1. 141.
    1984 Rajneeshee terör olayından sorumlu kişi. terörist başı.

    https://en.m.wikipedia.or...jneeshee_bioterror_attack
    -1 ... derin futbol izleyen adam
  2. 142.
    19 Ocak 1990 da vefat eden Hindistanlı mistik guru.

    https://pbs.twimg.com/media/DzeQvu_WsAAFezS.jpg
    2 -1 ... true
  3. 143.
    “ölüm yeni bir yaşama açılan kapıdır. insanlar bizim ölümü kutladığımızı sanırken, biz aslında doğumu kutluyoruz çünkü ölüm yoktur, hiçbir şey ölmez, yalnızca şekil değiştirirler. yaşam bir şekilden diğerine göçeder; bu yüzden birisi ölürken onu seven herkesin mutluluk duyması gerekir çünkü o yalnızca görünüşte ölmektedir. bizim açımızdan ölüyor gibi görünürken, diğer açıdan yeni doğmaktadır.”

    #osho
    #ölüm
    2 ... landsknecht
  4. 144.
    Osho pek umurumda değil de kadınlar için ürettiği pamuklu, yumuş ve sevimli bazı ürünleriyle oysho Şahane bir yer!

    Hediye edilesi.

    Return Of the jedit: tamam hepiniz aşırı seksi şeyleri seviyorsunuz. Size oysho hediye edilmesin!!!! Hehehe...
    3 -4 ... serenity painted death
  5. 145.
    “batılı görüşte ölüm yaşamın sonu anlamına gelir. doğu'da ise ölüm upuzun bir yaşam geçidinin içinde yer alan güzel bir olaydır ve bir çok kere tekrarlanacaktır. her ölüm başka bir yaşama; farklı bir biçim, farklı bir tanımlama, farklı bir bilince geçmeden önceki finaldi. ölünce yaşamınızı noktalamıyor, yalnızca başka bir yere taşınıyorsunuz. bu bana nasreddin hocayı anımsattı. hoca uyurken evine hırsız girmiş. aslında gerçekten uyumuyor, gözlerini kapalı tutuyor, arada bir de açıp hırsızın neler yaptığına bakıyormuş. ama kimsenin işine karışmak da ona göre değilmiş. öyle ya, hırsız onun uykusuna karışmıyormuş, o niye adamın mesleğine burnunu soksun? bırakmış ne yapacaksa yapsın! hırsız bu adamda bir gariplik sezip, biraz endişelenmeye başlamış. evdeki her şeyi dışarı taşırken arada bir elinden kayan bir şey yere düşüyor, ama gürültü çıksa bile adam uykusundan uyanmıyormuş. hırsız böyle bir uykunun ancak insan uyanık olduğunda mümkün olabileceğine dair bir kuşkuya kapılıp: "ne acayip adam, evini olduğu gibi boşaltmama rağmen gıkını bile çıkarmıyor" diye düşünmüş. olduğu gibi bütün eşyaları, yastıkları, ne var ne yoksa her şeyi almış. tam kendi evine taşımak üzere eşyaları bir araya getirip, bağlarken birinin onu takip ettiğini hissetmiş. arkasına dönünce onu takip edenle uyuyan adamın aynı kişi olduğunu görüp, "niye beni takip ediyorsun?" diye sormuş.

    "takip etmiyorum ki, birlikte taşınıyoruz. ne var ne yoksa aldığına göre artık ben bu evde ne yapayım? ben de tabii ki seninle geliyorum."

    bu doğulu rahatlığıdır, ölüm konusunda bile doğu'da bu fikir devam eder-yalnızca başka bir yere taşınmak...

    hırsız paniğe kapılmış, "affet beni, eşyalarını geri al."

    hoca şöyle yanıt vermiş: "hiç gereği yok. ben zaten taşınmayı düşünüyordum- baksana ev zaten harabe gibi. bundan beter bir ev olamaz. hem ben de çok tembel bir adamım. birinin bana bakması gerek. her şeyi alıp da beni burada yalnız bırakmanın alemi var mı?"

    hırsız hayatı boyunca bu işi yaptığı halde hiç böyle birine denk gelmediği için korkmuş. bir kez daha, "her şeyini geri alabilirsin." demiş.

    hoca bu kez, "yoo!" demiş. "planda hiçbir değişiklik yapmayacağız. sen bu eşyaları olduğu gibi taşıyacaksın, yoksa doğru karakola giderim. sana efendi gibi davranıp hırsız demiyorum, bana göre taşınmama yardım eden bir adamsın yalnızca."

    aslında acele etmeye hiç gerek olmadığı için kafanızdaki kısa ömür fikri tehlikeli bir fikirdir. doğu'nun bunca yoksulluğa karşı kederli ve umutsuz olmamasının nedeni budur. batı zengindir, ama bu zenginlik ne tinselliğine ne de gelişimine hiçbir katkı sağlamamıştır. aksine batı fazla gergindir. oysa yaşamın sağlayabileceği tüm konfora sahip olabildiğine göre daha rahat olması gerekir. aslında temel sorun, batı'nın içten içe yaşamın kısacık olduğunu, hepimizin sırada beklediğini ve her anın bizi ölüme daha çok yaklaştırdığını bilmesidir. doğduğumuz anda, mezara doğru giden yolculuğumuz da başlamış demektir. her an yaşam kesintiye uğramakta, gitgide daha da kısalmaktadır. bu durum gerginlik, keder ve endişeye yol açar. hiç birini yanınızda götüremeyeceğinizin farkına varınca, tüm konfor ve lüksler, tüm zenginlikler anlamsızlaşmaya başlar. ölüme tek başına gideceksiniz. doğu rahattır. birincisi ölümü önemsemez- onu yalnızca bir şekil değiştirme olarak kabul eder. ikinci olarak da öyle rahattır ki ölümden sonra bile yanınızda olacak içsel zenginliklerinizi keşfetmeye başlarsınız. ölüm bu zenginliği sizden alamaz. ölüm dıştaki her şeyinizi alır ve içsel olarak kendinizi geliştiremediğiniz taktirde doğal olarak hiçbir şeyi ölümden koruyamayacağınız ve sahip olduğunuz her şeyi yitireceğinize dair korku duyarsınız. ancak içsel benliğinizi geliştirip, dış etkenlerden bağımsız olarak huzur, mutluluk, sükunet ve neşeye kavuşabilmişseniz, benliğinizin ait olduğu bahçeye varıp, saf bilincinizin açan çiçeklerini görebilmişseniz, ölüm korkusu diye bir konu sizin için söz konusu bile olamaz.”

    #osho
    #ölüm
    #doğu
    #batı
    1 ... landsknecht
  6. 146.
    “batı, tek yaşama sahip olunduğuna dair inancını değiştirmedikçe, bu ikiyüzlülük, bu vazgeçememe, bu korku da değişemeyecektir. yaşam tek değildir; bir çok kere yaşadınız ve bir çok kere daha yaşayacaksınız. bu nedenle bir sonraki ana geçmek için acele etmeden, her anı olabildiğince bütün olarak yaşamaya çalışın. zaman para değildir, tüketilemez, zaman zenginlere olduğu kadar yoksullara da eşitçe sunulmuştur. zaman sözkonusu olduğunda zenginler daha zengin, yoksullarsa daha yoksul değildir. yaşam sonsuz bir döngüdür. yüzeydeymiş gibi görünen bu inanış, aslında batı dinlerinde oldukça derin köklere sahiptir. size yalnızca yetmiş yıl ömür biçmekle büyük cimrilik ediyorlar! hesaplamaya çalıştığınızda ömrünüzün üçte birini uykuya, diğer üçte birini yiyecek, giyecek ve ev masraflarınızı karşılayabilmek için çalışmaya harcadığınızı göreceksiniz. geriye kalan kısa zaman ise eğitim, futbol maçları, filmler, saçma sapan tartışma ve kavgalara gidiyor. bu durumda yetmiş senelik ömrünüzün yedi dakikasını bile kendinize ayırabilmişseniz eğer, bence bilge biri sayılırsınız! ancak bütün ömrünüz boyunca bu yedi dakikayı bile kendinize ayırmak zordur, öyleyse nasıl kendinizi bulacaksınız? varlığınızın, yaşamınızın gizemine nasıl ereceksiniz? ölümün bir son olmadığını nasıl kavrayacaksınız? yaşam deneyiminin kendisini kaçırdığınız için, ölüm gibi müthiş bir deneyimi de kaçıracaksınız; yoksa ölümde korkulacak hiçbir şey yoktur. ölüm güzel bir uyku gibidir; rüyasız, başka bir bedene sessizce ve huzurla geçebilmek için ihtiyaç duyduğunuz derin bir uyku... ölüm cerrahi bir olguya benzer, neredeyse anestezi gibidir. ölüm düşman değil, dosttur. ölümü dost olarak kabul ettiğiniz ve yetmiş senelik kısacık ömrünüzü korkusuzca yaşamaya başladığınız zaman, yaşamınızın sonsuzluğunu kavrayabildiğiniz taktirde, her şey yavaşlayacak ve koşuşturmaya hiç gerek kalmayacaktır. insanlar her şeyde aceleci davranıyor. iş çantalarını kapıp içine bir şeyler tıkarak, karısını öpen- kendi karısı mı yoksa başkasının karısı mı olduğunu bile görmeden- çocuklarına, "hoşçakalın" diyerek evden fırlayan adamlar gördüm. böyle yaşanmaz! hem bu hızla nereye yetişeceğinizi sanıyorsunuz? batıda mistik bir gelenek yoktur. batı dışa dönüktür; dışarıya bak, görülecek çok şey var. ama insanın içinde yalnızca iskelet olmadığının farkında değiller; iskeletin içinde daha başka bir şey de vardır. bu sizin bilincinizdir. gözlerinizi kapayınca karşınıza çıkan iskeletiniz değil, yaşam kaynağınızın ta kendisidir. batının ihtiyaç duyduğu şey, kendi yaşam kaynağını yakından tanımaktır. o zaman acelecilik sona erer. kişi ancak o zaman yaşam ona gençliği sunduğunda gençliğin keyfini, yaşlılığı sunduğunda yaşlılığın keyfini çıkaracak, yaşam ölümü getirdiğindeyse, ölümün keyfine varacaktır. yalnızca bir tek şeyi bilmelisiniz, önünüze çıkan her şeyin keyfine varıp, her şeyi bir kutlamaya dönüştürmeyi.”

    #osho
    #ölüm
    #doğu
    #batı
    ... landsknecht
  7. 147.
    osho
    ... bilgi verici
  8. 148.
    Hiç kimsenin ilgisine ihtiyaç duymadığın gün olgunlaşırsın, hiç kimse için beklentiye girmediğin gün yara almazsın ve hiç kimseye bağlı kalmazsan kazanırsın.
    4 -1 ... shamballa
  9. 149.
    insanlar bana gelir ve sorarlar: "Tanrı neden görünmezdir?" Onlara anlatırım: "O görünmez değildir. Sen körsün, Tanrı'nın görünmez olduğunu söyleme. Tanrı, içeride ve dışarıda seni saran her şeydir. Tanrı görünmez değildir, sen görme kapasiteni kaybettin. Tanrı şimdi-buradadır. Tanrı, olan her şeydir. Tanrı bütünlüğün, bütünün sadece bir adıdır. O milyonlarca form içinde görünürdür. Akan nehirde, o akıştır. Kırmızı çiçekte, o kırmızılıktır."

    Tanrı görünmez değildir. Bir şekilde ya sen kör olmuşsundur ya da at gözlüğüne aşırı bağlısındır. Gözlerin bağlı kalırsın. Dinlerin, kültürün, toplumun, koşullanmaların, medeniyet ve bütün bu saçmalıklar bir gözbağı işlevini görür. Gözlerini açmana izin verilmez. Kapalı gözlerle yaşamaya alışmışsındır. Gözlere sahip olduğunu ve onları açabildiğini tamamen unutmuşsundur. Gözlerini açmaktan, hakikati görmekten korkarsın, yalanlara o kadar tutunmuşsundur ki hakikati görmek çok yıkıcı olacaktır. Bütün imajın düşecek, sarsılacaksındır. Oyun kartlarından oluşan evin tamamı basitçe düşecek ve yok olacaktır. Hayaller ve arzular içinde o kadar yaşamışsındır ve derinlerde hakikatten korkmuş hale gelmişsindir... Ölüm büyük bir devrimdir. Hiç ölüm olmasaydı din olmazdı. Dinin var olmasının sebebi ölüm yüzündendir... Eğer dine diğerleri tarafından karar veriliyorsa o halde aramaya gerek yok. Baban, "Tanrı var," diyor. Annen cennet cehenneme inanıyor bu yüzden sen de inanıyorsun. Otorite, rahip, politikacı bir şey diyor ve sen ona inanıyorsun. Kaçınıyorsun; inanç aracılığıyla güvenden kaçınıyorsun. inanç güvenin düşmanıdır. Yaşama güven! inançlara inanma, onlardan kaçın! Hinduizm, müslümanlık, Hıristiyanlık; inançlardan kaçın! Kendi kendine araştır. Aynı hakikati bulabilirsin. Bulacaksın çünkü hakikat birdir. Bir kez onu bulunca, "Evet, incil doğrudur," diyebilirsin fakat onun öncesinde değil. Bir kez onu bulunca, "Evet, Vedalar doğrudur," diyebilirsin fakat onun öncesinde değil. Onu deneyimlemediğin sürece, kişisel olarak ona tanık olmadığın sürece tüm Vedalar ve tüm inciller yararsızdır. Onlar sana yük olacak, seni daha özgür kılmayacaklar... Varoluş onlara acı ve cehennem, ceza ve ödül verdiği için değil. Varoluş oradadır. Onunla uyum içinde olduğunda muazzam bir şekilde ödüllendirilirsin. Kimse seni ödüllendirmez, sadece varoluş ile uyum içinde olmak o kadar büyük bir huzur, o kadar büyük bir neşe ve iyilikdir ki zaten ödüllendirilmiş olursun. Bunun ötesinde bir ödül yoktur, onunla uyum içinde olmayanlar zaten cezalandırılmış durumdadır... Tanrı korkusu? Kişi Tanrı'dan nasıl korkabilir? Ve eğer Tanrı'dan korkarsan, O'nu nasıl sevebilisin? Korkudan sadece kin doğabilir, asla sevgi değil. Korkuyla Tanrı'ya karşı olabilirsin çünkü O senin düşmanın olacaktır, O'nu nasıl sevebilirsin? Ve eğer seviyorsan, nasıl korkabilirsin? Hiç sevdiğin bir kimseden korktun mu? Eğer anneni seviyorsan, ondan hiç korktun mu? Eğer kadınını sevdiysen, ondan hiç korktun mu? Eğer seviyorsan, korku yoktur: aşk bütün korkuyu kovar. bu yüzden tanrı'yı da korkuyuda din adamları yarattı... Neden tapınağın önünde başını eğiyorsun? Çünkü sana o tapınağın doğru tapınak olduğu, o tapınağın tanrısının gerçek Tanrı imajı olduğu öğretildi. Biliyor musun? Yoksa sana sadece söylendi ve sen körü körüne inanıyor musun? Düşün!... dinler nasıl yürüyeceğini bilmeyenler içindir. Nasıl yürüyeceğini bilen insanlar doğanın içine karışır ve yollarını yürüyerek yaratırlar. Ve her biri Tanrı'ya farklı bir yoldan ulaşır... Musa okyanusu ikiye ayırmıştır...

    Ben banyo küvetimdeki suyu ikiye ayırmaya çalışıyorum, ancak bunu henüz yapamadım! insanlara anlatılan bu tür mucizelerin hepsi uydurmadır ve sizin başınıza gelebilecek mucizenin farkına varmamanız için uydurulmuştur. Bu türden hikayelere inanarak, gerçekliğe nasıl güveneceğinizi unutursunuz. Neler olup bittiğini izleyin, saygı duyun, güvenin ve göreceksiniz ki gelişecek, daha da büyüyecek, zenginleşecek, birçok başka boyut kazanacaksınız ve gerçek bir mucize olacaktır.
    Ve gerçek bir mucize gerçekleştiğinde onu kabul etmeyi reddetmeyin. Çünkü onları kabul etmeyi reddederseniz size gelmelerini engellersiniz. Sonra da onlara kapalı bir hale gelirsiniz. Açık olun ve rüzgârdan, yağmurdan ve güneşten yararlanmayı bilin. Varoluşa karşı hazır olun. Bana göre varoluş doğadır ve başka Tanrı yoktur. Ve varoluşun her anı bir mucizedir. Biz sadece körleştik. Körlüğünüzden vazgeçin. Basit ve sıradan olun... Musa dağa çıktı. Uzun bir süre sonra Tanrı belirdi. "Merhaba Musa. Seni görmek ne kadar güzel. Beklettiğim için kusura bakma. Ama beklediğine değdiğini göreceksin, çünkü bugün senin için çok özel bir şey getirdim."

    Musa bir an düşünüp, "Ah Tanrım, hayır gerçekten. Teşekkür ederim ama şu anda ihtiyacım yok. Belki başka bir zaman."

    "Musa, bu bedava," dedi Tanrı.

    "O halde bana on tane ver! dedi Musa.

    On emir korku merkezlidir; bunu yapın, bunu yapmayın. Bütün bu emirler başarısız olmuştur.

    Birisi bana bu konudaki felsefi görüşümü sorarsa cevap vermem hiç de kolay olmayacak çünkü ben insanı çok boyutlu bir varlık olarak görüyorum. On "emir olmayanı" önermeliyim:

    1. Özgürlük
    2. Bireyliğin tekliği
    3. Sevgi
    4. Meditasyon
    5. Ciddiyetsizlik
    6. Oyunbazlık
    7. Yaratıcılık
    8. Duyarlılık
    9. Minnettarlık
    10. Gizemi hissetmek.

    Bu on emir karşısındaki zıt tavsiyelerimi, gerçekliğe olan basit yaklaşımım oluşturur. Bunlar her çeşit ruhani kölelikten özgürlüğe doğru kurtulmanın on yoludur...

    Bir seferinde küçük bir çocuk Tanrıya bir mektup yazmıştı. Annesi hastaydı ve babası ölmüştü ve hiç paraları yoktu. Bu yüzden o da Tanrı'dan elli rupi istemişti. Mektup postaneye ulaştığında ne yapacaklarını şaşırdılar; bunu kime göndereceklerdi? Nereye göndereceklerdi? O sadece Tanrıya gönderilmişti. Bu yüzden açtılar. Çocuk için çok üzüldüler ve biraz para toplayıp ona gönderdiler. Onlar biraz para toplamışlardı; çocuk elli rupi istemişti ama onlar sadece kırk toplayabilmişlerdi. Yine Tanrıya gönderilmiş olan diğer mektup geldi ve çocuk şöyle yazmıştı: "Sevgili Efendim, lütfen bir dahaki sefere para gönderdiğinde bana doğrudan gönder, postane aracılığıyla gönderme. Onlar kendi komisyonlarını, on rupiyi almışlar." işte teoloji böyle bir yanılsamadır. göreceli olarak betimlenen her iyiliği biz yanlış anlayarak tanrı'ya yormuşuzdur...

    Birkaç hafta önce bir Hıristiyan misyonerle birlikteydim ve şöyle dedi: "Tanrı dünyayı yarattı." Ben de ona sordum: "Günahı kim yarattı?" "Şeytan" dedi.
    Bunun üzerine ona: "Şeytan'ı kim yarattı?" diye sordum. O zaman ne diyeceğini bilemedi. Sonra dedi ki: "Elbette Şeytan'ı Tanrı yarattı." Günahı Şeytan yaratıyor ve Şeytan'ı Tanrı yaratıyor. O zaman gerçek günahkâr kim: Şeytan mı, Tanrı mı? Ama ikilikçi kavramlar hep bu tür saçmalıklara yol açıyor. Tantra için Tanrı ve Şeytan iki ayrı varlık değildir. Aslında, Tantra için "şeytan" denebilecek hiçbir şey yoktur, herşey ilahidir, her şey kutsaldır. Ve bu doğru görüştür, en derin görüş. Bu dünyada kutsal olmayan bir şey varsa, o nereden gelir, nasıl var olabilir? Yani yalnızca iki alternatif vardır: ilki, hiçbir şeyin kutsal olmadığını söyleyen atesittir. Bu tavırda sorun yoktur. Ateist ikilikçi değildir; dünya da hiçbir şeyi kutsal olarak görmez. Diğer alternatif ise tantrik'tir: O, her şeyin kutsal olduğunu söyler. O da ikilikçi değildir. Ama bu ikisi arasında, sözde dindar insanlar vardır, aslında dindar olmayan insanlar vardır. Onlar ne dindardırlar, ne de dinsiz; çünkü daima çelişki içindedirler. Teolojileri uçları birleştirmek içindir ama o uçlar birleşemez... tanrı yoktur, tanrı insanın icat ettiği en büyük yalandır. insan kendisini her zaman aciz hisseder, ölümden çok korkar, hayatın sorunlarına gömülmüş durumdadır, çünkü bir anne ve baba tarafından büyütülmüştür insan, ve o zamanlar ne güzel günlerdi, ne bir sorumluluk vardı ne de endişelenecek bir şey, birileri bize kakıyordu, bu çocukluk psikolojisi tüm dinlere yayılmıştır, tanrı, artık baba olmuştur, tanrı'nın anne olduğu birkaç dinde vardır, bu bir çocuğun temel psikolojisinin dinde yansımasıdır, gerçekle hiçbir alakası yoktur, ne zaman korkarsanız, ne zaman başınız belaya girse, yardım aramaya başlarsınız ama asla yardım gelmez ve gelmeyecektir, çünkü tanrı bir korkunun ürünüdür, artık bunu bilin. çocuklukta anne korur baba korur. Ama çocukluğunun ötesine geçemeyen, büyüyemeyen milyonlarca insan vardır. Onlarda bir yerde sıkışıp kalırlar ve hala bir anneye babaya ihtiyaç duyarlar. Bu yüzden Tanrı'ya baba ve anne diye hitap edilir. O insanların onları koruyacak bir babaya ihtihaçları vardır; tek başlarına kalabilecek olgunluğa erişememişlerdir. Bir tür güvenceye ihtiyaç duyarlar, bu yüzden onlara ömürleri boyunca bir tanrı lazımdır. doğa herşeyi kapsar, kesindir bu. tanrı'da doğanın içindedir, doğaya özdeştir. Ve tanrı doğada olmalı, yoksa dünya nasıl canlı kalabilirdi? sadece doğanın kendisi bir tanrıdır ve yaratıcı kuvveti ancak o bağrında taşımaktadır...

    Geçmiş çağlarda dünyanın çok karanlık olduğu bir zaman varmış. Tanrı insanlarına iyi dilekleriyle bir melek göndermiş. insanlar Tanrı'yı merak ediyormuş, meleğe bir sürü soru sormuşlar. "Tanrı neyi çok sever? " diye sormuşlar. Melek cevap vermiş:" Kahkahayı. " Fakat kimse ona inanmamış. Kimse kahkaha atmıyormuş, dünya kasvetliymiş ve kasvetli kalmış. Sonra melek cennete dönmüş ve Tanrı'ya olanları anlatmış. O zaman Tanrı bir plan yapmış. Katı kuralların, düzenlemelerin, ahlaki ve etik değerlerin bulunduğu uzun bir liste yapmış ve meleği dünyaya geri dönerek bu kuralları insanlara ulaştırmasını söylemiş. Melek okurken insanlar dikkatle dinlemişler: "... bu şeylerin hepsini yapmak yasaktır ve şunları asla dinleyemezsiniz, bunu asla söyleyemez, şunu da düşünemezsiniz!" Bu sefer insanlar inanmış. Fakat melek gittikten sonra yasak şeylerin hepsini yapmaya başlamışlar. Tanrı memnunmuş; plan işe yaramış ve bütün insanlar kahkaha atmaya başlamışlar. Gerçek Tanrı daima kahkaha Tanrı'sıdır. Tanrı'yı ne zaman düşünürsen, O'nu kahkaha atarken düşün, O'nu kahkahadan kırılarak yerde yuvarlanırken düşün, o zaman Tanrı'ya yakın olacaksın. Genelde sözde dindarlar kahkaha konusunda hiçbir şey bilmez. Kiliseler ve camiler kahkahasızdır, mezarlık haline gelmiştir; onlar artık yaşama ait değiller, kabristan oldular. Bir kiliseye ve camiye girdiğin anda aslında mezarlığa giriyorsun; ciddi, kasvetli, kahkahasız, sevgisiz, danssız. Tanrı'nın(doğanın) yaşamına bir bak, kilise ve cami benzeri bir şey görebiliyor musun? Ağaçlara, aya ve güneşe bak, cami gibi bir şey görebiliyor musun? Kilise ve cami insan eseridir ve sadece insana ait değil aynı zamanda hastalıklı, mide bulandırıcıdır. Yaşamın akışının parçası değildir. Nehrin içindeki bir kaya gibidir, engel oluşturur. Tanrı daima sevgi, kahkaha ve ışığın Tanrı'sıdır... Korktuğun için bir tanrı yaratırsın. Tanrı korkundan doğmuştur. Oysa ki gerçek tanrı asla korkudan doğmaz. Gerçek tanrı sevgiden doğar, sahte tanrı korkudan doğar.bunu aklından çıkarma korkudan dua ettiğin her seferinde duan sahtedir, uydurmadır. Ancak sevgiden dua ettiğin zaman duan gerçektir. Yalnızca sevgi gerçektir. korkunun olduğu yerde tanrı, tanrı'nın olduğu yerde korku olmamalıdır, bunlar birbirlerine zıttır ve aynı alanda bulunamazlar, bu savlar yetersiz akılların, hayatı anlamadıklarından dolayı uydurdukları kavramlardır... Tapınaklar, camiler, kiliseler yaratarak insanları kandırdık onlara yanlış bir Tanrı fikri verdik, sanki Tanrı yaşamdan ayrı birşeymiş gibi. Öyle değil. Yüzyıllardır sürdürülmüş bu yanlış eğitim yüzünden insanlar Tanrı'yı her düşündüklerinde bur heykel, bir tapınak, bir kutsal mekan düşünürler; asla doğanın tanrı olduğunu düşünmezler. kutsal mekanlarda tanrı'dan bir parça yoktur ama doğa da tanrı'nın tüm özellikleri mevcuttur... Hayatı direkt olarak göremiyor musun? Yaşamı direkt olarak sevemiyor musun? Gerçekten de bir şeylere inanmak gerekiyor mu? Yaşama güvenemez misin? Şöyle söyleyeyim. Güvenemeyen insanlar, inanırlar. inanç geçicidir; sahte para gibi bir aldatmacadır. Güvenebilen insanların inanca ihtiyacı yoktur. Yaşam yeterlidir. Üzerine bir tanrı veya nirvana yüklemen gerekmez. Gerek yoktur. Yaşam yeter de artar bile. Hayatı direkt olarak göremiyor musun? Yaşamı direkt olarak sevemiyor musun? Gerçekten de bir şeylere inanmak gerekiyor mu? Yaşama güvenemez misin? Şöyle söyleyeyim. Güvenemeyen insanlar, inanırlar. inanç geçicidir; sahte para gibi bir aldatmacadır. Güvenebilen insanların inanca ihtiyacı yoktur. Yaşam yeterlidir. Üzerine bir tanrı veya nirvana yüklemen gerekmez. Gerek yoktur. Yaşam yeter de artar bile... Ancak din adamları, onların kutsal metinleri, Tanrı tarafından yazılmış gibi davranmaktadırlar. Bu fikrin ta kendisi ahmakçadır! Sadece şu metinlerin içine bir bak: Onlarda Tanrı'nın imzasına ilişkin hiçbir şey bulamayacaksın. Tanrı'nın yazmış olması için hiçbir sebep olmayan şeyler bulacaksın, onları ilk okuduğunda tanrı'dan gelme eserler olmadığını hemen anlayacaksın, fakat bunu kendi içinde bastıracaksın. onları okuyup da hiç şüphe etmeyen tek bir kişi dahi bulamazsın. ama doğru fikir zihne hemen yerleşmez, sadece yanlış fikri iter ve artık her şeyi zamana ve kişinin muhakeme gücüne bırakır... Psikolojik özgürlük. Dünyada psikolojik olarak özgür olan çok az birey vardır... çünkü şayet bir Müslüman isen psikolojik olarak özgür değilsin; eğer Hindu isen psikolojik olarak özgür değilsin. Bizim çocukları yetiştirme tarzımız tamamen onları köleleştirmektir; politik ideolojilerin, sosyal ideolojilerin, dinsel ideolojilerin köleleri. Onların kendi kendilerine düşünmeleri için kendi kendilerine araştırmaları için bir şans tanımayız. Onların zihinlerini belirli bir kalıbın içine girmeye zorlarız. Onların zihinlerini bizim bile deneyim sahibi olmadığımız şeylerle doldururuz. Anne babalar çocuklara bir Tanrı olduğunu öğretirler ve onlar Tanrı hakkında hiçbir şey bilmezler. Onlar çocuklara bir cennet ve bir cehennem olduğunu söylerler. Ve onlar cennet ve cehennem hakkında hiçbir şey bilmiyorlar.
    Sen bilmediğin şeyleri çocuklarına öğretiyorsun. Onların zihinlerini koşullandırıyorsun çünkü senin zihnin de anne baban tarafından koşullandırıldı. Bu şekilde hastalık bir kuşaktan diğer kuşağa geçer ve din fikri bu yüzden hiç bitmez... Tanrı'yı elinden alıyorum ki zavallı yaşlı adamı suçlayamayasın. Her şey için yeterince suçlandı zaten; dünyayı yarattı, onu yarattı, bunu yarattı... Tüm suçu ondan alıyorum - o yok. Sırf sorumluluğu onun üzerine atabilmek için yarattın onu. Sorumluluğu üstlen artık. Yalnızlığını kabullen. Cehaletini kabullen. Sorumluluğunu kabullen ve rüşdünü ispat et artık... Tanrı ve doğa, farklı iki şey değildir. Farklı iki şey gibi gözükürler, çünkü biz hala uykudayız. Bilinçli olduğun zaman, tek ve aynıdırlar. Ve bir kez, seni saran fevkalade güzelliği gördün mü, tüm üzüntüler, tüm umutsuzluklar, tüm elemler kaybolur. O zaman tamamıyla farklı bir takdis boyutunda yaşarsın... Ve bir insanı yok etmenin en iyi yolu da, onun içindeki doğal sevgiyi yok etmektir. Eğer insanda sevgi olursa, ülkeler varolamaz; ülkeler nefret üzerinde varolabilir. Hintliler Pakistanlılardan, Pakistanlılar da Hintlilerden nefret eder. Ancak o zaman bu iki ülke varolabilir. Eğer sevgi ortaya çıkarsa sınırlar yokolur. Eğer sevgi gerçekleşirse, o zaman kim Hıristiyan ve kim Yahudi olur? Eğer sevgi ortaya çıkarsa, din de kaybolacaktır. Eğer sevgi ortaya çıkarsa, kim tapınağa gidiyor olacak? Ne için? Tanrı'yı aramanın tek nedeni var sevgi eksikliği. Tanrı, eksikliğini hissettiğin sevginin yerine geçen bir şeydir. Mutlu olmadığın, huzurlu olmadığın, coşkuyla dolmadığın için Tanrı'yı arıyorsun. Aksi halde, kim önemserdi? Kimin umrunda?... Hayvanların yaşam dışında dini yoktur; ağaçların yaşam dışında dini yoktur; yıldızların yaşam dışında dini yoktur. insan dışında tüm varoluş sadece yaşama güvenir; başka tanrı yoktur ve başka tapınak yoktur. Kutsal kitap yoktur. Yaşam her şeyi içine alır. O tanrıdır, tapınaktır, kutsal kitaptır ve onu tam olarak, tüm yüreğinizle yaşamak tek dindir... Sana binlerce yıldır Tanrıya giden yolun çok uzun olduğu söylendi. Yolculuk uzun değil, Tanrı ve onun özdeşi olan doğa(evren) yanı başımızda, yeter ki görmesini bilelim... Bazen büyük şeyler hakkında konuşuruz: Tanrı, Cennet ve Cehennem - sadece gerçek meseleden kaçınmak için. Gerçek mesele Tanrı değildir, olamaz çünkü Tanrı ile ne kadar tanışıyorsun? Tanrı hakkında ne biliyorsun? Senin için tamamen bilinmeyen olan bir şeyi nasıl sorgulayabilirsin? Bu, boş bir sorgulama olacaktır. Aptal insanlar Tanrı hakkında soru sorarlar, zeki insanlar doğa hakkında. Tanrı hakkında soru sormayı sürdüren kişi asla Tanrı'yı bulamaz ve doğa hakkında soru soran kişi Tanrı'yı bulmak zorundadır - çünkü seni dönüştüren şey, görüşünü değiştiren şey doğadır... Zeka bir kazanım değildir. Sen zeki doğdun. Ağaçlar kendi tarzında zekidir, kendi hayatları için yeterli zekaları vardır. kuşlar zekidir ; hayvanlarda da öyledir. Aslında dinlerin Tanrı'dan kastettikleri tek şey evrenin zeki olduğudur ; her yerde gizlenmiş bir zeka olduğudur. zeka hayatın özünde vardır. Zeka hayatın doğal bir niteliğidir. Tıpkı ateşin sıcak olması ve havanın görünmez olması ve suyun aşağı doğru akması gibi, hayat da zekidir ve doğada ki herşey de akıl vardır... Basit ve masum bir din bütün dünyayı değiştirebilirdi. Ama içten pazarlıklı din adamları saf, masum ve çocukça, etrafa meraklı gözlerle, neşeyle bakan, cennet ve cehenneme dair saçma fikirlere kafa yormayıp, her anı büyük bir sevgiyle yaşayan bir dinin yayılmasına izin veremezlerdi... Yaşam-tek din. doğa-tek tapınak. eylem-tek dua'mdır... Hiçbir zaman "mutlak" sözcüğünü kullanmayın. Bu sözcüğü kullanmaktan mümkün olduğu kadar kaçının çünkü fanatikleri yaratan "mutlak" sözcüğüdür. Kimse mutlak gerçeğe sahip değildir. Gerçek öyle engindir ki! Bütün gerçekler görecelidir. Tüm insanlığı sefalete götüren "mutlak" kelimesidir. Müslümanlar mutlak gerçeğin Kuran olduğunu düşünürler. isa'ya inananlar mutlak gerçeğin Kutsal Kitap'ta olduğunu düşünürler. Hindular mutlak gerçeğin Gita'da olduğunu düşünürler ve bu böylece sürüp gider. Nasıl olur da bu kadar çok mutlak gerçek olur? Dolayısıyla tüm çatışma, tartışma, savaş, haçlı seferleri ve cihatlarda, "Kendi gerçeklerinin mutlak olduğunu kanıtlamaya çalışanları, bizim gerçeğimiz mutlaktır diyenleri öldürün!" düşüncesi vardır. Yüzyıllardır başka şeylerden ziyade, din adına daha çok cinayet, daha çok tecavüz, daha çok yağmalama gerçekleştirildi. Peki bunun sebebi neydi? Bunun sebebi "mutlak" sözcüğünde yatar. Şunu her zaman hatırlayın: bildiğimiz herşey görecelidir... Din kendi kaynağınızla yeniden birleşmedir. Diğerleriyle ilgisi yoktur, bu tamamıyla sizi ilgilendirir, kesinlikle sizi. Din kişiseldir. Sosyal bir olgu değildir. Ego, her zaman diğerleriyle ilgilenir. Tamamen kendinizle ilgilendiğinizde egoyu bırakırsınız. Var olması için bir neden yoktur. Din tamamen yalnız olduğunuzda, karşılaşacak kimse kalmadığında gerçekleşir... Her din bir oyun olarak doğar ve her din bir kiliseye dönüşür; çok ciddi, ölümcül derecede ciddi olur. Her din bir dans, bir şarkı, bir bayram olarak doğar ve sonra her şey ölür, ciddileşir. Din gerçekte ciddi olamaz. Esrik olmalıdır. Mutluluğun en yüksek zirvesi olmalıdır. Nasıl ciddi olabilir? Hıristiyanlar isa'nın asla gülmediğine inanırlar, buna inanırlar. Krishna'ya bak... Aralarında ortak zemin bulamazsın. isa öyle olduğundan değil, ama Hıristiyanlar onu ciddi yapmışlardır, çünkü ciddi kilise ancak ciddi bir isa'nın çevresinde mümkündür. Ve o zaman tüm bu papalar oyunu oynar; öylesine ciddi, öylesine yüklenmiş. isa çok hafif yürekli bir adam olmalı, kahkahalar atıyor, zevk alıyor, yiyor, içiyor, dans ediyor olmalı. Hayatı derinlemesine seviyor olmalı. Günahı buydu. işte bu yüzden çarmıha gerildi. Onu çarmıha gerenler çok ciddiydi. Onlar eski, kurumlaşmış kiliseydi. Gerçekten de, onlar isa'yı çarmıha germediler. Onlar onun kutlayıcılığını çarmıha gerdiler. Ve o çarmıha gerilmese Hıristiyanlık olmazdı, çünkü o çok coşkulu bir adamdı. Yahudiler onu çarmıha gerer germez her şey ciddileşti. Asıl nokta ölüm oldu. Ve çarmıhtaki figür, elbette çok ciddidir: Ölüdür. Ve o ölü bedenin ve çarmıhın çevresinde Hıristiyanlık yükseldi. Haç simge oldu, bir köyde kahkaha atan, bir partide içen, arkadaşları ile yemek yiyen, bir fahişenin evinde kalan isa değil. Hayır, simge olan bunlar değil. Haç simge oldu ve haçla birlikte ciddiyet! Ölümcül ciddiyet! O haç çarmıha gerilmiş isa yüzünden, Hıristiyanlık hayata karşı oldu. Canlı olan her şey günah oldu ve işte bütün dinler bu basitlikle başladı ve sonra tabulaşıp, betonlaştı. ( ve bugün artık modern antropolojinin verilerine dayanarak dinlerin müzik, dans ve transtan doğduğunu biliyoruz.) ama Din adamları dünyadaki en iyi düzenbazlardır. Onlar bugüne dek kimsenin görmediği, hiç kimsenin de asla göremeyeceği şeyleri satmışlardır... insanları korkut, zangır zangır titremelerini sağla! Onlara Tanrı'nın bir diktatör olduğunu, çok öfkeli, kıskanç olduğunu ve itaatsizlik ettiğin takdirde seni asla affetmeyeceğini söyle. itaatsizlik din adamlarının gözündeki en büyük günahtır. Eğer insanlar korkarsa boyun eğmeye razı olurlar. Korkarlarsa köle olmaya hazırdırlar. Korkarlarsa isyan edecek cesareti gösteremezler. Korku onları iktidarsız kılar; korku psikolojik bir hadım sürecidir. Yüzyıllardır aynı şey yapılıyor: Korku din adamlarının elindeki en büyük silah oldu ve onlar bu silahı özgürce kullandılar. Din adamları sırf insanları yönetebilmek için Tanrı'yı öyle çirkin hale getirdiler ki. Çünkü insanları sadece korkuyla yönetebilirsin, bunun dışında onu asla konsolide edemezsin... Dinler seni hep ikiye böler: Kötü ve ilahi olan. ilâhi olanı kabul ederler ve kötüye karşı çıkarlar. Kötünün yok edilmesi gerekir. Bu yüzden, biri onları gerçekten izlese, şeytanı yok ettiği an Tanrının da yok olduğu sonucuna varır. Ama kimse onları gerçekten izlemez. Kimse onları izleyemez çünkü öğretinin kendisi saçmadır. Bu yüzden herkes ne yapar? Herkes aldatır. işte bu yüzden bu kadar çok ikiyüzlülük vardır. O iki yüzlülük din tarafından yaratılmıştır. Sana öğrettiklerini yapamazsın, bu yüzden ikiyüzlü olursun. Onların peşinden giderken ölürsün; onları izlemezsen dinsiz olduğunu düşünerek suçlu hissedersin. O zaman ne yapmalı? Sinsi zihin uzlaşma yoluna gider. Sahte bir bağlılık sergiler, "Seni takip ediyorum," der, ama ne isterse onu yapmaya devam eder. Öfkelenmeyi, cinselliği yaşamayı, açgözlü davranmayı sürdürürsün ama öfkenin, cinselliğin, açgözlülüğün kötü olduğunu söylersin. Günah olduğunu. Bu, ikiyüzlülüktür. Tüm dünya ikiyüzlü olmuştur, hiçbir insan dürüst değildir. Bu bölücü dinler kaybolmadığı sürece, hiçbir insan dürüst olamaz. Bu çelişkili görünür çünkü tüm dinler dürüst olmayı öğretmektedir ama onlar her tür sahtekârlığın temel taşlarıdır. Seni sahtekâr yaparlarlar; sana, yapamayacağın, imkânsız şeyler öğrettikleri için ikiyüzlü olursun... içinde var olan tüm bu çirkinliklerle yüzleşmenin acısını yaşamak zorundasın ama içsel zekanı bulabilmen için kendi kayıp bilincini bulabilmen için gidip o acılarla yüzleşmek daha iyidir. Din adamlarından bir kez kurtuldun mu tüm aptallıklardan arınmış olursun o zaman ne Katolik olursun ne Hıristiyan ne Hindu ne Yahudi ne müslüman. Sadece insan olursun ve içinden müthiş bir güzellik yükselir... Din adamların ve politikacıların senin düşmanlarındır ama sana hizmet eder gibi görünürler. “Biz size hizmet etmek için varız daha iyi bir hayat sürmeniz için varız biz size daha iyi bir yaşam şansı vermek için buradayız” derler ve hayatı kendileri yok ederler... Politikacılar ve din adamları bunu, seksin insanın içindeki en itici enerji olduğunu en başından gördüler. Törpülenmesi gerekiyordu; budanması gerekiyordu. Eğer insana mutlak özgürlük verirsen o zaman ona hakim olmanın hiçbir yolu yoktur; onu köleleştirmek imkansızdır. Buna daha önce tanık olmadın mı? Eğer bir boğayı bir kağnıya dönüştürmek istersen ne yaparsın? Onu hadım edersin; onun cinsel enerjisini yok edersin, işte dinlerdeki tüm cinsellik tabusu ve özellikle hıristiyanlıktaki meryem ana'nın cinsel ilişkiye girmeden çocuk doğurması bu amaca hizmet eder. Kuşku duyarsan, zekan güçlenir. inanırsan zekan paslanır, tozlanmaya başlar: Çünkü kullanmıyorsundur.
    Kuşkunun zekayı güçlendirmesinin çok temel bir sebebi vardır. Kuşku duyarken rahat edemezsin. Bir şey yapmak zorunda hissedersin; yanıtı bulmak zorundasındır. Yanıtı bulana dek kuşku seni yeyip bitirir ve kuşku bu şekilde zekanı güçlendirir. Ama tün dinler kuşkunun günah olduğunu, inanmanın dindarlık olduğunu öğretir... Politikacılar ve din adamları sürekli olarak komplolar çeviriyor, el ele çalışıyorlar. Politikacılar siyasi güce sahipken, din adamlarının elinde ise dini güç var. Politikacı din adamını koruyor, din adamı politikacıyı kutsuyor ve böylelikle kitleler suistimal ediliyor, sömürülüyor. Hem politikacılar hem de din adamları bizlerin kanını emer bu bin yıllardır böyledir... Din adamları başka herkesten daha çok insanı kandırmaktadır. Bu dünyadaki en kötü meslektir, fahişelerin mesleğinden dahi kötüdür. En azından fahişe sana karşılığında bir şey verir. Din adamı sana basitçe hava civa verir: Sana verecek hiçbir şeyi yoktur... Politikacılar ve din adamları inanç mafyalarıdır... Toplum senden bir şey ister ve senin içgüdülerin başka bir şey ister. Toplumun ahlak ve din gibi kendi ihtiyaçları vardır. Bu çatışmalar insanın uyumlu bir bütün olmasını önler. Bunlar insanı parçalı hale getirir, bu yüzden sen doğal dine yani kendi içgüdüne uy... işin aslı, din adamları Tanrı’nın düşmanlarıdır, çünkü ne kadar çok insan Tanrı’dan korkarsa, Tanrı’yı tanıma olasılıkları o kadar azdır, çünkü korku bir duvardır, bir köprü değil. Sevgi bir köprüdür, bir duvar değil. Elbette korku din adamlarının seni sömürmelerine yardımcı olur ama seni Tanrı’dan mahrum eder. Din adamları şeytanın hizmetindedir. Eğer şeytan gibi bir şey varsa o zaman din adamları kesinlikle onun hizmetindedirler, Tanrı’nın değil... Sahte din adamları ne yaptıklarının tamamen farkındadır. Kandırıyorlar seni, baskı altında tutmak istiyorlar. Geçmişte, geleneklerde, adetlerde takılıp kalmanı istiyorlar. Senin tüm bu saçmalıklara isyan etmeni engelliyorlar. Politikacıların ve statükonun ajanlarıdır onlar… Daha iyi bir dünya, daha iyi bir insanlık için meydana gelecek bir devrimin aklından bile geçmesine izin vermezler. insanlıkla filan ilgilendikleri yoktur onların. Bana göre hakiki dindar isyankârdır ve onun dini ise bu gibi şeylere olan isyandır. Toplum; seni küçüklüğünden beri hipnotize etmiştir ve sen o vakitlerde neler olup bittiğinin farkında bile değilsindir. Büyüdüğündeyse için çöplerle doldurulduğundan nelerin döndüğünü idrak edecek bir hâlde değilsindir. Şimdiyse tüm o çöplüğü sanki bir hazineymiş gibi taşıyıp duruyorsun. Onları kaybedersen boşlukta kalacağından korkuyor ve: ‘Herhangi bir şey, hiçbir şeyden daha iyidir’ deyip duruyorsun. Ve tüm o çöplüğün kokusuna alışıvermişsin belki de yalnızca alışmakla kalmamış o kokuyla büyülenmişsindir de, işte bazı filozofların ve profesörlerinde bu durumdan kurtulamamasının sebebi sadece bu kokudur... Siyaset dünyası temelde içgüdüsel seviyededir. Orman yasalarına aittir: Güçlü olan haklıdır. Politikaya ilgi duyan insanlar da en vasat olanlardır. Siyasetin sadece tek bir özelliğe ihtiyacı vardır. Bu da çok derin bir aşağılık duygusu.
    Politika neredeyse tek bir matematiksel formüle indirgenebilir: Politika güç arzusudur. Friedrich Nietzsche, Güç Arzusu adında bir kitap bile yazmıştır. Güç arzusu birçok şekilde kendini tanımlıyor. Ancak burada politikanın, senin siyaset olarak anladığın şeyle kısıtlı olmadığını anlaman gerekiyor. Ne zaman biri bir güç kazanma manevrası yapıyorsa, orada politika vardır. Bunun devletle, hükümetle ve bunun gibi şeylerle bir ilgisi yoktur. Benim için politika kelimesi normalde anlaşılandan daha kapsamlı bir şeydir. Erkekler tarih boyunca kadınlar üzerinde bir politik strateji uygulamış ve kadınların erkeklerden daha düşük seviyede olduğunu söylemiştir. Hatta bu konuda kadınları bile ikna etmişlerdir. Kadınların çaresizlik yüzünden bu çirkin ve tamamen saçma olan fikri kabullenmek zorunda kalmasının bazı nedenleri vardır. Kadınlar ne erkeklerden düşüktür, ne de onlardan üstündür. Onlar insanlığın tamamen farklı iki kategorisidir, kıyaslanamazlar. Onları kıyaslama düşüncesi bile aptalcadır ve kıyaslamaya başladığın zaman, işin içinden çıkamazsın. Neden dünyanın her yerinde kadınlar erkeklerden daha aşağı olarak görülmüştür? Çünkü ancak bu şekilde onları zincirlemek ve köleleştirmek mümkün oluyordu. Böyle daha kolay oluyordu. Eğer eşit olsaydı, o zaman sorun çıkardı. Onu, daha aşağı bir insan türü olduğuna şartlandırmak gerekiyordu. Bunun için ortaya koyulan nedenler ise şunlardı: Kas gücünün daha düşük olması, boyunun daha kısa olması, herhangi bir felsefe ya da teoloji üretmemiş olması; bir din başlatmamış olması, bu yüzden "allah"tan geldiği söylenen kitaplar bile kadın konusunu hiç mi hiç anlamamış, kurnaz din adamı ve politikacılarla insanlığın bir kısmını bir kısmına tutsak eden sisteme çanak tutmuş ve onu beslemiştir...
    3 -7 ... pitroipa
  10. 150.
    insan sadece iki şekilde huzur bulabilir: O yeniden bir hayvana dönüşebilir. O zaman o tek olacaktır, o zaman hiçbir bölünme olmayacaktır, o zaman huzur olacaktır, sessizlik, ahenk... Ve milyonlarca insanın yapmaya çalıştığı şey farklı şekillerde hayvan olmaktır. Savaş insana yine hayvan olma şansı verir; bu yüzden savaşın büyük bir çekim gücü vardır. Üç bin yıllık tarihte insan beş bin savaş yapmıştır; sürekli olarak bir yerde yahut diğerinde savaş devam eder. insanın diğer insanları öldürmediği tek bir gün bile geçmez. Niçin yok etmede, öldürmede bu kadar çok zevk vardır? Sebep insan psikolojisinin derinliklerindedir. Öldürdüğün an sen birden tek olursun; yeniden hayvanlaşırsın, ikilik kaybolur. Bu yüzden de öldürmede, intihar etmede muazzam bir çekim gücü vardır. insan henüz saldırgan olmamaya ikna edilememiştir.

    Şiddet yükselir. isimler değişir, sloganlar değişir ama şiddet aynı kalır. O din adına, siyasi ideoloji adına ya da saçma şeyler adına olabilir; bir futbol maçı insanların saldırganlaşması için yeterlidir, bir kriket maçı yeterlidir. insanlar şiddetle o kadar ilgililerdir ki şayet kendileri yapamazlarsa —riskli olduğu ve sonuçları göze alamadıkları için — saldırgan olmak için başkaları aracılığıyla bunun yolunu bulurlar. Bir filmde ya da televizyonda şiddet mutlak bir gerekliliktir; şiddet olmadan hiç kimse filmi seyretmeyecektir. Şiddet ve kan görerek birden sen hayvan geçmişini hatırlarsın; şimdiki anını unutursun, geleceğini bütünüyle unutursun; sen geçmişin haline gelirsin. Özdeşleşirsin; ekranda olan şey bir şekilde senin kendi hayatın halini alır. Sen artık seyirci değilsin; bu anlarda sen bir katılımcı halini alırsın; uyumlu hale geçersin. Şiddetin muazzam bir cazibesi vardır. Cinselliğin muazzam bir cazibesi vardır çünkü sadece sen cinsellik anlarında tek haline gelebilirsin; aksi taktirde sen iki, bölünmüş olarak kalırsın. Ve sıkıntı ve mutsuzluk ısrarla kalır. Şiddet, seks, uyuşturucuların hepsi en azından o anlık, geçici olarak geçmişe dönmene, tamamıyla hayvan olmana yardımcı olur. Ancak bu, sürekli bir hal olarak kalamaz. Temel bir kanunun anlaşılması gerekir: Hiçbir şey geriye dönemez. En iyi ihtimalle öyleymiş gibi yapabilirsin, en iyi ihtimalle kandırabilirsin fakat hiçbir şey geriye doğru gidemez çünkü zaman geriye doğru ilerlemez. Zaman hep ileri doğru gider. Genç bir adamı bir çocuğa döndüremezsin ve yaşlı bir adamı genç bir çocuğa döndüremezsin; bu imkânsızdır. Ağaç orijinal tohuma döndürülemez; bu imkânsızdır.

    Evrim sürekli olarak devam eder durur. Ve onu engellemenin yahut onu geriye doğru zorlamanın bir yolu yoktur. Bu nedenle insanları hayvanlaştırma ve huzur bulma çabaları başarısızlığa mahkûmdur. Alkol de yahut diğer uyuşturucularla —marijuhana, LSD— sarhoş olabilirsin, bütünüyle kendini kaybedebilirsin. Bir an için tüm kaygılar yok olur, bir an için varoluş probleminin bir parçası olmayabilirsin, bir an için tamamıyla farklı bir boyuta yönelebilirsin; fakat sadece bir an için. Yarın sabah geri döneceksin ve geri döndüğünde dünya daha öncekinden hiç olmadığı kadar daha da çirkin olacak ve hayat daha önce hiç olmadığı kadar çok problem olacak. Çünkü sen sarhoşken, bilinçsizken, uyuşturucunun içinde uyuklarken problemler büyüyordu. Problemler daha çok ve daha çok karmaşık hale geliyordu. Sen problemlerin ötesine geçmiş olduğunu zannederken problemler varlığının içinde, bilinçaltının içinde daha çok kökleşiyordu. Yarın yeniden aynı dünyanın içinde olacaksın; o, senin sarhoşlukla, unutarak, indirgeyerek elde ettiğin huzur ile kıyaslandığında daha çirkin görünecek. Bu huzurla kıyaslandığında dünya daha da çok tehlikeli, daha çok karmaşık, daha korkutucu görünecektir. Ve o zaman tek yol şudur: Uyuşturucunun dozunu artırmaya devam et ancak bu da uzun süre fayda etmez. Ve bu muammanın dışına çıkmak için bir yol değildir. Muamma kalır, ısrar eder.

    Tek yol ilahi olana doğru gelişmektir, tek yol ileriye doğrudur. Tek yol senin potansiyelin haline gelmektir; tek yol potansiyelini gerçek olana dönüştürmektir. insan potansiyel Tanrı'dır. Ve o gerçek Tanrı haline gelmediği sürece tatmin olma olasılığı yoktur, insanlar bunu da denemiştir: Nasıl ilahi olmalı? Ve ilahi hale gelirken hayvanı ne yapmalı? Çağlar boyunca yeniden ve yeniden ortaya çıkmış olan en basit çözüm şudur: Hayvanı bastır. Bu da aynı çözümdür; şiddetle, seksle, uyuşturucuyla ilahi olanı bastır, ilahi olanı unut. Tek çözüm budur: Asla başarılı olmamış, olamayacak tek çözüm budur. Doğanın tabiatı gereği bunun başarısız olması kaçınılmazdır. O zaman akla ikinci öneri gelir: Hayvanı bastır, hayvanı unut, hayvanı arkada tut, ona bakma. Onu bilinçaltının bodrumunda derinliklere fırlat. Böylece o, günlük hayatında karşına çıkmaz, böylelikle onu görmezsin. insan neredeyse, aynı bir devekuşu gibi düşünür. Devekuşu düşmanı göremezse düşmanın var olmadığını zanneder. Bu yüzden devekuşu düşmanla karşılaştığında basitçe gözlerini kapatır. Gözlerini kapatarak zanneder ki artık onu göremediği için düşman yoktur. Dindar insanların yüzde doksan dokuzunun asırlardır yapmış olduğu şey budur. Yüzde biri Budalara, Krishnalara, Kabirlere bırakıyorum. Dindar insanların yüzde doksan dokuzunun yaptığı şey bir devekuşu egzersizinden başka bir şey değildir; tamamıyla boş bir egzersizdir. Hayvanı bastır. Ancak hayvanı bastıramazsın çünkü hayvanın muazzam enerjisi vardır. O senin tüm geçmişindir; o milyonlarca ve milyonlarca yaşındadır. Onun sende derin kökleri vardır; ondan öyle kolaylıkla, sadece gözlerini kapatarak kurtulamazsın.

    Sen basitçe aptallık ediyorsun. Ve hayvan senin evindir, o senin temelindir. Sen bir hayvan olarak doğdun; diğer herhangi bir hayvandan farkın yok. Farklı olabilirsin ama değilsin; sadece doğarak farklı olmazsın. Evet, farklı türden bir bedenin var çok da farklı değil. Farklı türden bir zekân var ama çok da farklı değil. Fark nicelikseldir, niteliksel değil. Artık bitkiler üzerine yapılan modern araştırmalar diyor ki bırakın hayvanları, bitkiler bile, zeki, duyarlı, uyanık, farkındadır. Birkaç araştırmacı hatta metallerin kendi türünden bir zekâsı olduğunu söylüyor. Yani insan ile fil, insan ile yunus, insan ile maymunlar arasındaki fark niteliksel değil nicelikseldir, sadece derecedir. Biz birazcık daha zekiyiz hepsi bu. Bunun çok bir farkı yoktur, en azından herhangi bir fark yaratan bir fark değildir. Niteliksel değişim sadece bir insan bütünü ile uyanık hale geldiğinde, bir insan bir Buda olduğunda gerçekleşir. O zaman gerçek fark ortaya çıkar. O zaman o artık bir hayvan değildir. O zaman o basitçe dahidir. Fakat buna nasıl ermeli? Bu yüzde doksan dokuz dindar insan bütünüyle yanlış bir şey yapmaktadır; mantık tamamen aynıdır. Saldırgan, aklında cinsellikten başka bir şey olmayan insanlar, alkolikler tarafından kullanılan mantığın aynısı. Aynı mantık: Hayvanı unut. Hayvanı unutmak için pek çok teknik geliştirilmiştir: Mantralar söyle. Böylelikle hayvanı unutabilirsin, mantra söylemekle meşgul olabilirsin. "Rama, Rama, Rama, Rama" diye tekrar et. Onu öylesine hızlı söyle ki tüm zihnin bu tek sözcüğün "Rama"nın titreşimi ile dolsun. Bu basitçe hayvandan uzak durmanın bir yoludur ve hayvan oradadır.

    Yüzyıllar boyunca "Rama" demeye devam edebilirsin... hayvan böyle basit bir numara ile değişmeyecektir. Hayvanı kandıramazsın. Bu sadece çok yüzeysel bir dindarlık olarak kalacaktır. Herhangi bir dindar adamı kazı ve içerde hayvanı bulacaksın; sadece birazcık kazıma ile. O, sözde dindarlık deriden daha kalın değildir. O sadece rol yapar, o sadece bir formalitedir, toplumsal bir törendir. Kiliseye gidersin, incil'i okursun, Gita'yı okursun, ilahi söylersin, dua okursun ama tüm bunlar resmidir. Kalbin onun içinde değildir. Ve içindeki hayvan sana kahkahalarla gülmeye devam ediyor, seninle alay ediyor. O seni çok iyi tanıyor, o seni, senin kim olduğunu, nerede olduğunu çok iyi biliyor. Ve o sana nasıl hükmedeceğini biliyor. Saatlerce mantra söylemeye devam edebilirsin ve sonra güzel bir kadın geçer ve birden tüm söylediğin mantralar kaybolur ve Tanrı'yı tamamen unutmuşsundur. Sadece fırından gelen koku...ve hepsi gitmiştir "Hare Krishna Rama...". Hepsi gitmiştir. Herhangi küçücük bir şey yeterlidir! Birisi sana küfreder ve öfke vardır ve hayvan intikam almaya hazırdır, öfkeden kuduruyorsun. Aslında dindar insanlar herhangi birisinden daha çok öfkelenir çünkü diğerleri bastırmaz. Ve dindar insanlar herhangi birisinden daha çok cinsel olarak sapkındır çünkü diğerleri bastırmaz. Dindar insanların rüyalarına bakmak gerekir çünkü gündüz o bastırmaya devam edip durur. O uyuduğunda geceleyin ne olacaktır?

    Mahatma Gandi, yetmiş yaşındayken bile cinsel rüyalar görüyordu. Yetmiş yaşında niçin cinsel rüyalar? "Gündüz disiplinli oluyorum; tüm gün tek bir seks düşüncesi bile aklıma gelmiyor. Fakat geceleyin gücüm yetmiyor, bilinçsizim. Bu yüzden tüm disiplin ve kontrol kayboluyor" demiştir. Sigmund Freud'un kavrayışı çok değerlidir: Bir insanı tanımak için uyanık hayatına değil, rüyalarına bakmak zorundasın. Onun uyanık hayatı sahtedir. Onun gerçek hayatı kendisini rüyalarda ortaya çıkarır çünkü rüyaları daha doğaldır; bastırma yoktur, disiplin yoktur, kontrol yoktur. Bu yüzden psikanaliz senin uyanık hayatını umursamaz. Sadece anlamaya çalış: Senin uyanık hayatın o kadar sahtedir ki psikanaliz ona hiç inanmaz. O değersizdir. Psikanaliz senin rüyalarına sızar çünkü rüyalar senin sözde uyanık hayatından çok daha hakikidir. Bizim gerçek hayat zannettiğimiz uyanık hayatın psikanalist tarafından gerçek olmadığının düşünülmesi; onun rüyalarından daha az gerçek olduğunun düşünülmesi ironiktir. Senin rüyaların çok daha gerçektir çünkü onu çarpıtmak için orada değilsindir, derin uykudasındır. Bilinçli zihin uykudadır ve bilinçaltı söylemek istedikleri için serbesttir. Ve bilinçaltı senin gerçek zihnindir. Çünkü bilinç sadece senin bütün zihninin onda biridir. Onda dokuzu bilinçaltıdır: Bilinçli zihninden dokuz kat daha büyük, dokuz kat daha güçlüdür. Ve sen cinselliğinle, öfken, hırsınla savaşırken ne yapacaksın? Onları bilinçaltına, bodrumun karanlıklarına, onları görmeyerek onlardan kurtulduğunu sanarak atmaya devam edeceksin. Onlardan kurtulmuyorsun...

    Dindar insanların yüzde doksan dokuzu bastırmaya devam eder ve sen ne zaman bir şeyi bastırırsan o sende daha derine iner, o senin varlığının daha çok bir parçası olur. Ve o seni öylesine ince şekillerde etkilemeye başlar ki onun farkında bile olmayabilirsin. O son derece dolambaçlı rotalara yönelir: O doğrudan bir şekilde gelemez çünkü o doğrudan gelirse onu bastırırsın. O zaman o, öylesine ince yollardan, öylesine dolambaçlı yollardan, öylesine seni kandıran yollardan, maskelerle gelir ki onun cinsellik olduğunu anlayamazsın bile. Hatta o, ibadet, sevgi, dini tören maskesini kullanabilir. Ancak şayet derine inersen, şayet kendini seni gözlemleyebilecek ve zihninin içsel mekanizmasını seni anlayabilecek bir kimseye açarsan bunun farklı kanallardan hareket eden aynı enerji olduğu seni şaşırtacaktır. O başka kanallardan hareket etmek zorundadır çünkü hiçbir enerji asla bastırılamaz. Bir kez ve herkes için bu anlaşılmalıdır: Hiçbir enerji asla bastırılamaz. Enerji dönüştürülebilir ama asla bastırılamaz. Gerçek din simya; dönüştürme teknikleri, yöntemleri içerir. Gerçek din hayvanı bastırmayı dGerçek din hayvanı bastırmayı değil, hayvanı saflaştırmayı, hayvanı ilaha yükseltmeyi, hayvanı kullanmayı, ilahi olana gitmek için hayvana binmeyi içerir. O muazzam güçte bir araç halini alabilir çünkü o güçtür. Seks muazzam bir enerji olarak kullanılabilir; ona binerek Tanrı'nın kapısına kadar gidebilirsin. Ancak şayet onu bastırırsan giderek ve giderek daha çok düğüm halini alacaksın...

    Eğer seksi bastırırsan öfkeli olacaksın; sekse dönüşmekte olan tüm enerji öfkeye dönüşecektir. Ve seksi olmak öfkeli olmaktan daha iyidir. Sekste en azından sevgiye ait bir şey vardır; öfkede saf şiddet vardır ve başka bir şey yoktur. Şayet seks bastırılırsa kişi saldırgan olur; o kişi ya başkalarına ya da kendisine karşı saldırgan olacaktır, iki olasılık şunlardır: Ya bir sadist olacak ve başkalarına işkence edecektir ya da bir mazoşist olup kendisine eziyet edecektir. Ancak yapacağı şey eziyet olacaktır. Asırlardır askerlerin cinsel ilişki kurmasına izin verilmediğini biliyor musun? Niçin? Çünkü şayet askerlerin cinsel ilişkisine izin verilirse, onlarda yeterince öfke, yeterince saldırganlık birikmez. Onların cinsellikleri serbest kalır, yumuşarlar ve yumuşamış bir kimse savaşamaz. Askeri seksten mahrum bırak ve onların daha iyi savaşması kaçınılmazdır. Aslında onun saldıranlığı cinselliğinin yerine geçer. Ve Sigmund Freud yine tüm silahlarımız erkeklik organı sembollerinden başka bir şey değildir derken haklıdır: Kılıç, süngü, bıçak. Bunlar sadece erkeklik organı sembolleridir. Askerin başka birisinin bedenine, bir kadının bedenine girmesine izin verilmemiştir. Artık o girmek için çıldırıyor; artık o herhangi bir şey yapabilir. Çok büyük bir sapkın arzu onun varlığını ele geçirmiştir artık. Bastırılmış seks; birisinin bedenine süngüyle, kılıçla girmek ister. Asırlardır asker cinsel arzularını bastırmaya zorlanmıştır. Bu yüzyılda bir şeyin gerçekleştiğini gördük. Amerikan askerleri dünyadaki bilimsel olarak, teknolojik olarak en iyi donanımlı askerlerdir; onlar en iyi donanmış askerlerdir ama onlar tüm diğer askerlerden daha zayıf olduklarını kanıtlamışlardır. Vietnam'da, yoksul bir ülkede yıllar boyunca deneyip durdular ve sonunda yenilgiyi kabul ettiler. Niçin? Tarihte ilk kez Amerikan askeri cinsel olarak tatmin olmuştur; problem budur. Tarihte cinsel olarak tatmin olmuş, cinsel açlık çekmemiş ilk asker, o kazanamaz. Vietnam gibi yoksul bir ülke, Vietnam gibi küçük bir ülke: Bu bir mucizedir. Eğer psikolojiyi anlamazsan bu bir mucizedir. Tüm teknolojiyle, tüm modern bilimle, tüm bu güçle...bir Amerikan askeri hiçbir şey yapamaz. Ancak bu yeni değildir; bu antik bir hakikattir. Hindistan'ın tüm tarihi bunu kanıtlar. Hindistan büyük bir ülkedir. En büyüklerden biri, sadece Çin'den sonra gelir, dünyadaki ikinci büyük ülkedir ve o, pek çok sefer küçük ülkeler tarafından fethedilmiştir. Türkler, Moğollar, Yunanlılar; kim gelirse bu büyük ülke hemen yenilmiş, ele geçirilmiştir. Sebep neydi? Ve fethetmeye gelen bu insanlar yoksul insanlardı ve açlık çekiyorlardı. Benim kendi Hindistan tarihi analizime göre Hindistan geçmişte cinsel olarak bastırılmamıştı. O günler Khajuraho, Konarak, Puri gibi tapınakların inşa edildiği zamanlardı. Hindistan cinsel olarak bastırılmamıştı.

    Sözde birkaç mahatma'ya rağmen ülkenin büyük bir kesimi cinsel olarak tatmin olmuştu; bir yumuşaklık, bir sevgi niteliği, bir zarafet vardı. Hindistan için savaşmak zordu. Ne için? Sadece kendini düşün: Eğer kavga etmek istiyorsan kendini cinsel olarak birkaç gün aç bırakacaksın. Muhammed Ali'ye ve diğer boksörlere sorabilirsin: Dövüşmeden önce birkaç gün cinsel perhiz yapmak zorundadırlar. Bu bir mecburiyettir. Olimpik yarışmacılara sorabilirsin: Olimpik yarışlara katılmadan önce birkaç günlüğüne kendilerini aç bırakmak zorundadırlar. O sana hamle kazandırır, o sana büyük bir saldırganlık verir, o seni savaşmaya muktedir kılar. Daha hızlı koşarsın, daha hızlı saldırırsın çünkü içinde enerji kaynıyor. Çünkü asker bastırılmıştır. Sadece dünyadaki tüm orduların cinsel olarak tatmin olmasına izin ver ve barış olacaktır. Sadece insanların cinsel olarak tatmin olmasına izin ver ve daha az Hindu-Müslüman çatışması, Hıristiyan ve Müslüman Haçlı Seferleri olacaktır. Tüm bu saçmalık kaybolacaktır. Şayet aşk yayılırsa savaş kaybolacaktır: Her ikisi birlikte var olamaz. Bastırmak doğru yol değildir: Dönüştürmek doğru yoldur. Hiçbir şeyi bastırma. Şayet cinsellik varsa onu bastırma aksi taktirde başa çıkması daha zor olan yeni bir karmaşa yaratacaksın. Şayet sen doğal kendiliğinden cinselliğe gelebilirsen her şey çok basit olacaktır. Her şey o kadar basit olacaktır ki hayal bile edemezsin. O zaman enerjin doğaldır ve doğal enerji dönüşümün önünde hiçbir engel yaratmaz. Bu yüzden seksten süper bilince diyorum. Transformasyon ilk önce sen doğal varlığını kabul edersen gerçekleşir. Doğal olan her şey iyidir. Evet, daha çoğu mümkündür fakat daha çoğu sadece sen doğanı bütünüyle kabul edersen, eğer onu kucaklarsan, eğer onunla ilgili hiç suçluluğun olmazsa mümkün olacaktır. Suçlu olmak, suçluluk hissetmek dindar olmamaktır. Geçmişte sana tam tersi söylenmiştir: Suçluluk duy ve sen dindarsın. Sana diyorum ki suçluluk duy ve asla dindar olmayacaksın. Tüm suçluluğu bırak! Sen, doğa seni ne yaptıysa osun. Sen, varoluş seni ne yaptıysa osun. Seks senin yaratımın değildir: O doğa'nın armağanıdır.

    Niçin kucaklaşma böylesine inanılmaz etkili bir terapi aracıdır? Eskiden zihin açıklığının, zekânın ve analizin doğru yol olduğunu düşünürdüm fakat onların hepsi kucaklaşma ile kıyaslandığında çöplüktür. insan ihtiyaç duyulmaya ihtiyaç duyar. Bu insanoğlunun en temel ihtiyaçlarından birisidir. Kişi özen gösterilmezse ölmeye başlar. Kişi birisi, en azından birisi için önemli olduğunu hissetmezse onun tüm yaşamı önemsiz hale gelir. Bu nedenle sevgi var olan en büyük terapidir. Dünyanın terapiye ihtiyacı vardır çünkü dünya sevgiyi özlüyor. Gerçekten sevgi dolu bir dünyada hiç terapiye ihtiyaç olmayacaktır. Sevgi yeterli olacaktır, fazlasıyla yeterli olur. Kucaklamak sadece bir sevgi, sıcaklık, özen gösterme ifadesidir. Bir kişiden akmakta olan sıcaklık hissinin ta kendisi sendeki pek çok hastalığı eritir, buz gibi soğuk egoyu eritir. O seni yeniden bir çocuk yapar. Psikologlar bir çocuğun kucaklanmadığı, öpülmediği sürece beslenmeye özlem duyduğu gerçeğinin gayet iyi farkındadır. Tıpkı bedenin yiyeceğe ihtiyaç duyması gibi ruh sevgiye ihtiyaç duyar. Çocuğun tüm fiziksel ihtiyaçlarını, tüm fiziksel konforunu sağlayabilirsin ama sarılmak eksikse çocuk bütünsel bir varlık olarak gelişmeyecektir. O derinde bir yerlerde üzgün, özen gösterilmemiş, göz ardı edilmiş, ihmal edilmiş olarak kalacaktır. Ona bakılmıştır ama ona annelik yapılmamıştır.

    Şayet bir çocuğun kucaklanmazsa küçülmeye başladığı gözlemlenmiştir. Diğer her şey sunulduğu halde ölebilir bile, beden söz konusu olduğunda tüm özen gösterilmiştir fakat çocuk sevgi ile çevrelenmemiştir. O izole olur, o varoluşla bağlantısız hale gelir. Sevgi bizim bağlantımızdır, sevgi bizim köklerimizdir. Nefes aldığın gibi —beden için o mutlak bir şekilde gereklidir: Nefes almayı bırak ve artık yoksun — aynı şekilde, sevgi de manevi nefestir. Ruh sevgi ile yaşar. Analiz bunu sağlamaz. Zekâ ve zihin açıklığı, bilgi ve akademisyenlik bunu sağlamaz. Terapi hakkındaki var olan her şeyi bilebilirsin, bir uzman olabilirsin ama şayet sevme sanatını bilmiyorsan terapi mucizesinin sadece yüzeyinde kalırsın. Hasta için, acı çeken için bir şey hissetmeye başladığın an...yüz vakanın doksanında insanlar temelinde sevilmedikleri için acı çekmektedir. Şayet hastanın sevgi ihtiyacını hissetmeye başlarsan ve ihtiyacı giderebilirsen hastanın durumunda neredeyse mucizevi bir değişim olacaktır.

    Sevgi kesinliSevgi kesinlikle en iyileştirici olgudur. Sigmund Freud ondan o kadar çok, öylesine korkardı ki...kucaklaşmayı bir kenara bırak hastanın yüzüne bile bakmaya hazır değildi. Çünkü onun mutsuzluğunu dinleyerek, onun kâbuslarını dinleyerek sempati duymaya başlayabilirdi. Onun gözleri ıslanabilir, gözyaşları akmaya başlayabilir hatta belki de savunmasız bir anda hastanın elini bile tutabilirdi. Terapistle hasta arasındaki herhangi bir sevgi ilişkisinden o kadar korkuyordu ki belli bir yöntem yarattı. Hasta kanepede uzanmak zorundaydı ve kanepenin arkasında psikanalizci oturmak zorundaydı böylelikle birbirleri ile yüz yüze kalmak zorunda değillerdi.

    Ve bir şeyi hatırla: Birbiri ile yüz yüze gelmekle sevgi gelişir. Hayvanlar sevgi geliştiremezler çünkü onlar birbirleri ile yüz yüze gelmeden sevişirler. Bu yüzden arkadaşlık, ilişki kurmak yoktur. Sevişmeleri bir kez bittiğinde kendi yollarına giderler; bir teşekkür ederim ya da hoşça kal ya da görüşürüz bile demeden ayrılırlar. Hayvanların dostluk, aile, toplum yaratamamalarının basit nedeni sevişirken birbirlerinin gözlerinin içine bakmamaları, birbirlerinin yüzüne bakmamalarıdır. Sanki sevişme tamamıyla mekaniktir, insani bir unsur yoktur. insanın her türden ilişki boyutu yaratmış olmasının basit nedeni, onun yüz yüze aşk yapan yegâne hayvan olmasıdır. O zaman gözler iletişim kurmaya başlar. O zaman yüz ifadeleri ince bir lisan haline gelir. O zaman ruh halleri ve duygular —zevk, mutluluktan kendinden geçme, orgazm ışığı— duygular değişir ve yakınlık gelişir. Yakınlığa ihtiyaç vardır; o temel gereksinimdir. Bu yüzden karanlıkta değil aydınlıkta; en azından loş ışıkta, mum ışığında sevişmek iyidir. Karanlıkta sevişmek sadece içimizdeki hayvansal bir şeydir, birbirinin yüzüne bakmaktan kaçmaktır...bir kaçınma stratejisidir.

    Sigmund Freud sevgiden çok korkuyordu; o kendi bastırılmış sevgisinden korkuyordu. O bir şekilde müdahil olmaktan, bazı karışıklıklardan korkuyordu. O sadece dışarıda kalmak istiyordu, o kişiyle alakası olsun istemiyordu. Onun iç dünyasının parçası olmak, onun derin sularına girmek değil sadece bilimsel bir gözlemci, uzakta, ayrı, soğuk, mesafeli kalmak istiyordu. O psikanalizi sanki bir bilimmiş gibi yaratmak istedi. O bir bilim değildir ve o asla bir bilim olmayacaktır. O bir sanattır ve o sevgiye mantıktan çok daha yakındır. Ve gerçek psikanalizci hastanın iç dünyasına derinlemesine inmekten kaçınmayacaktır; o risk alacaktır. O risklidir, o tehlikeli sulara girmektir. Sen kendin de boğulabilirsin. Ne de olsa sen de insansın. Başın derde girebilir, karmaşaya sürüklenebilirsin; sen kendin birtakım problemler yaratabilirsin ama bu risk alınmak zorundadır.

    Bu yüzden Wilhelm Reich'ı çok seviyorum. Psikanalizin tüm çehresini, hastayı dahil ederek dönüştüren adam odur. Kanepeyi kaldırmıştır, şu kendini ayrı tutmayı kaldırmıştır. O Sigmund Freud'dan çok daha devrimcidir. Sigmund Freud geleneksel kalmıştır; o gerçekten kendi bastırılmışlıklarından korkuyordu. Şayet sen kendi bastırılmışlıklarından korkmazsan muazzam bir şekilde yardımcı olabilirsin. Şayet kendi bilinçaltından korkmuyorsan, şayet problemlerini birazcık çözdüysen; hastanın dünyasına dahil olarak, bir gözlemci olmaktansa bir katılımcı haline gelerek çok büyük bir şekilde yardımcı olabilirsin. Aslında psikanalizcilerin —hatta bazen hastanın kendisinden de çok— kendi problemleri oluyor. insan Sigmund Freud'un korkusunu anlayabiliyor. Söz konusu ben olduğumda, bununla ilgili olarak kesin bir beyanda bulunmak isterim: Bir kimse gerçekten uyanmadığı, aydınlanmadığı sürece o gerçek, hakiki bir terapist olamaz. bu yüzden hayatı akışına bırakın ve doğal olmayan hiçbir şeyle muhattap olmayın, çünkü onlar sahte ve zararlıdır.
    4 -7 ... pitroipa