olanla ancak bu kadarı mümkün oldu. bu sözler alçakgönüllü değilse ben de bostan korkuluğuyum! adama bakar mısınız? hem dünyayı yamalı bir bohça ile dolaşıyor, hem de neler söylüyor! çoğu insanın bir bardak su için koltuğundan kalkmaya üşendiği "modern çağ" içinde yaşıyoruz. gidip istinye sahiline bir göz atın, öyle tekneler var ki neredeyse sudan havalanıp en uzak yıldıza uçacakmış gibi havalı görünüyorlar. ama iş okyanus aşmaya geldi mi acaba kaç tanesi o ihtiyar keçinin yamalı banyo küvetiyle boy ölçüşebilir?

    ama zaten en zayıf noktamız bu değil mi?

    "sahip olmak" saplantısı değil mi bizi yiyip bitiren?

    peki elde olanın tadını çıkarmaya, elde olandan sonuna kadar faydalanmaya ne oldu?

    her köşe başında duymaktan tiksindiğim bir geyik bu "abi millet nasıl yaşıyor be!", milleti boşver de, bana bir söyle bakayım, sen nasıl yaşıyorsun? elinde olanın kıymetini bildin mi ki çok daha iyisini almaya bu kadar heveslisin?

    bazıları ise daha farklı bir yaşam sürüyor. porselen takımlara aldırmayıp teneke tabağın içindeki yemeğin tadını çıkarıyorlar. metrekaresine aldırmayıp başlarının üzerindeki çatının altında güzelce kestiriyorlar. karşılarındakinin elbisesi değil, yüzündeki ifadeye, gözündeki parıltıya, sesindeki anlama dikkat ediyorlar.

    onlar farkında olmasalar da bir şeyin bilincindeler. o da insanın yaptığı her şeyin temelinde yine insanın olduğu, her şeye insanın anlam kattığı gerçeği. yaşlı adamın eski teknesi gibi, o da sadece içindeki o adam varken bir anlam ifade ediyor. çok daha varlıklı, daha büyük tekneleri olan, ama demir almaya üşenen adamlar sadece daha büyük teknelerin hayalini kuruyorlar. açık denizlerin ve rüzgarın değil... yaşlı adam bu yüzden önemli , bu yüzden güçlü, elde olanı kullandığı için, onunla sınırları zorladığı için.

    yaşlı adam gibileri olmasaydı ne olurdu peki? onun gibi insanlar olmasaydı, herkes yanındakine özenerek geçirseydi hayatını hiç istisnasız, ne olurdu?

    hiçbir şey olmazdı. uygarlık dediğiniz şey olmazdı mesela. çünkü uygarlık hep elde olanı sonuna dek kullanan, sınırları elde olanla zorlayan insanların ürünüdür. büyük imparatorlukların dev donanmaları hep var olmuştur. ama daha gelişmiş daha güçlü, daha iyi gemileri icat edenler hep elde olanın anlamını çözmüş, ilmini hazmetmiş insanlardır.

    peki ben niye taktım o yaşlı adam ve teknesine? kıskanıyor muyum yoksa?

    pek değil, denizin öfkeli halini bilen biri olarak zaten tekneyle dünya turu bana biraz ters iş. ama yaşlı adama imreniyorum. çünkü o benim sık sık yaptığım gibi aptalca mazeretlerle hayatını ertelememeyi az çok öğrenmiş gibi geldi bana...

    eh, kim bilir, belki ben de, siz de bir gün öğrenirsiniz...

    saplantılardan vazgeçebilirseniz...
    34 -1 ... aberystwyth