1. 1.
    Biliyorum okumayacaksınız Kemalistler ama bana değil oğuz ataya cevap verin sırf bu yüzden yıllarca oğuz Atay'ı görmezden geldiniz, edebiyat dünyasından aforoz ettiniz

    Ama Oğuz Atay ince ince döşediği size eleştirilerini

    Oğuza da sözümüz var mı ?

    Tehlikeli oyunlar

    ŞAHSIMIN KÜLT ESERiDiR , ATAYI TANIDIKÇA, ONUNLA iLGiLi YAPTIĞIM OKUMALARLA ONDA DERiNLEŞTiKÇE BU ESERiN ADINA NEDEN TEHLiKELi OYUNLAR DEDi DiYE DÜŞÜNDÜKÇE ATAYI VE ESERLEiNi DAHA iYi ANLIYORUM
    oğuz atay de tehlikeli oyunlar adlı eserinde, türkiye cumhuriyeti üzerindeki ingiliz etkisini nasıl inceden inceden, ironik bir şekilde anlatmış, kuruluştaki sakatlıklarla ve bunun farkında olmayan ya da bunun bilerek üstünü örten aydın tayfasıyla nasılda dalga geçmiş dediğim eser, her iki eseri de okuyan dikkatli gözler /iLKi iÇiN (#23875253) / bunu hemen fakedecektir... Oğuz atay neden yaşarken sukut suikastine kurban gitti, neden eleştirmenler o yaşarken oğuz ataya ne olumlu ne de olumsuz görüş bildiren eleştirler yazmadılar ve atayı görmezden gelerek bir nevi sessizlik suikasti uyguladılar, neden atay ben buradayım sevgili okuyucum sen neredesin acaba? demek zorunda kaldı, neden bana bunu da yaptınız canım insanlar diye yakındı şimdi daha iyi anlıyorum...sen tut kaç yaşından sonra osmanlı türkçesi öğrenmeye kültürel köprü kurmaya silinen geçmiş hafızayı canlandırmaya çalış, sen tut türk modernleşme sorununa çözüm olacak merhem olacak türkiyenin ruhu adlı eser yazmaya kalk, sen tut türk aydınıyla inceden inceden alay et, olacak iş mi atay yaptığın?

    tehlikeli oyunlar : Bilge, ingilizlerden yana olduğu için bu düşüncemi de kabul etmez tabii.

    Yaz bakalım: Gerçek, başkalarının bize uygulamaya çalıştığı tatsız bir ölçüdür.» syf 109
    ilkbaharda ülkemiz yeşillenir; sonbaharda, eski bir harita gibi sararır, solar. Satır-başı. Ülkemizde tarım ürünleri yetişir. Kuru üzüm ve incir yetişir. Önce ıslak yemişler yetişir. Onları, güneş olan yerlerde kurutarak kuru yemiş yetiştiririz. ingiltere'ye göndeririz, onlar da bize gerçek gönderirler. Gerçek tohumları gönderirler. Biz, o gerçeklerden, kendimize göre gerçekler yetiştirmeğe çalışırız. Son yıllarda, kuru üzüm ve incirin yanısıra, köylü de göndermeğe başlamışızdır. SYF 113

    küçük burjuva yaşantısyla inceden inceden dalgasını geçen oğuz atay sizce bu ve bunun gibi satırlarla ne ima ediyor? gerçek nedir? neden ingilizlerden satın alınır? oğuz atay açıkça söylemiyor ama ariflerin anlayacağı dilden konuşuyor, tehlikeli bir oyun oynuyor, türk aydınının yüz karasını yüüzüne vuruyor, anlaynalar için cumhuriyetin kuruluşundaki ingiliz parmağını gözümüze gözümüze sokuyor, bunu dillendirmeyen -mış gibi yapan aydınlara kendilerini sorgulatıyor, hesap soruyor...

    http://heyula.net/Haber/O...arayisi--337#.U3zxavl_t1Y

    Tutunamayanlar

    sözlükte dahi tutunamayan şahsımın kült eseri...(çok saygıdeğer ve adil bir mod (!) bize çaylaklığı da nasip etti, bizimkisi siyasi)

    tutunmayanlara :
    yaptığımız devrimlerin hiç birinin aslı yok mu?

    http://www.cafrande.org/?p=38754

    abdülhamit rüyası ve yaptığımız bütün devrimlerin aslı yok mu dersiniz?

    Turgut, içine girecekmiş gibi eğilerek okuduğu satırlardan uzaklaştı. Yavaş yavaş başını kaldırdı masadan. Kalın parmaklarının orta boğumlarıyla gözlerini kaşıdı; dudaklarını ileri uzatarak, bir şey söyleyecekmiş gibi oynattı hafifçe. “Nasıl düşünmeli? Ne yapmalı?” diye belli belirsiz mırıldandı. Ne yapmalı? Ne yapmalı? Makalenin adı buydu galiba: “Ne yapmalı?” Şu makaleyi aramalı. Salon salamanjeye baktı: sofra hazırlanmıştı. Terliklerini sürüyerek sofra-
    ya yürüdü; mutfağa doğru dönerek, isteksiz bir sesle: “Marifetli karım gene neler pişirmiş?” dedi.
    6
    Turgut, o gece, daha sonraları her hatırlayışında ürperdiği ve ‘Abdülhamit Rüyası’ adını verdiği bir kâbus gördü. Sabaha karşı rüyanın dehşetiyle birdenbire uyandı.
    Rüyasında, rüyanın hemen başlarında, padişah Sultan Abdülhamit’i gördü. Koyu kırmızı büyük bir salonda, bir divanın üstüne, Sultan Abdülhamit, elbiseleriyle uzanmıştı.
    Başında kırmızı bir fes, parlak siyah redingotunun üstünde
    de ucuna bir nişan asılmış kalın ve sarı bir kurdele vardı.
    Divanda ipekli bir örtü Sultan’ın hemen yanıbaşında duruyordu. Abdülhamit bu örtüye yer yer sarınmıştı. Tıpkı anlatıldığı gibi ufak tefek, koca burunlu ve kara sakallıydı. Turgut, Sultan’a bu kadar yakın olmaktan biraz mahçup ve ürkek, konuşmadan Abdülhamit’i seyrediyor, bir yandan da kendine cesaret vermeye çalışıyordu: ben Cumhuriyet çocuğuyum, ben Cumhuriyet çocuğuyum. Bir ilkokul öğren-
    cisi gibi hissediyordu kendini: neden korkacakmışım Abdülhamit’ten? Fakat, hiç konuşmayan bu küçük adamda ürkütücü bir otorite vardı. Başıyla Turgut’a işaret etti. Turgut da divanın yanındaki sandalyeye oturdu. Abdülhamit’i şimdi çok yakından görüyordu. ikisi de susuyordu. Birden, Sultanın sarındığı örtüler kımıldadı; ipek kumaşın arasından, Turgut’un o ana kadar farketmediği bir adamın başı ve kolları yavaşça dışarı çıktı. Allah Allah, dedi Turgut için
    den, bu ince örtülerin altında bir insan olduğunu nasıl farketmedim. Yılışık, her an sırıtan bir adamdı bu; Abdülhamit’in ciddi ve ağırkanlı duruşuna hiç uymuyordu. Sultan, Turgut’un aklından geçenleri anlamış gibi: “Önceden belli olmaz,” dedi. “Divanın ortasında onun için oyuk bir yer yapılmıştır. Hep orada yaşar.” Adam, örtülerin içinde yılan gibi kıvranıyor ve yüzündeki iğrenç gülümsemeyle Turgut’a bakıyordu. “Şimdi ne yapıyor?” diye sordu Turgut. Kayıtsız bir tavırla karşılık verdi Sultan: “Bana sevgisini gösteriyor.” Turgut, bağlanmış gibi, iskemleden ayrılamıyordu. “Ben isterseniz gideyim,” gibi birşeyler mırıldandı. “Lüzum yok,”
    dedi Sultan. “Alışıktır kıvranmaya. Senin yüzünden değil.”
    Adam, gülüyor, kıvranıyor ve bir yandan da: “Öyledir efendimiz, buyurduğunuz gibi,” diye tekrarlayıp duruyordu.
    Turgut: “Yaptığımız bütün devrimlerin aslı yok mu dersiniz?” diye sordu birdenbire. Sultan, başını geriye iterek: “Bana kalırsa yok,” dedi. Adam kaybolmuştu. Sultan, eliyle örtünün altını yoklayarak: “Yorulma artık sen Dilazer!” diye seslendi yatağın altına. Kıvrımların arasından Dilazer’in sesi geldi: “Vazifem, efendim.” “Sen sıkılma Turgut Bey oğlum; Dilazer alışıktır.” Ayaklarını altına topladı, bir eliyle siyah mesini tutarak sözlerine devam etti: “Ben, bütün olacakları evvelden görmüştüm. Benimle başa çıkamayacağını
    zı biliyordum. Ben ve Dilazer, sizin yenemeyeceğiniz kuvvetlerdik. Hele Dilazer! Çok marifetlidir: istediğin kılığa girer.” Dilazer, siyah mesin altından başını çıkardı: “Girerim.”
    “Sizin hatanız buradaydı: Dilazer’in yerine koyacak adamınız yoktu.” Dilazer, Turgut’un sandalyesinin yanında göründü, Turgut irkildi. Yılan adam sırıtarak: “Adamınız yoktu,” dedi ve gene kayboldu. Turgut yerinden fırlamak ve “Olmaz!” diye bağırmak istedi. Sesi çıkmadı. “Kalkmalıyım,” dedi. Kalkmazsam, Dilazer, beni de Sultan’dan yana sanacak. Abdülhamit’in yüzüne baktı: sakalını tutmuş düşünüyordu Sultan. “Cumhuriyet, bu duruma bu kadar kayıtsız kalamaz.” diye haykırmak istedi. “Bunlara göz yumamaz!” Yerinden kalkmaya çalışarak Abdülhamit’e doğru uzattı ellerini. Oda Kararmıştı, divanı göremiyordu artık.
    “Üçüncü Cumhuriyeti de kurduğum halde, bunlara neden mi engel olmuyorum? Duyduğu bu yeni sese çevirdi başını.
    “Gücüm yetmiyor,” dedi ses. Oda biraz aydınlandı: Turgut’un karşısında Mustafa Kemal duruyordu. Onu resimlerinden tanıyan biri için kim olduğunu anlamak çok güçtü;
    fakat Turgut tanıdı. Mustafa Kemal çok şişmanlamıştı. Saçlarının hemen hepsi dökülmüş, sırtı kamburlaşmıştı. Sesi yorgun çıkıyor, konuşurken dudaklarının arasından altın dişleri görünüyordu. Buruşuk yüzü beyaz kıllarla kaplıydı.
    Eski bir ropdöşambr giymişti.
    Turgut, bütün gücünü toplayarak konuşmaya çalıştı: “Nasıl olur? Siz idare etmiyor musunuz? Nasıl engel olamazsınız?” Mustafa Kemal, çaresizliğini gösteren bir hareket yaptı. Turgut, ona doğru ilerlerken ter içinde uyandı.

    mustafa kemal gerçekten çaresiz miydi? yoksa oğuz atay böyle mi düşünmek istiyor? Dilazer kılıktan kılığa giren dilazer neyi temsil ediyor?

    “okumak” basit bir işlem değildir. Zahmetli bir eylemdir; dünyevi beklenti ve işlerden uzaklaşmayı, gündelik süfli işlerden kopmayı gerektirir. Okumak aynı zamanda yapayalnız gerçekleştirilen ve insanın kendi ruh durumunun ve davranışlarının bilançosunu dökmesini de içeren bir işlemdir.

    ne oğuz atayın günlüğünden, ne üzerine yapılmış çalışmaların olduğu iki kitaptan, ne yazılmış yüzlerce makaleden haberi olan ne de oğuz atayı tanıyan ... ve üstüne bu eseri okuyup yorumlamaya çalışan tayfaya bir itirazım var?

    bu kitapaları gerçekten okuyup anlayabilen hiç kimse bu kitaplara böhüü diyebilecek cahilliği göstermez, git bu kitaplar için yazılmış makaleleri kitapları oku, araştır, edebiyat ve edebi kuram ve teorilerle ilgili bilgi edin, tahlil ve çözümleme denen şeylerden haberdar ol, edebi akımları modernizmi postmodernizmi bunların eserlere nasıl yansıdığını çözümle, varoluşçuluk gibi felsefi konulardan haberdar ol, türkiyenin modernleşme sorununun farkında ol, oğuz atayı, araştır, diğer eserlerini oku, öğren, sonra okuduklarını düşün analiz et... zor geldi değil mi? ilk okul 3. sınıfta harfleri tanıyarak okuma öğrenen öğrenci düzeyinde okursan bu kitapları çıkardığın sonuçta cahilce olur işte böyle...okumayı herkes biliyor ama edebi okumayı, bir edebi eserin çok anlamlı olduğunu ve farklı okumalara tabii tutulabileceğini, edebi eleştiri yapmayı bilmeyenler, bu kitaplardaki tek cümleyi dahi yazabilecek kapasiteye sahip olmayanlar bari cahilliğinizi belli etmeyin, susun da sizi adam sansınlar...bir de şu tarihte yazıldı yazıldığı zamana göre aşmış eserlerdi diyenler var be hey cahil bu kitapları günümüzde aşabilmiş bir eser göster de görelim senin alimliğini...

    ikinci olarakta oğuz atayı okuyup anladığını düşünen ve kendini elit sanan, kişilere Ufuk Özcan'ın bir itirazı var:

    Oğuz Atay’ın eserleri, özellikle Tutunamayanlar, herkesin, en azından belirli bir kuşaktan her okuyucunun kendi yaşam deneyiminden küçük de olsa izler bulacağı bir serüvenin öyküsüdür. Yazarın diğer roman ve hikâyeleri de benzer bir çizgiyi izler. Bunlar sanıldığının aksine marjinal insanların eksantrik öyküleri olmaktan uzaktırlar. Ayrıksılıkları ya da bize öyle görünen yönleri, yazarın bilinçli mübalağalı, ironik anlatım gayretinin eseridir. Zaten aksi yönde bir okumaya girişen okur kendisini özel sanma gafletine yenik düşecektir.Bunlar pekâlâ genelleştirilebilir serüvenlerdir. Yazarın “Anlatılan senin hikâyendir” sözü de sorunun genelleşmiş karakterinin bir göstergesidir. Romancımız, elli yılı aşkın bir süre milliyetçiliğin Amerikancılıkla telif edildiği, sosyalizmin ülkenin kültürüne, tarihine tamamen yabancı bir doktrin olarak deneyimlendiği, akıl almaz çelişkileri sanki hiçbir çelişki yokmuşçasına bünyesinde tutan, “-mış gibi yapılan” bir ülkede, Türk aydınının yüzünden riyakârlık peçesini soğukkanlılıkla kaldırmaya teşebbüs eden nadir aydınlarımızdan biridir. Üstelik eleştiri oklarının ucunun kendisine de dokunması pahasına böyle bir işe girişmiştir. Çaresizliği, teşhislerinin ve gösterdiği direncin gücünü hiçbir şekilde gölgelememelidir. Çünkü hesaplaşması sadece kendisiyle olmadığı gibi, bir parçası olup hassasiyetle duyumsadığı kendi dışındaki beşeri dünyayla idi; meselesi geçmiş ve yaşanan an ile sınırlı olmayıp belirsiz gördüğü gelecekle de ilgiliydi. Zaten bu yüzden yazdıkları bugün hala geçerli ve “değerli okur” için.

    http://heyula.net/Haber/O...arayisi--337#.U3zxavl_t1Y

    yarın uyandınız ve hafızanızı kaybettiniz diyelim, adınızı dahi hatırlamıyorsunuz kendinizi nasıl hissedersiniz? işte bu hissedilen şey toplum içinde aynıdır? Birileri bu milletin hafızasını sildi ve kendi kültürel mirasını geliştirmek ve başka medeniyetlere karşı savunmak yerine, geçmişin mirasını reddetti, öyleki en dipten en üst seviyesine kadar toplumun tüm katmanları hala bunun sıkıntısını yaşıyor, aydınıyla, köylüsüyle... işte oğuz atay aslında buna ağıt yakıyor, böyle bir topluma mensup kişilerin bunalımlarını sergiliyor, anlayabilenler için...

    http://heyula.net/Haber/O...arayisi--337#.U3zxavl_t1Y

    yararlanılan makalenin ismi : Türk Romanında Yeni Bir Açılım: Oğuz Atay’da Modernleşme Sorunu ve Evrensel imalar içeren Yerlilik Arayışı *

    yüzlerce alt-metin derin anlam taşıyan, okuması zor bir şaheser,
    oğuz atay'ın tehlikeli oyunlar adlı şaheserinde yüzlerce enfes bölümden biri okuyun bakalım ne anlayacaksınız: ve ama aslında ne anlatılmış

    «kafam cam kırıklarıyla dolu doktor. bu nedenle beynimin her hareketinde düşüncelerim acıyor, anlıyor
    musun? bütün hayatımca bu cam kırıklarını beyin zarımın. üzerinde taşımak ve onları oynatmadan son
    derece hesaplı düşünmek zorundayım. bir filimde görüştüm doktor: senin gibi gene bir doktor olan ve sözüm
    meclisten dışarı,, delice planlar kuran frankeştayn adlı biri, büyük bir bilim adamını öldürerek, beynini
    çalıyordu. ona karşı koymak isteyen iyi niyetli bir genç adam da frankeştayn'la mücadele ederken, içinde
    beynin bulunduğu kavanoz kırılıyor ve cam kırıkları bu üstün beyne batıyordu. biliyorsun filimlerde böyle
    iyi niyetli genç adamlar olmasa her şeyin sonu çok kötü biter; üstelik bu işin sonu, iyi niyetli adama rağmen
    çok kötü bitti: cam kırıkları hiçbir zaman beynin üzerinden tam manasıyla temizlenemedi; çünkü, beyin
    zarının zedelenmesinden korkuldu. bence bu tehlike göze alınmalıydı; fakat o zaman bu, başka bir hikâye
    olurdu ve biliyorsun ki doktor, ben bütün hikâyelerin başka türlü olmasını isterim aslında. işte doktor,
    yukarıda sözü geçen beyindir kafamın içindeki.

    --spoiler--
    şimdi efendim o freneştaynın yaratıcısı türkiye cumhuriyetinin kurucularıdır, öldürülen ve beyni çalınan büyük bilim adamı osmanlı imparatorluğudur, ona karşı koymak isteyen iyi niyetli genç hem bireyin hem toplumun hafızasından geçmişi silen, kültürel mirası red eden sözde çağdaşlara reaksiyon gösteren gerçek aydınlardır, cam kırıklarının hiç bir şekilde temizlenememesi eski konumumuza hiç bir zaman ulaşamayacağımızı ifade eder, hafızasını yitimiş bir birey kendini nasıl hissederse, hafızasını yitirmiş kendi kültürel kodlarından koparılmış toplumda kedinini öyle hisseder, her şeye yeniden başlamak ve her zaman senden önce başlayanların geriseden gelmek, kendi medeniyetini yıkarak ve kendi medeniyetinden bağlarını kopararak sözde çağdaş medeniyetin hep soluk soluğa peşinden koşmak gerisinden gelmek, orjinali/batı medeniyetini/ taklit eden bir taklitçi olmaktan öteye gidememek, ve her zman orjinal olanın gerisinde kalma ve ona bağımlı olma lanetini üzerinde taşımak/freneştayn kendi içinde bütünlüğü olan normal insanın taklidi değil midir?/
    --spoiler--

    «her parçam toplanırken buna benzer aksilikler oldu: dünya yüz metre şampiyonundan bacaklarım alınırken
    bazı lifler koptu, dünya futbol karması sol içinden sol dizimin alınması da bu sporcunun minisküs olduğu
    zamana rastladı, zenci boksörden kollarımı çalanlar zavallının dört yıl önce boksu bıraktığını ve morfine
    alıştığını bilmiyorlardı.»
    «canım bunların senin vücudunla ne alakası var?» diye itiraz etti emekli albay.

    --spoiler--
    malum frenkeştayn farklı parçların bir araya getirilmesiyle oluşmuş, bir nevi zombidir,artık işe yaramaz parçalar bir araya getirlmiştir, ve bu parçaları oluşturan bütün ahenkli bir bütün değildir, freneştayn türkiye cumhuriyetidir

    medeni kanun isviçreden
    ceza kanunu italyadan
    idari huku fransadan
    ceza yargılama usulu almanyadan

    şu devrimi şurdan bu devrimi burdan, bunların hiç biri bize ait değildir, hiç birinin bizde sosyolojik ve tarihsel arka planı ve temeli, bütünlüğü yoktur,tepeden inmedir, özgün değildir, kendimize ait kendi içinde bütünlüğü olan eski medeniyet terk edilmiş ancak yerine kendimize özgü bir yeni medniyet oluşturulamamıştır, aynnen gözü başka, beyni başka, eli başka insandan alınmış olarak oluşturualn bir ferenaştayn gibi yeni türk toplumuda, farklı kültürlere ait unsurlar kullanılarak yapılan devrimlerden oluşan devlet de frenkeştayn olmaktan öteye geçemez, eskinin yerine konan şey, bir ucubedir...üstelik bunlarda işe yaramaz modası geçmiş şeylerdir.
    --spoiler--

    «peki doktor o halde neden her gece saatlerce yatağımda yüz metreler koşup dünya rekorları kırıyorum?
    neden bizim takım uç sıfır yenik durumdayken tek başıma gol atarak sahadan çılgınca alkışlar
    arasında ayrılıyorum? daha geçen gün dünya ağır siklet boks şampiyonunu dördüncü rauntta nakavt ettim.
    ben durumu başka türlü açıklayamadım doktor; muhakkak böyle olmuştur.

    --spoiler--
    bize ait olan eski medeniyeti reddeden yerine de bize ait olanı koyamayan, ve orjinali yani batı medeniyetini taklitten öteye geçemeyen her toplum ve bu topluma mensup her birey yukarda anlatılan ezikliği ve yenilgiyi içinde duymaya mecburdur...
    --spoiler--

    --spoiler--
    şimdi alttaki metini yukarıdaki bağlamda devam ettrebilirsiniz...
    --spoiler--

    «ellerimi de yeni gömülmüş bir adamdan aldılar; bu ölünün kim olduğunu bir türlü anlayamadık. ellerimdeki
    belirtilere bakarak da bir sonuca varamadık. bir ressam mıydı? yoksa yazar mıydı? kadınları okşamasını
    biliyor muydu acaba? belki bu ölü de bir sporcuydu. fakat bunlardan hiç birini iyi yapamadığını biliyorum.
    bana kalırsa bu zavallı da, benim gibi, birçok insanın üstüste yamanma-.smdan meydana gelmişti.
    «bazı iç organlarımın da mezbahadan alındığı hakkında sinsi söylentiler dolaşıyor doktor. biraz obur
    olduğumu söylerler de.» elini göğsüne koydu: «biliyorum doktor, en çok merak ettiğin organdır kalbim.
    onun bana ait olduğunu söylüyorlar doktor. işte buna dayanamıyorum. ayrıca, bu kadar çok parça içinde
    artık 'ben' diye bir şey söz konusu olabilir mi? hepsi dışarıdan alınmadı mı bunların? peki o halde ben kimim?
    hangi parçamın esiriyim? kalbimîn esiri. ha-ha.»
    «bütün bunları mahsus söylüyorsun, aklımı karıştırmak için,» diye yakındı emekli albay.
    «ama nasıl olur doktor? bir de içimdeki karışıklığı bilseniz. parçalarımı bir araya getirerek hikmet olmakta çok
    zorluk çektim doktor. denildiğine göre bu parçalar, aynı yüzyılda yaşamış insanlardan da alınmamıştı; üstelik
    ırk, dil ve din ayrılıkları da vardı aralarında. bu yüzden değişik duygu ve düşünceler arasında bocaladım,
    kaderin oyuncağı oldum. ben dünya vatandaşıyım, hem de sembolik filan değil, resmen, ha-ha. şimdi
    anlıyorum doktor: demek ki doğudan alman parçalarım batıya isyan ediyor, bu yüzden ingilizleri
    sevmediğim anlar oluyor. kalbim de bu çelişkilere dayanamıyor. güm güm güm doktor.
    «işte bunun için doktor, kolumun başka tarihi var, bacağımın başka hangisinin beni nereye götürdüğünü bilemiyorum. her birinin de başka hastalığı var. başım çatlayacakmış gibi ağrıyor; kolum bacağım, tabir caizse başını alıp gitmek istiyor. fakat, alıp gitmek istediği baş onun değil ki. bütün organlarım böyle hastalıklı bir başın buyruğunu dinlemek istemiyorlar. hastalıklı beynimin de
    oyunları var: büyük hayaller kuruyor ve ne yazık ki beceriksiz organlanma söz geçiremiyor. onlar da aklımın
    yaşantısını rezil ediyorlar.
    «bu çekişmeler, işin başındaydı doktor. şimdi her organım, kendine uygun eşler seçerek durumu kurtarıyor.
    bütün organlarımın hayali iyi işliyor albayım.- beynim, dünyanın en yetenekli bedeniyle birlikte yaşıyor;
    ötekiler de cam kırıklarıyla dolu beynimden kurtuldular ve yerine bir şey koymadılar, böylece daha rahat
    yaşıyorlarmış, ha - ha. fakat sonunda birbirleriyle uyuşamayan bir sürü hikmet çıktı ortaya. bilmem ki bu
    hikmetleri bir arada size nasıl anlatsam?»
    hüsamettin bey, «bir tanesiyle yetinecek kadar alçak gönüllü olamaz mısın?» diye sordu.
    hikmet güldü: «sinirimden gülüyorum albayım. çünkü sinirlerim artık gülmek için kafamın neşelenmesini
    beklemiyor. bu karamsar beyinden bir kahkaha çıkmayacağı için, artık ben gülmüyorum, sinirlerim gülüyor.
    hepsi bağımsızlığını kazandı albayım, pardon, doktor. siz beni sembolik yapıyorum sanıyorsunuz;
    kişiliğimin bölündüğüne inanmak için, kendimi napolyon sanmamı bekliyorsunuz. o zaman size ihtiyacım
    kalmaz ki doktor. o zaman bu gecekonduda ne yapsın napolyon? hemen bir gemiye binerek gizlice, bir kere daha güney fransa'nın kıyılarına ayak basarım. bütün avrupa'yı, heyecan ve korkuyla yeni baştan titretirim.
    bütün hızımla doktor, avrupa'nın despotlarına ve zamana karşı yürürüm: talleyrand olurum, cleman-ceau
    olurum; bir de bakarsınız paris'e varıncaya kadar de gaulle olup çıkmışım. o zaman kolay doktor. o zaman
    sırtımı hastanenin sarı badanalı duvarına dayayınca... anlatayım mı doktor?»
    337
    saçmalama dedi hüsamettin bey, saçmalamıyorum doktor. hikmetlerden bir tanesi, belki aklıma en uzak olanı, belki de yakın olanı, böyle hayaller kurmayı seviyor doktor. herkes dünya seyahatini, honululu'da kızlar dans ederken şarabını nasıl yudumlayacağmı
    filan düşünür-, ben de beynimi yıllık izne çıkarmak istiyorum. bütün işlerimi bitirdim: elimdeki son evrakı da
    bir alt kademeye havale ettim. yarın tatile çıkıyorum çocuklar. beyaz bir araba ile yola çıkarak napolyonların,
    de gaullerin, heinelerin arasına gideceğim çocuklar. dönüşte size neler getireyim? çok kibar insanların
    arasında olacağım çocuklar.
    «eskiden sokaklarda, köşe başlarında, tam evlerinden çıkarlarken, tam elbiselerinden ve dolayısıyla
    medeniyetten kurtulmak amacıyla yolun ortasında soyunmaya karar verdikleri sırada; vatana ve devlete,
    özellikle devlete ve onun koruduğu büyük amcalara ihanet ettikleri gerekçesiyle tutuklanan ve girişte bilet
    sorulmadan -biletiniz bayım, kaçak binmeyelim denilmeden- gemilere bindirilerek rhein ırmağı kıyısında, o
    liman senin bu liman benim (hiç bir liman onların değil) dolaştırılan ve bu metazori yolculukları sırasında
    bütün iskelelerde biriken bütün insanlara metafizik el sallayan, onlardan karşılık görmeyince benim gibi
    üzülmeyen ve işte geldik denildiği zaman işte geldik diye sevinerek gemiden inen ve tekrar tutuklanan ve
    hafıza denen canavarın kurbanı olmadıkları için her şeye her an yeniden başladıklarını sanan ve bu nedenle
    her zaman gülümseyen bu kibar insanlardan bahsetmek istiyorum.
    «ben de bir bilet istiyorum bu gemiye doktor, ben üstelik abonman istiyorum, paso istiyorum-, dilediğim
    gemive binmek, dilediğim parmaklıklarda başımı serinletmek istiyorum. yıllardır, bu emelimi gerçekleştirmek
    için para biriktiriyorum. yetmiş yaşından sonra, güneşli ülkemizi görmek, büyük şehrimizin sıcak rüzgârına
    dişsiz ağzıyla gülümsemek ve buruşuk suratını, gezdirildiği kazık marka otobüsün camında seyretmek
    imkânını bulan yabancı bir turistin heycanı içindeyim . hepimiz artık bir araya
    geldik doktor. birçok seçkin insanla birlikte bulunuyoruz. bizi bir araya getirmekle çok hata ettiler doktor:
    pierkesin canına okuyacağız. yabancılardan, geri kalmışlığımızın acısını çıkaracağız.»
    «deliliğe methiye yapıyorsun oğlum,» diye çekinerek konuştu hüsamettin bey.

    şimdi
    anlıyorum doktor: demek ki doğudan alınan parçalarım batıya isyan ediyor, bu yüzden ingilizleri
    sevmediğim anlar oluyor. kalbim de bu çelişkilere dayanamıyor. güm güm güm doktor.

    şu kısımda da cumhburiyetin aydınlarının ingilizler yaptığı işbirliğne ve neyin karşılığında ingilizlerin andoluyu ve istanbulu tek kurşun atmadan terkettiklerine ve bu karşılığın kültürel mirası red olduğuna işaret var...
    4 -6 ... isminiunutanadam
  2. 2.
    Oğuz Atay'ın romanlarından alıntıdır tarafımca defalarca kez okunmuş bölümlerde Kemalizm'e yöneltilen eleştiriler açıklanmıştır

    Biliyorum ki Kemalistler bırak kitabı ilk entry i okuyup cevap yazmaktan bile acizler. Ama gene de yazdım acınacak durumlarını anlasınlar diye .
    2 -1 ... isminiunutanadam
  3. 3.
    (bkz: at yalanı sikeyim inananı)
    2 -1 ... noxeca
  4. 4.
    size benden bir iyilik daha kemalistler tutunanayanlar adlı eserde hani hiç anlamadığınız uzun bir şiir varya "şakı bölümü" işte orda sembolik ve ironik olarak göndermelerle aslında gerçek türkiye tarihini anlatır oğuz atay .

    Açık açık yazamazdı elbette

    hadi şimdi bi daha okuyun atay aslında şarkı bölümde ne demiş ne anlatmış

    herkesin ipliğini pazara çıkaran yazar oğuz atay
    1 -1 ... isminiunutanadam
  5. 5.
    Yav oğuz atay’dan bana ne? Bana ne?

    Kim olum oğuz atay? Tek kitabını dahi okumadım, bu saatten sonra da okumam. Atatürk’ü tenkit etme cüretini kendinde görecek bir kişi en az onun kadar savaşa girmiş, mermi yakmış, can almış, kan dökmüş olacak.

    Belki sonra ciddiye alırım.
    2 -1 ... golgebeyi
  6. 6.
    oğuz atay adamdır. net.
    tehlikeli oyunları okumuştum. fena kitap.
    -1 ... kazangap