bugün

ilter turan'ın 27 kasım 2006 tarihinde dünya gazetesi'nde yayımlanan köşe yazısı.
ilter hoca yazıda 'atilla yayla' olayına değinmiş, hazır kuru kalabalık olaya ilgisini kaybetmişken paylaşalım.

Demokratlaştıramadıklarımızdan mısınız?

Ülkemizin AB ile üyelik müzakerelerinde sıkıntılar yaşanırken, Türkiye'nin bu topluluk içinde yeri olmadığına ilişkin görüşleri savunanların başvurduğu iddialar arasında demokrasimizin yeterince gelişmiş ve işlerliğe kavuşmuş olmadığı da bulunuyor. Biz bu eleştirileri yasalarda yaptığımız değişikliklerden örnekler vererek cevaplamaya çalışıyoruz. Muarızlarımız ise "iyi de uygulamayı görmemiz lazım" diyerek AB ile yakınlaşmamız konusunda aceleci olmadıklarını gösteriyorlar. Çoğu zaman biz bu tür tavırları samimiyetsiz buluyor, başkalarına anlayışlı, bize sert davranıldığından, hatta ikiyüzlülükle karşı karşıya bırakıldığımızdan yakınıyoruz. Şikayetlerimizde ekseriyetle haklı olabiliriz. AB kurumlarının ve üye ülkelerinin Türkiye'ye dönük olarak sergiledikleri titizliği başka herhangi bir aday ülkeye sergilemediklerini görmemek için olayları hiç bilmemek lazım. Yine de bazen öyle olaylar oluyor ki, insana Türkiye'yi eleştirenlerin tamamen haksız olmadığını düşündürtüyor.

Konuyu biliyorsunuz. Gazi Üniversitesi'nden profesör Yayla, AKP'nin izmir'de düzenlediği bir toplantıda Kemalizm'i eleştiren bir konuşma yapmış. içeriği gazetelerde yayınlanınca kıyamet koptu. Öncelikle belirteyim, ihtilaflı konularda konuşma metnini görmeden değerlendirmeler yapmak bizi yanıltıcı sonuçlara götürebiliyor. Bir konuşmacının ayrıntılı, nüanse sözlerinin, bir muhabirin bilişsel çerçevesinden geçerek özetlenmesi sırasında değişikliğe uğrayabileceğini çoğumuz yaşadığımız tecrübeler sonucunda biliyoruz. Ancak, belli ki, sayın profesör eleştiri dozu yüksek bir değerlendirme yapmış, ayrıca Atatürk'ten "Bu adam" diye söz etmiş. Gönül bir öğretim üyesinin daha zarif bir üslup kullanmasını istiyor ama gönül bir Başbakan'ın da daha zarif üslup kullanmasını istiyor! Ama ne yapalım, bazı insanlar farklı bir üslubu tercih ediyorlar. Beğenmeyebilirsiniz ama katlanmak durumundasınız. Suç değil.

Sorun bir öğretim üyesinin Kemalizm'i ağır biçimde eleştirmesinin ifade özgürlüğünün kapsamında olup olmadığı üzerinde düğümleniyor. Demokratik bir toplumda böyle bir sorunun sorulması dahi tuhaf gelebilirse de, karşımızdaki sorun bu. Kamuoyunun azımsanmayacak bir bölümü, basınımızın önemli kesimleri ve kalemleri dahil, profesörün yanlış bir iş yaptığını ve kendisine yaptırım uygulanmasının olağan olduğunu düşünüyormuş gibi davranıyorlar.

Çalıştığı kurumun rektörü, profesörün ders verme yetkisini kaldırdığını ilan etti. Bir tahkikat prosedürü uygulayacak kadar vakit geçmediğine göre, herhalde resen yapmış olmalı. Üniversitelerin en yadırganan fikirlerin ifadesine taraf olmaları gerekirken, kimsenin sesi çıkmıyor. Her konuda bildiri yayınlayan senatolar sessiz, yüksek kurullar kayıtsız.

Çoğumuz Kurtuluş Savaşı'mızın lideri, Cumhuriyet'imizin kurucusu, Türk çağdaşlaşma sürecinin itici gücü Atatürk'e hayranlık duyuyoruz. Fakat her geçen gün toplumda Atatürk dönemi ile arasındaki zaman mesafesi daha fazla açılan kuşakların yükseldiğini görmezlikten gelemeyiz. Bu kuşaklara biz Atatürk'ün büyüklüğünü, onu eleştirmeyi yasaklayarak anlatamayız. Israr edecek olursak, ortaya istediğimizin tam tersi bir sonucun çıkması dahi mümkündür. Çünkü insanlar kendilerine yasaklarla benimsetilmek istenen fikirlere karşı tepki gösteriyorlar, serbest tartışma ortamında ikna edilmeye açık oluyorlar. Eğer Atatürk'ün büyüklüğüne olan inancımızda samimi isek, eleştiriden korkmamıza sebep yoktur. Eleştiriler düşüncelerimizi akıl süzgecinden bir defa daha geçirerek topluma aktarmamız için fırsatlardır. Böyle fırsatlar olmazsa, fikirlerimizin sağlamlığı konusunda tereddütler gelişir.

Profesör Yayla, karşılaştığı duruma ilişkin düşüncelerini açıklarken, eğer bir fikri ya da olguyu eleştirmeyi engellerseniz, onun iyi, güzel olduğunu kanıtlama olanağını da ortadan kaldırırsınız mealinde bir değerlendirmede bulundu. Bunun yanlış olduğunu söyleyemeyiz. ifadeyi daha genel bir sonuca bağlamak istersek, toplumsal değişme ve ilerleme eleştirilerle oluyor diyebiliriz. Bu eleştiriler bazen isabetsiz, saçma sapan, dayanaksız olabilir. Öyle iseler, zaten bir dönem sonra inadırıcılıklarını kaybeder, gündemden düşerler. Ama bazı güzel bulduğumuz düşünceler eleştiriliyor diye eleştirmeyi engeller, eleştirenleri yaptırımlarla karşılarsak, tartışmaları yasaklamayı meşrulaştırmaya yönelik bir adım atmış oluruz. O zaman toplumun ilerlemesini sağlayan itici güce gem vurulmuş olur. Ne de olsa, herkesin yasaklamayı isteyeceği düşünceler vardır. Yasaklama kapısı açıldı mı, kapamak kolay olmaz.

Genellikle başarılı bulduğumuz, aralarında yer almayı arzuladığımız toplumların demokrasi ile yönetilmesi galiba tesadüf değil. Fikir ve ifade özgürlüğü gelişmeyi sağlıyor. Dolayısıyla, biz AB istesin, istemesin, özellikle üniversitelerde özgürlüklere sınır koymaktan uzak durmalıyız. Halbuki, profesör Yayla'ya verdiğimiz tepki bize "Demokratikleştiremediklerimizden misiniz?" sorusunun sorulmasını haklı kılıyor. Bu benim ağrıma gidiyor. Siz ne dersiniz?
(bkz: sinirime dokunuyor)
Olup bitenleri kaçırma

İlk öğrenen uludağ sözlük kullanıcıları olacak.