1. 1.
    uludağ sözlük

    isveç' in başkenti Stockholm. 1970. Sonbahar. Sosyal Demokrat Parti (SAP) ülkeyi 40 yıldır tek parti iktidarı olarak yönetmekte.

    Yani bir ‘seçmen hegemonyası’ durumu var. Sağ ezik durumda.

    Güçlü halk oyunun arkasında, akılcı, pragmatist, eşitlikçi/özgürlükçü bir sosyal liberal demokrasi projesinin ürettiği ekonomik başarılar silsilesi var.

    Başbakan, SAP’nin harika çocuğu, ‘genç’ Olof Palme.

    1960’larda ekonomik büyüme zirve yapmış durumda. Ve SAP, kendine güvenin üst sınırlarında, kentin eski merkezindeki Klara mahallesini tüm harala güreleye rağmen yerle bir ediyor ve yerine her biri estetik faciası olan beş gökdeleni ve ucube bir cam heykeli dikiyor.

    SAP’ nin büyüme ve modernleşme çılgınlığının bir ucunda, yeni bir metro hattı var.

    Bu hat yapılıyor, henüz açılmamış.

    Bu kesimde yaşlı bir grup, metro çıkışı için yer ararken, mimar ‘en uygun yer burasıdır’ diye işte o 13 karaağaç grubunun tam ortasını gösteriyor.

    Niye? Çünkü orada toprakta bir yumuşak damar var ve açılması kolay.

    Buna en çok belediye meclisinin kilit SAP’li ismi Holger Blom ikna oluyor. Ve, allem kallem ederek, isveç medyasını da kandırarak, bu ağaçların zaten çürük, yarı ölü olduğunu işleyip durmaya başlıyor. Sonradan ‘amma kandırılmışız ha!’ diyecek olan pek çok SAP’li de bu tezgaha geliyor.

    AP’nin inadı inat. O durak ya-pı-la-cak.

    ‘Ağaçlar göz göre göre gidiyor’ feryadıyla – ki sonradan haklı oldukları anlaşılacaktır – ‘Alternativ Stad’ (Alternatif Kent) pasif direniş grubu kurulur hemen. Bir telefon zinciri de oluşturulur, çünkü kimse testerelerle ne zaman geleceklerini bilemez.

    Ve, Palme’nin de bastırmasıya, 23 Nisan 1971’de ağaçlara idam kararı çıkar. Sosyal demokratlar bütün ‘yapmayın etmeyin kardeşim, başka yer mi kalmadı bir metro çıkışı için’ feryat figanına aldırmadan 34 muhafazakar oya karşı 64’le ‘durmak yok, yola devam’ der.

    Kararı duyan genç çevreciler, parka doluşur. Çadırlar, uyku tulumları ve mataralar sefertaslarıyla bir büyük bekleyiş başlar. Ama bunlara polisten önce pek aldıran olmaz. Zira ortada bir icraat kararı yoktur.

    Günler geçer.

    Tam direnişçiler gevşemeye başladığında, 11 Mayıs 1971 geceyarısına doğru, bunlardan biri evinde çalan bir telefonla yatağında hoplar.

    Karşı hatta fısıl fısıl bir kadın sesi duyulmaktadır. Bu, bir polisin karısıdır.

    ‘Bizimkine az önce telefon geldi, apar topar çıktı, geliyorlar ha, size kolay gelsin, kalbim sizlerden yana, dayanın’ der kadın, ve kapatır.

    12 Mayıs sabaha karşı saat 01.00 sularında, ağaçların etrafında birikenlere 2 bin kişi daha katılmıştır.

    Saat 02.00’ye doğru ellerinde elektrikli testerelerle orman işçileri, yanlarında polislerle zuhur eder.

    02.30’dan itibaren muharebe başlar. Direnişçilerin bir kısmı hazırda tuttukları zincirlerle kendilerini kalın ağaç gövdelerine bağlamış, bir kısmı ağaçların tepelerine çıkmış, bir kısmı da ‘siper et gövdeni dursun bu hayasızca akın!’ misali, polislere karşı kolkola saf tutmuştur.

    Kavga hızla sertleşir. Polisler başa çıkamayınca atlı polisler de çağrılır ve arbede günün içine yayılır. Kafa göz yarılır, yer misin yemez misin olur. Ama, polis şiddeti arttıkça, buna pek alışkın olmayan, zaten metazoriye vücut kimyası bozulmuş olan muhafazakar, sosyalist, anarşist, feminist, dindar, hippi kim varsa parka akın eder.

    Aralarında bastonlarıyla polise girişen 80’likler de vardır.

    Savaş tam beş gün sürecektir.

    ikinci günden itibaren bütün kent merkezi ayağa kalkıp seferber olmuş, tanınmış şarkıcılar, rock grupları ve tiyatrocu tayfası da orada birikmiştir. Bob Dylan, Joan Baez, Pete Seeger şarkıları,; Martin Luther King’in sloganları gırla gitmeye başlar.

    Üçüncü gün, kafa göz yarma devam ederken, yan taraftaki görkemli opera binasının ağaçlı kısma bakan terasında kocaman koro belirir.

    burası çok önemli;

    Ve bu ‘burjuva’ korosu, muazzam bir yorumla, John Lennon’ın ‘Power to the People’ (‘iktidar Halka’) şarkısını söyler!

    https://www.youtube.com/watch?v=4Epue9X8bpc+

    O anı direnişçilerden biri şöyle anlatıyor: ‘Kaç gündür ne uyku ne yemek, itiş kakış, yara bere gitmiştik. Bir kız arkadaşımızın kolu atlı polislerin coplarıyla kırılmıştı. Gücümüz artık tükeniyordu. Şarkıyı duyduğumda dizlerim çözüldü, çöktüm ağacın dibine. Ağlıyordum. Baktım, ötede bir gözü morarmış arkadaşım, diğerleri de ağlıyordu. işte o anda anladım ki, bu koro, bize galibiyeti müjdelemekteydi.’

    hikaye tanıdık geldi değil mi?

    yalnız işin güzel yanı bir şarkının galibiyete katkısı. bazen büyük yangınlar küçük bir kıvılcımla başlar.

    son günlerde bütün stadyumlarda, meydanlarda yükselen ve susturulamayan bir marş var.

    '' izmir marşı''

    https://www.youtube.com/watch?v=aBBQ7pOyuHg+

    Umutlandım. Acaba?
    1 ... tierraylibertad