1. 8180.
    Karşılıklı oturmuştuk. Aramızda çapı elli santimi geçmeyen yuvarlak  masa, kahve fincanlarımız, konyak kadehlerimiz, üç kenarında deve kabartması olan, metal, üçgen bir küllük ve onulmaz can sıkıntım duruyordu. 
       Can sıkıntımdan bizi bir süreliğine rahat bırakmasını rica ettim. Hangi dağda kurt öldüyse, anlayışla karşıladı, geri çekildi. 
       Küçük bir keyif dalgası... 
       Sordum: "Ya siz? Siz ne iş yapıyorsunuz?”
       "Duruma göre değişiyor. Bazen, -şimdi olduğu gibi- kırık kalpleri onarmaya çalışırım. insanlara tutkularını satmam ama, paylaşırım. Daha doğrusu yanıt veririm tutkularına. Bazen de..." 
       Sustu, bir süre dalgın bakışlarla camdan dışarıyı seyretti, konyağını yudumladı, yeni bir sigara yaktı, huzursuzca kıpırdandı. ikircikliydi.
       "Buraya sizden söz etmek için geldik," dedi sonunda, "beni boş verin."
       Onu boş vermedim. Sorularla sıkıştırmadım da ama. Esmerliğinden beklenmeyecek koyu lacivert gözlerine dalıp adına bir dünya kurdum. 
       Onun dünyasında, onun kafa sesiydim şimdi: 
       - Hiç bir yere gitmeyen, istasyonu olmayan, çok vagonlu, uzun bir yolcu treninin makinistiyim ben.
       insanlar gelir, binerler. insanlar tuhaftır, hiç bir yere gidemeyeceklerini bile bile neden binerler benim trenime, anlayamam. 
       Anlamak için, laf aramızda, çaba da göstermem.
       Ağırlarım onları. Tutkularını, isteklerini kamçılar, sonra karşılar, üstelik paylaşmış gibi yaparım. Mutluymuşum gibi, onlarla birlikte olmaktan olağanüstü keyif alıyormuşum gibi yaparım.
       Mış gibi yapmaktır benim işim. işimi iyi yaparım. Bilmiyorum, belki onu da mış gibi yaparım.
     insanlar trenime hüzünleriyle, mutsuzluklarıyla, öfkeleriyle, karamsarlıklarıyla, doyumsuzluklarıyla, kısacık ve asla sorumluluk almayacakları bir macera isteğiyle binerler. Ruhlarının ve bedenlerinin olanca açlığıyla, aç gözlülükle…
       Binerken, onları hiç bir yere götürmeyeceğimi bilirler. Zaten herhangi bir istasyonda bir bekleyenleri de olmadığından, varsa bile, artık kavuşmanın bir anlamı kalmadığından, ola ki kavuştular, sonrasına dair herhangi bir beklentileri, bir tasarıları olmadığından, bunu umutsuzca bildiklerinden, kabullendiklerinden, benden kendilerini bir yerlere götürmemi de istemezler.
       Bu, kayda geçirilmemiş bir anlaşmadır aramızda. 
       Trenimin bir adı yoktur. Yoktu, desem, belki daha doğru olacak, çünkü bugünden sonra bir ad vereceğim ona. Adını "Kırık Kalpler Treni" koyacağım. 
       Sahi, ne dersiniz? Kırık Kalpler Treni! Bu tren sadece kalbi kırıklar içindir! Her vagonunda onarılmayı bekleyen binlerce kalp kırığı... 
       Bayım, hangisi sizin kalp kırığınızdı, karıştırmışım da? Hah hah ha! 
       işte siz de o trenin vagonlarından birindesiniz şimdi. Ötekiler gibi adı olmayan, olsa da beni ilgilendirmeyen, kimselerin umursamadığı, kendiniz de söylediniz ya, yok hükmünde biri. 
       Tuttum elinizden, duvar olmayan tek kapıdan içeri aldım sizi. Gözlerimin koyu lâciverdinin sahte olduğunu bile fark etmeden, içlerine düştünüz. Kayboldunuz gözlerimin içinde. Bu, hep böyledir. Dün maviydiler gözlerim, yarın ela olabilirler. Başka bir gün simsiyah... 
       Mış gibi meselesi, anlayacağınız... 
       Şimdi burada sizinle baş başa oturduğuma, kalbinizin kırığını onarmaya çalışıyormuşum gibi yaptığıma bakıp umutlanmayın lütfen. Paylaştığım sizin yalnızlığınız, sizin çaresizliğiniz, ya da ne bileyim, umutsuzluğunuz değil, kendiminkiler.
       Üzgünüm. 
       Fakat siz, kendi dünyanızda öylesine çaresiz biçimde yitip gitmişsiniz ki, gözünüz, önünüzde duranı görmüyor. Dalga geçtiğimi fark etmiyorsunuz bile. Dalga geçiyorum, çünkü benim de kalp kırıklarım var, binlerce ve onları onarmanın ya da yok saymayı becerebilmenin tek yolu, artık bu. Dalga geçmek!
       Bayım, size de bunu öneririm.
       Deneyin, seveceksiniz! 
       "Artık sizi boş veremem," dedim. "Mış gibi yapsanız bile, her şey sahte olsa bile yani, bunu yapamam. Duvar olmayan tek kapı bu: gözleriniz. Lacivert ya da elâ. Ya da siyah, yeşil; her neyse..." 
       Sonra çıkarıp kalbimin kırığını koydum masaya. 
       "Ellerinize teslim ediyorum işte. Buyrun, onarın lütfen."
       "Bazen" dedi, "onarmak isterken daha büyük kırıklara neden olabilirim ama. Buna hazır mısınız? Göğüsleyebilir misiniz? Hem, durun bakayım, ne dediniz az önce? Mış gibi yapmak... Öyle mi yaptığımı düşünüyorsunuz'?" 
       Ne söyleyebilirdim ki? Yanıt vermedim. Hem, bir suçlama da değildi bu; öyle ya, hangimiz mış gibi yapmıyorduk? 
       Kadehlerimiz boşalmıştı. Barmen dolularını getirdi, "Yanında bir şeyler ister misiniz?” dedi. 
       "Evet," diye yanıtladım, "birazcık umut!" 
       Bir yandan küllüğü değiştirirken, alaycı bir sesle: "Hiç kalmadı abi," dedi, "kainatın hali ortada!" 
       Kainatın hali ortadaydı. 
       Kalbimin kırığıysa masanın üzerinde. 
       Üstelik al birini vur ötekine! 
       Fırlama barmen yeniden tezgâhın arkasına geçti ve en sevdiğim şarkılardan birini çalmaya başladı. Nina Simone'ın aşık olunası sesi içimi huzurla doldurdu; ruhumda muhteşem yangınlar başlattı. Birlikte mırıldandım: "Don't let me be misunderstood..." 

    Kadri Öztopçu - Yanlış Hikâyeler
    ... notaiscisi