1. 1.
    en az 4 senedir 29.5 yaşında olduğunu zorla da olsa millete yutturmuş olan kadındır.
    5 -3 ... ashaf
  2. 2.
    tam kıvamındadır.*
    9 -4 ... yat geliyorum
  3. 3.
    daldan dala savruldukları günlerin birinde tutar bir sözlük yazarı doğuruverirler.
    2 -1 ... herpes
  4. 4.
    29 yaşından bir büyük, 31 yaşından bir küçük yaşta olan kadındır. bunun dışında ekstra bir özelliği olduğunu ya da belli yaşların dönüm noktası olduğuna inanmıyorum.
    1 -1 ... peter panzehir
  5. 5.
    o yaşa kadar mutluluğu bulamamışsalar terör estirmekte üstlerine olmayan kadın grubu. öğretmenlerimden biliyorum.
    1 ... son of the sun
  6. 6.
    bir balzac romanı.
    2 ... mirgun
  7. 7.
    en verimli ve güzel çağındadır. (utanmasam bal dök yala diyecem ama demiyorum!)

    asıl anlatmak istediklerini en kolay şekilde anlayabileceği bir yaş, ne istediği bildiğinden dolayı da böyle eşe sahip olabileceği bir yaşa sahiptir.
    2 ... ateist imamin abdest sarabi
  8. 8.
    23 yaşında olmak isteyen kadındır.
    1 ... samanta
  9. 9.
    silkinip kendine gelmiş kadındır. gereksiz polemikler ile ne arkadaşlarının ne de sevgilisnin kafasını ütülemez, yaşamın farkındadır.

    bunun yanında;

    bazısı da genç olmak ister. lakin 30 yaşın getirdiği bunalım filan değildir o. geçmişte ağzına sıçtığı güzel anıları geri kazanma isteğidir. kendisine başarılar diliyoruz.
    1 ... valerius valens
  10. 10.
    bir kısmı:

    Charles, Madam d'Aiglemont'u düşünceli buldu. Yüreğin tatlı büyleriyle
    insanı kandırabilen bir içtenlikle, ona "Neyiniz var?" diye sorunca, Markiz,
    delikanlıya bir yanıt vermekten çekindi. Ruhlarının tamamıyla anlaştığını
    gösteriyordu bu güzel soru. Markiz, kadınlara özgü içgüdüyle yakınmanın ya da
    gizli mutsuzluğundan söz etmenin, genç adama bir bakıma yüz vermek olacağını
    sezdi. Eğer ağızlarından çıkan sözlerden her biri, daha şimdiden her ikisi
    için de aynı anlamı taşıyorsa, Markiz ayağını bir uçuruma atmak üzere değil
    miydi? Berrak ve ışık dolu bir gözle kendi içindekileri görüp, sustu.
    Vandenesse de onun sessizliğine uydu.

    Ama sonunda, sözlerin söyleyemediğini gözler söylemeye başlayınca,
    korkan Markiz:

    - Rahatsızım, dedi.

    Charles, sevgiyle dolu, son derece heyecanlı bir sesle:

    - Bedenle ruh birbirine bağlıdır, diye karşılık verdi. Her şey
    birbirine bağlıdır. Eğer mutlu olsaydınız, genç ve taptaze olurdunuz. Aşk sizi
    birçok şeyden yoksun bırakmış. Bunları neden geri istemiyorsunuz? Yaşamınız
    daha başlamak üzere, oysa siz onun bittiğini sanıyorsunuz. Kendinizi bir
    dostun eline bırakın. Sevilmek öyle tatlıdır ki!

    Madam d'Aiglemont:

    - Ben yaşlandım bile, dedi. Onun için şimdiye değin dert çektiğim
    gibi, bundan sonra da dert çekmem için hiçbir neden yok. Sevmek gerek
    diyorsunuz. Ama ben ne sevmeliyim, ne de sevebilirim. Gerçi dostluğunuz
    yaşamıma biraz haz veriyor, siz bir yana, hiç kimse hoşuma gitmiyor; ama hiç
    kimse anılarımı unutturamaz bana. Bir dostu kabul eder; ama bir sevgiliden
    kaçarım. Sonra, yıpranmış bir yüreğe karşılık, taptaze bir yürek almak,
    paylaşamayacaüım hayalleri hoş görmek, inanmayacağım ya da yitirmekten
    korkacağım bir mutluluğa neden olmak, benim açımdan dürüst bir davranış
    olabilir mi? Belki o duygularına kapılmışken, ben hesaplar yapacağım. Benim
    anılarım, onun hazlarına bir engel olabilir. Hayır, görüyorsunuz ki, ilk aşkın
    yerini hiçbir şey alamaz. Sonra, tüm bunları göz önünde tutarak, hangi erkek
    yüreğimi isteyebilir benden?

    Bu korkunç ve cilveli sözler, aklın son çabasıydı.

    «Eğer cesareti kırılırsa, tek başıma ve anılarıma bağlı kalırım o
    zaman.» Kadının yüreğinde bu düşünce, bir yüzücünün akıntıya kapılmadan önce
    yakaladığı çok ince bir söğüt dalı gibiydi.

    Vandenesse, bu kesin kararı duyunca, elinde olmadan ürperdi. Onun bu
    ürperişi, geçmişte döktüğü tüm dillerden daha fazla etkiledi Markizin
    yüreğini. Kadınlara en çok dokunan şey, erkeklerde bu tür incelikler,
    kendilerinki kadar güzel duygular görmek değil midir? Zarif ve ince
    davranışlar, bir incelik belirtisidir kadınlarda. Onun için Madam
    d'Aiglemont'a göre, Charles'ın tutumu gerçek bir aşkı gösteriyordu. Markiz
    açısından, Vandenesse'in çektiği acının yoğunluğu, onun duyduğu aşkın
    yoğunluğunu kanıtlamaktaydı.

    Genç adam soğuk bir tavır içine girdi:

    - Belki hakkınız var, dedi. Yeni bir aşk, yeni bir dert demektir.

    Sonra konuyu değiştirip, gelişigüzel şeylerden söz etti; ama altüst
    olduğu belliydi... Madam d'Aiglemont'u son kez görüyormuş gibi, ona yoğun bir
    dikkatle bakıyordu. Sonunda heyecanla:

    - Elveda Madam, diyerek ondan ayrıldı.

    Markiz, sırrını ancak bazı seçkin kadınların bildiği ince bir
    cilveyle:

    - Yine beklerim, dedi.

    Genç adam, karşılık vermeden odadan çıktı.

    Charles'ı karşısında göremeyince boş kalan iskemlesi, onun adına
    konuşunca, Madam d'Aiglemont bin pişman oldu; kendini haksız buldu. Bir kadın,
    kötü davrandığını ya da soylu bir ruhu kırdığını sanınca, içindeki aşk dev
    adımlarla ilerler. Aşk sözkonusu olduğu zaman, kötü duygulara hiç aldırmamalı;
    çünkü o kötü duygular çok hayırlıdır eninde sonunda. Kadınlar, kötü şeylerle
    karşılaşınca değil, erdemli davranışlarla karşılaşınca teslim olurlar.
    "Cehenneme giden yol iyi niyetlerle döşelidir" sözü, din dersi veren bir
    kişinin ortaya attığı aykırı bir düşünce değildir. Vandenesse birkaç gün
    gelmedi. Markiz, her akşam buluştukları saatte, vicdan azabıyla dolu bir
    sabırsızlıkla onu bekliyordu. Mektup yazmak, duyduklarını açığa vurmak
    olacaktı. Üstelik içgüdüleriyle, Vandenesse'in gene geleceğini seziyordu.
    Altıncı gün, uşak, Vandenesse'in geldiğini haber verdi. Markiz, şimdiye değin
    bu adı böyle bir hazla duymamıştı hiç. Kendi sevincinden korktu:

    - Beni iyice cezalandırdınız, dedi.

    Vandenesse ona şaşkın şaşkın baktı:

    - Cezalandırdım mı? diye yineledi. Neden?

    Charles, Madam d'Aiglemont'un ne demek istediğini pekala anlıyordu.
    Ama mademki Markiz, onun çektiği acıların farkındaydı, genç adam, bunun öcünü
    ondan almak istiyordu.

    Madam d'Aiglemont gülümseyerek sordu:

    - Neden beni görmeye gelmediniz?

    Charles, bu soruyu doğrudan doğruya yanıtlamamak için başka bir soru
    sordu:

    - Demek kimseyi görmediniz?

    - Dün M. de Ronquerolles ve M. de Marsay; bu sabah da küçük D'Esrignon
    iki saat kadar buradaydılar. Madam Firmiani'yi ve kızkardeşiniz Madam de
    Listomère'i de gördüm galiba.

    Gene bir acı! En hafif belirtisi korkunç bir kıskançlık olan, sevilen
    insanı aşka yabancı her şeyden uzaklaştırmak için sürekli bir istek olan,
    saldırgan ve zalim bir zorbalıkla sevmeyenlerin hiç anlayamayacakları bir
    acı!..

    Vandenesse kendi kendine:

    - Ne?! diyordu. Demek konuklarını ağırladı, güler yüzlü insanlar
    gördü; onlarla konuştu. Bense tek başınaydım, mutsuzdum o sırada.

    Derdini içine gömdü; denize atılan bir tabut gibi, yüreğinin
    derinlerine attı sevdasını. Bazı düşünceler, uçup giderken öldüren asitler
    gibi, hızla gelip geçiyordu aklından. Dile gelemeyen düşüncelerdi bunlar.
    Charles'ın yüzü karardı. Madam d'Aiglemont, kadınlara özgü bir içgüdüyle,
    anlayamadığı bu hüznü paylaştı. Onun acı çekmesini istememişti. Charles bunun
    farkına vardı. Sevdalı kişilerin tartışmaktan hoşlandıkları varsayımında
    olduğu gibi, doğrudan doğruya onu ilgiilendiren bir konu değilmiş gibi, kendi
    durumundan, kıskançlığından söz etti. Markiz, her şeyi anladı; anlayınca da
    öyle bir heyecanlandı ki, gözyaşlarını tutamadı. işte o zaman, aşkın cennetine
    girdiler. Ömrümüz iki büyük nokta üstünde, yani sevinçle, acı üstüne kuruldur.
    Cehennemle cennet de bu iki noktayı dile getiren iki büyük şiirdir. Mutluluk
    bir bütün olduğu için, duygularımızın sonsuzluğunu yansıtan cennet konusunda
    bazı ayrıntılardan başka ne verilebilir ki? Oysa cehennem, çektiğimiz
    acıların, sonsuz işkencelerimizin bir örneği değil midir? Bu acıların her biri
    başka olduğundan, şiir biçimine dökebiliriz bunları.

    iki sevdalı başbaşaydılar bir akşam. Yan yana oturmuş, sessizce
    gökyüzünün en güzel görüntülerinden birini, güneşin son ışıklarıyla altına ve
    kızıla dönüşen berrak havayı seyretmekteydiler. Günün bu anında, ışığın yavaş
    yavaş azalması, insanda tatlı duygular uyandırır. Tutkularımız hafif hafif
    titrer. Sessizliğin içinde, tam ne olduğunu bilmediğimiz yoğun bir heyecanın
    huzursuzluğunu tadarız. Belli belirsiz biçimlere girerek bize mutluluğu
    gösteren doğa, bu mutluluk yanımızda ise ondan haz almamızı; bizden biraz
    uzaktaysa pişman olmamızı ister. Bu büyülü anların tatlı uyumu, içimizdeki
    isteklerle kaynaşır. Bu ışık perdesinin altında, yüreğin özlemlerine karşı
    koymak güçtür. O anlarda yüreğin özlemleri öyle bir büyüler ki insanı! Dert
    hafifler, sevinç insanı sarhoş eder, tatlı bir huzur insanı ezer o anlarda.
    Akşamın görkemi, gönüllerde gizlenenlerin açığa çıkmasına yardımcı olur.
    Göklerin sonsuzluğunu yansıtan gözler konuşmaya başlayınca, sessizlik
    konuşmaktan da daha tehlikeli olur. Eğer insan konuşursa, en önemsiz sözün
    bile karşı konulmaz bir gücü vardır. Seslerde aydınlık, gözlerde kızıl bir
    ışık yok mudur o sırada? Gökyüzü sanki içimizde değil midir? Ya da biz,
    kendimizi gökyüzünde sanmaz mıyız? Vandenesse ile Julie - çünkü birkaç gündür
    Charles dediği delikanlının ona Julie demesine izin vermişti- konuşuyorlardı.
    Ne var ki, asıl konudan bir hayli uzaklaşmışlardı. Söyledikleri sözcüklerin
    anlamını artık bilmemekle beraber, bu sözcüklerin altında saklanan gizli
    düşünceleri büyük bir hazla dinliyorlardı. Markizin eli, Vandenesse'in
    avucundaydı; Julie, bunun bir lütuf olduğunu düşünmeden, elini genç adam
    bırakmıştı.

    Olağandışı dağların yamaçlarını renklendiren, karlar, buzlar ve kurşun
    renkli gölgelerle dolu o görkemli görüntülerden birini seyretmek için, beraber
    eğildiler. Kızıl alevlerle çeşit çeşit siyahlığın yoğun karşıtlıklarıyla
    oluşan, gökyüzüne eşsiz ve gelip geçici bir şiirsellik veren tablolardan
    biriydi bu. Yeniden doğan güneşi saran şahane bir kundak; can çekişen güneşi
    saran güzel bir kefendi bu! O sırada Julie'nin saçı, Vandenesse'in yanağına
    değdi hafifçe. Julie, fena halde ürperdi; delikanlı ondan daha da fazla
    ürperdi. ikisi de, anlatılamayacak bir bunalıma varmışlardı yavaşça. insan
    böyle bir nöbete tutulunca, sessizlik bedene öyle keskin bir duyarlık verir
    ki; yüreğimiz kederliyse, en küçük bir darbe gözyaşları döktürür, hüznümüzü
    coşturur. Yüreğimiz, sevdanın başdönmelerine kapılmışsa da, akıllara sığmaz
    hazlar tattırır bize. Julie, nerdeyse farkına varmadan, dostunun elini sıktı.
    Bu cesaret verici davranış, çekingen aşığı yüreklendirdi. O anın sevinçleri,
    geleceğin umutları, her şey, bir tek heyecanın içinde kaynaştı. Madam
    d'Aiglemont'un yanağını uzatarak aldığı iffetli ve çekingen öpücüğün heyecanı,
    ilk okşayışın heyecanıydı. Önemsiz görünen bu öpücüğün, aslında çok güçlü bir
    etkisi vardı; çok tehlikeliydi bu öpücük. Bu öpücüğün yapmacık ve sahte
    olmayışı, ikisini de felekate sürükledi. Yasa adına ne varsa her şeyin
    ayırdığı, doğada güzel olan her şeyin birleştirdiği iki güzel ruhun
    anlaşmasıydı bu öpücük.

    -Honore de Balzac-

    http://epigraf.fisek.com.tr
    2 -3 ... pipishik