bu konuda fikrin mi var? buraya entry ekle. üye ol
  1. 1.
    Balyoz Davasının Tek Sivil Tutuklusu Havelsan Genel Müdürü Ömer Faruk Yarman'ın anlattıklarından çıkarılan sonuç. adamın yaptığı şey sadece havelsan'ı şaha kaldırmak. kinci akp, neye hizmet ettiğini bilmeden (menderes döneminden) intikam almaya çalışıyor (mantığa bakar mısınız?). okuyun:

    Balyoz Davasının Tek Sivil Tutuklusu Havelsan Genel Müdürü Ömer Faruk Yarman Bir Konuştu, Pir Konuştu...

    Suriye ile ipleri Koparan Bir ihale Mi?

    Seçimlerde Hile Yapıldı Mı?

    Erdoğan’ın Gücü Balyoz Tezgahını Bozmaya Yetmiyor Mu?

    Türk Savunma Sanayi Kimlerin Hedefinde?

    AKP iktidarında Havelsan Genel Müdürü olan Ömer Faruk Yarman Balyoz davasının tek sivil tutuklu sanığı olarak bugün Silivri’de. Darbe planı olduğu öne sürülen istanbul’daki seminerin yapıldığı dönemde henüz Genel Müdür bile olmamış; ama tutuklu işte. Diğerleri gibi onun da "suç ve cezası" bugün belli olacak. Tüm tutukluların neden Silivri, Hasdal, Hadımköy veya Maltepe’de olduğu bir şekilde konuşulup tartışılırken Yarman’ın durumu hemen hiç sorgulanmadı, merak edilmedi.

    Tahliye olduktan sonra araştırmak istediğim öncelikli konulardan birisi buydu. Bir mektup yazıp gecikmeli "geçmiş olsun" dileklerimi ilettikten sonra: "Herkesi anlamıştım da bir tek sizin niye burada olduğunuzu anlayamamıştım. Araştırmalarım sonucunda bunu bir miktar çözdüm. Ama takviyeye ihtiyacım var." dedim. Ve aklıma gelen soruları sıralayıp aklıma gelmeyenleri de kendisinin eklemesini istedim.

    işte henüz tahliye olmuş bir "Ergenekoncu"nun, hala içerde olan ve bugüne kadar hiç konuşmayan bir başka "Ergenekoncu" ile yaptığı o röportaj... işte iktidarın Suriye saplantısından ülkemizdeki casusluk faaliyetlerine, milli savunma sanayi projeleri ve seçim hilelerinden "Ergenekon" tutuklamalarında "iktidarın gücü"ne Yarman’ın o tarihi açıklamaları:

    Mektup/soruları cevaplamadan önce özgeçmişini, dünya görüşünü şöyle anlatıyor Yarman:

    Nazik mektubunuz için teşekkürler. Hepimize geçmiş olsun! Ama yanlış anlaşılmasın; bu dileğim sadece size, bana, bize değil... Öyle günler yaşıyoruz ki, en evrensel değerlere tevazu ile bağlı, en masum hayatlar bile ortaçağdan kalma ön yargılara mahkum zihinlerin, gelecekten yana korku, geçmişten yana kin ve intikam, bugünlerde ise özgüven noksanının pençesinde… Hem de hukuk formatında. Hem de ülke menfaati değil, başka mihrakların güdümünde!

    Bilirsiniz özgürlük taş duvarı, demir pencereyi dışımıza değil içimize yerleştirmekle kısıtlanır. Bu zorbalığı da duygu ve fikriyatını özen ve sabırla, iğne işi, yarım asır dokumuş bizim gibilere uygulamak ne müyesser ne de müessir olabilir… O nedenle fikir ve vicdan özgürlüğünün hali nice olmuş bu ülkede; Silivri’nin içi de dışı da bir: tutukludur Türkiye! Hepimize geçmiş olsun! Sorularınızı elimden geldiğince yanıtlamaya çalışacağım.

    Başlarken benim ne öğrencilik ne kariyer ne de profesyonel hayatımın odak noktasında siyasetin durduğunu hiç akıldan çıkarmamak gerekir... Galatasaray Lisesi’ni -zevkle- Fen Kolunda bitirdikten sonra istanbul Teknik Üniversitesi’nde elektronik okudum… Fiziğe olan merakım ağır basınca yüksek lisans için gittiğim Boston'da, MiT’den önce nükleer mühendislikten "Science Master", sonra da nükleer reaktör fiziğinde doktora yaptım… Fizik ve mühendislik alanındaki fanatizmimin mahcubiyetiyle Teknoloji Değerlendirmesi, Makroekonomi, Uluslararası ilişkiler gibi dersler de aldım; ama hep "lillahına kadar" bir teknokrat olmaktan onur duydum. Meslek aşkı işte!

    Doktoram başlarken Amerika’da Three Miles Island nükleer kazası, bittikten sonra da Çernobil faciası yaşandı… Kendi kendime "Nükleer Mühendislik buraya kadar! Şimdi elektroniğe geri döneyim." dedim... Türkiye’ye döndüm; Anadolu Üniversitesi Elektrik Fakültesi'nde yardımcı doçent oldum. Keyifliydi... Eh araştırma, geliştirme ve yayın yapacağız; ama Türkiye’den ve dünya standartlarında. iki seçeneğim vardı: Tıbbi Elektronik, Askeri Elektronik… Tıp fakültesinden arkadaşlarla bir grup kurduk... Bir yanda, öte yanda Eskişehir. Hava ikmal ve Bakım Merkezi'nde Havacı Mühendis Subaylar ile Uçak Avionik projeleri... Türkiye’de can kıymeti yoktu ya, ikinci grup aldı başını gitti. Askeri alanda öğrencilerimizle hızla "yapılmazları yapmaya başladık". Savaş uçağı karmaşıktı... Dokunulmaz! Üstüne elektronik cihazlar takmak -hem de Amerikalılardan habersiz- olacak şey değildi! Biz yaptık; efsaneyi yıkmış olduk. Tanınır, güvenilir mühendislerdik artık! Mühendislik fakültesinde üç erkek kardeştik, birlikte projeler yapıyorduk.

    12 Eylül yeni bitmiş; demokrasi, özgürlük, adalet, bilim ve daha nice evrensel kavram burkulmuştu. Rahatsızdık. YÖK (Yükseköğretim Kurulu) oluşturulmuş, evrensel bilim şablonları parçalanıyordu. Biz de en seçkin öğrencilerimizle akademik kariyeri askıya alıp bir savuma elektronik şirketi kurduk. Aynı işleri şirket üzerinden yapmaya başladık. Çok ilerilere gittik!

    Savaş Uçakları, Savaş Gemileri, Güvenli iletişim, Atış ve Ateşleme alanlarında Türk beyin gücü ile milli sistemler geliştiriyorduk. Kıbrıs Barış Harekatı ve peşi sıra gelen ambargolar Türk Silahlı Kuvvetleri'nde Milli Sistem-NATO Sistemleri ayrışmasını göstermiş, farkındalık derinleşmişti.

    1986’da Savuma Sanayi Müsteşarlığı kurulmuştu; askeri ve siyasi otorite savuma harcamalarında milli çözümlere kaynak aktarabiliyordu. Soğuk Savaş zamanında işimiz çok zordu; ama takımımız kuvvetliydi. Başarıyorduk. Biz basında görünmemeye, düşük profille yaşamaya, asker-sivil dengesine itina ediyorduk. Basının müşterisi olmak iyiydi de, malzemesi olmaktan kaçınıyorduk. Liderimiz, rahmetli, Sezai Türkeş: "Para sessiz sedasız kazanılır." derdi. Biz de sesiz sedasız çalışıyorduk… Para değil, güvenlik için!

    işler rayına oturdu, evimi Ankara’ya taşıdım. Bu fırsatla ODTÜ Bilgisayar Mühendisliği'nde (on yıl) yarı zamanlı dersler veriyor, parlak öğrencileri gözüme kestiriyordum ilerde istihdam etmek için. Ettim de!

    Soğuk Savaş bitmişti. Artık sadece NATO değil, Doğu Bloku ülkelerinin de teknolojilerine erişebiliyorduk. Savuma Elektroniği'nde özel sektörün yeri daralıyordu… Türk Silahlı Kuvvetleri'ni Güçlendirme Vakfı'nın (TSKGV) şirketi olan ASELSAN ile rekabette zorlanıyorduk. Ben de TSKGV’nin bir başka şirketi olan HAVELSAN’a geçmeye karar verdim. Küçüktü; o yıl şirketin satışları 10 Milyon liranın altındaydı. işe genel müdür yardımcısı olarak başladım. Şirketi büyütmek için yaptığım stratejik plan Yönetim Kurulu'nu rahatsız etti. Öyle ya, güçlü-yanların yanında zayıf yanları da anlatıp değişim öneriyordum!.. ikinci yıla girmeden işten atıldım.

    Ben de o ara bir inşaat şirketinde otoyol ihalelerine daldım! Tam tahmin ettiğim gibi oldu; bir yıl geçmeden HAVELSAN daraldı, üst yönetim değişti. Genel Müdür olarak geriye atandım. TSKGV’de bu tür atamalar için Vakıf Mütevelli Heyet oluru gerekir. Ben atanırken Heyet Başkanı, o zamanki Milli Savuma Bakanı Sayın Vecdi Gönül. Genelkurmay ikinci Başkanı Orgeneral ilker Başbuğ, Milli Savuma Bakanı Müsteşarı Korgeneral Işık Koşaner, Savuma Sanayi Müsteşarı: Sayın Murat Bayar! Ne kadro ama!

    Göreve başlama tarihim 5 Mart 2003! "Balyoz" davasına konu olan Plan Semineri’nin yapıldığı günlerde! Benim işim başından aşkın. Yaşım 50: profesyonel kariyerimin jübilesi olacaktı HAVELSAN. Hedef koydum: 10 yıl içinde 1 milyar ciro… Avrupa’nın ilk beş bilişim şirketinden biri olmak ve emeklilik! Çalışacağım ekip zaten üniversite çevresinden belliydi!

    "Delirmiş!" dediler. Göremedikleri şu idi: Türkiye’de nitelikli iş gücü ucuz, fırsat az; pırıl pırıl mühendisler kapasite-altı çalışıyorlar. Ankara’da burnumuzun dibi ODTÜ, Hacettepe, Bilkent, AÜ, Başkent... Türkiye’nin en iyi Bilgisayar Mühendisliği bölümleri. Hocalar, öğrenciler çok iyi! Yatırımın kilit taşı insan; bir de önüne en iyi ekranı koyarsan bitti! Strateji üç aşamalıydı: büyük askeri bilişim projeleri, sonra sivil bilişim (e-devlet projeleri), sonra ihracat. Sekiz yıllık hedefler, harfiyen uydu!

    Bizim sektörde 'kahramanlık' olmaz! Sistem ve süreçtir önemli olan: yönetim, denetim, mühendislik, tasarım, üretim, kalite, güvenlik, pazarlama süreçleri… Benim CV bu süreçleri geliştirmekte işe yaradı; ama her şeyi, önü açılan gençler başarıyordu!

    Bu süreçler yerine oturdukça sesimiz önce Türkiye’de, sonra Orta Asya, sonra Uzak Asya ve Ortadoğu'da duyuldu. Önce ODTÜ Teknopark'ta, sonra istanbul Pendik Tersanesi'nde ve Amerika’da şubeler açtık!... Milyonlarca satır yazılım ürettik. Bu başarıların ticari ödülü; artan milli güvenlik, dışa bağımsızlık boyutu yanında hiç kalır!

    Şimdi hakkını teslim edelim. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Tayyip Erdoğan, Milli Savuma Bakanı Vecdi Gönül, Savuma Sanayi Müsteşarı Murad Bayar’dan sıra dışı destek ve teşvik gördük. Komutanlar da askeri kanattan destek veriyorlardı; yoksa başaramazdık. Özellikle Sn. Vecdi Gönül-Murad Bayar ikilisi Cumhuriyet tarihinin (Abartmıyorum!) Ulusal Savuma Sanayi’nin gelişimi bakımından en başarılı Savuma Bakanı ve en başarılı SSM Müsteşarı oldular. Biz de bu fırsatlardan alabildiğine yararlanıyorduk. Türkiye ve yurtdışından teknolojik ve yönetimsel dallarda ödül yağıyordu! Maalesef meşhur edildik!

    Zaten Savuma sektöründe Güvenlik - Siyaset - Teknoloji (ve hatta ekonomi) iç içe geçer. Bu senfonik bir uyumdur. Zor olan, küresel rekabet gücü olan orkestrayı kurmak. Lidersiz takım, takımsız lider olmaz.

    Sanırım, "Bilişim Devi Havelsan" serüvenimiz benim de sonumu hazırladı… Soğuk savaş günlerinden beri gizli servislerden sakınırım. Afrika, Asya’da daha kapalı, daha gergin olurdum. Amerika ve Avrupa’da daha az! Vurulmadık çok şükür; ama kendi vatanımızda tutuklandık! Bunu beklemezdim!

    Kendi ülkemde, Cumhuriyet kurumlarının gözleri önünde böyle bir tezgah kurulabileceğine hiç ihtimal vermedim! Hem de infazın yargısız olarak ve adaletin kılıcıyla yapılacağını. Şirketten iki değersiz sunum çalıp eklemeler yapıp emniyete servis etmiş birileri. Bir de ikinci şahısların hakkımızda siyasi değerlendirmeleri var. Hepsi deli saçması!

    Soru: Neden burada olduğunuzu biliyor musunuz? "Ben neden buradayım" diye düşündüğünüzde kendinize verdiğiniz cevap nedir?

    Yarman: Neden buraya düştüm? Hukuk sistemi içinde suç-suçlama-iddia-ispat-hüküm ekseninde hangi mantıkla BALYOZ davasına girdim, niye tutuklandım, neden ve nasıl çıkarım bilmiyorum!... Ama belli ki tüm tutarsız, hatalı, ilişkisiz dijital sahteci kurgulara rağmen bir koca yıl boyunca hakkımda tahliye kararı verilmemesi, yaşadığım dramın hukuki değil siyasi olduğumu gösteriyor… Üstelik bu 'siyasi' boyut, hükümetin siyaseti değil. Dostlarım beni yanıltmıyorsa bu tezgah ne onaylanıyor ne de bozulabiliyor.

    Yine de savaşın bir resmi bir de fiili nedeni olduğu gibi; bu traji-komedyanın hukuki sebebini anlayamadım da fiili sebebi bence belli: lideri uçurup takımı dağıtmak. Ben bu yılki (2012) Havelsan bütçesini 430 Milyon TL satış olarak bıraktım. Yandaş basın bağırıyordu: "Balyozcu Genel Müdür, hala görevde!". Şubatta ayrıldım. Yerime içerden biri atansaydı belki trend sürerdi. Değişim isteniyor ki dışarıdan, sisteme yabancı bir bürokrat geldi! iki- üç yıla kalmaz; Havelsan’ın akıbeti kuşkularımızı çelecek ya da teyit edecektir! Göreceğiz. Dört ay sonra, 2012 mali performansı ve 2013 planı gelecek. Bir de 5 yıllık stratejik plan bıraktım: hedefler belli… ilk performans değerlendirmesi 4, ikincisi 16 ay sonra ortaya dökülür. Eğer haklıysam sadece ben ve HAVELSAN değil, tüm Türk savunma sektörü hedeftir. Hazır olun! Benim de sıram gelir diye görevdeki herkes tedirgin olmuştur.

    Dostlara buradan selam: ben yanlış yaptığımı sanmam! Tüm yaptığım, inanç ve tutkuyla ideallerimin peşinden gitmek. Yaptıklarıma değdi doğrusu; hem işe yaradık hem de keyif aldık! Yaşamım anlam buldu. Brecht’in Galileo’yi anlatan oyununda bir sahne var. Hocasının engizisyon korkusuyla dünya yuvarlaktır tezini inkar etmesi karşısında öğrencisi: "Seni kahraman yapmıştık, ama... Yazıklar olsun senin gibi kahramana!" çıkışına Galileo’nun cevabı müthiş: "Yazıklar olsun kahramana ihtiyacı olan millete!" Bence kahramanlık tek renkli değil; bazen genetik, bazen davranışsal, çoğu zaman da durumsal. Kahramanlık iddiam yok; hiç olmadı, söyledim. Onun için rahatlıkla Galileo’ye Silivri’den bir katkı yapıyım: "Yazıklar olsun kahramanlarına sahip çıkamayan milletlere!"

    Aman dikkat, takım arkadaşlarım, savuma sanayiciler sakın ola ki korkuyla koltuklarınızdan çekilmeyin; kazanımlar 10 yılda gelir 10 dakikada gider! Unutmayın, korkunun ecele faydası yok! Korkmazsan bir kez ölürsün, korkuyla her gün! Korkusuz ölüm, ölümsüzlüğün eşiğidir.

    Soru: inanılmaz bir CV’niz, proje portföyünüz var. SEÇSiS'te, TAKBiS'de, UYAP'ta varsınız. Bu sistemlerin kötü niyetli veya siyasi amaçlarla kullanılmaya başlandığını gördünüz veya tespit ettiniz mi? Eğer öyleyse millete ve siyasilere önerileriniz nelerdir?

    Yarman: Sorunuz, yaptığımız e-devlet projeleri: UYAP, SEÇSiS TAKBiS. Sorduğunuz sorular çok aşina. Örneğin ilk defa kullanıldığı 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra SEÇSiS'i kaybeden bir partiden arayıp sordular: "Hile, hurda?!". Hemen belirteyim ki, HAVELSAN Bilgi Harbi ihtimaline karşı EN AZ TÜBiTAK UEKAE kadar milli bir kale idi. Bu elektronik sistemler, yerlerini aldıkları geleneksel sistemlerden sadece daha etkin, verimli ve hızlıdır; aynı zamanda çok daha güvenilir. Biz askeri bilişim alanında çalışıyorduk; ürünlerimiz bilgi harbine dayanıklıdır!

    Eserlerimize yapılan saldırı ve suistimaller sonucu sistemlerimiz çökseydi, şimdi Silivri’de mahkum olmama gerek kalmazdı diye düşünürüm! Ama sanırım arada saldırıya uğruyorlar. Bizim tasarım kriterimizde içerden ve dışardan taarruzlara, ayrıca tasarımcı, uygulamacı, kullanıcı gibi gruplardan gelecek kötü niyetlere karşı tedbirler alındı. Ama her bilgi sistemi canlıdır; sürekli gelişmeli, geliştirilmelidir. Millete, siyasetçi ve bürokratlara önerim: "Şimdi ürün bitti, böyle kullanıp gidelim." demek yerine işletme-idare-gelişim etkinliklerini ihmal etmemeleri. Yoksa bir gün, maazallah, kale düşer, kayıplar büyük olur!

    Soru: Başbakan Erdoğan ve Milli Savunma Bakanları ile yakın çalışma arkadaşıydınız, aynen Sayın ilker Başbuğ gibi, ve şimdi Silivri’desiniz. Bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz? Tutuklandıktan sonra Başbakan veya bakanla bir temasınız oldu mu veya onlardan size herhangi bir mesaj geldi mi?

    Yarman: Biz Cumhuriyet ve demokrasiye bağlı gelenekten geliyoruz, meşru seçimle iş başına gelen her hükümetle çalışırız. Son iktidarla da öyle oldu. Askeri ve sivil otoritenin görev alanları anlayışımızla, aldığımız görevleri özenle yerine getirdik. Askeri kanattan olduğu kadar sivil kanattan da destek ve teşvik gördük. Güvendik, güvenildik. Havelsan’ı tarihinde ziyaret eden tek Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan’dır, hem de iki kez. Sayın Bakan'ımız Vecdi Gönül’le sadece Türkiye’de değil yurt dışında da defalarca birlikte olduk, çalıştık. Elbette bu olaydan sonra sistem elverdiğince burada bana bir şekilde kendilerini unutturmadılar. Kimseye gönül koymadım; ama biliyorsunuz yasama-yürütme-yargı ayrışmasını. Yargı da tek parça değil: soruşturma, kovuşturma-infaz ayrışmış! "Arada ben kaldım!" diye bu ayrışma gereğine itiraz edecek halimiz yok.
    Daha çok proje, olay, kişi ayrıntısı veremem, olanaksız; çünkü ben hala bir savunma sanayicisiyim… Biz sessiz sedasız çalışırız! Kusura bakmayın!
    Soru: Sizin başınıza gelenler veya ASELSAN’daki ilginç ölümlerin "milli savunma sanayine" karşı bir sabotaj, suikast olduğunu düşünüyor musunuz?
    Yarman: ASELSAN’daki ilginç ölümler konusu da katıldığım panellerde hep sorulur. Ben böyle iddialara karşı hep tedbirle bakarım; çünkü biz de herkes gibi çevreden, basından öğrendik. Bende farklı bir girdi olmadığından yorumlarımın katkısı, bir yararı olmaz. Ama genel geçer argümanlar malüm: bu sektörde "kilit adam" olmak iyi gelmez! O’nun için daima "takım çalışması" kişi, kurum ve proje selameti açısından esastır. ASELSAN da HAVELSAN da artık kurumsallaşmış, dünya ölçeğinde savunma sanayi şirketleridir. Bu sektörün en ayırt edici özellikleri: yüksek güvenlik, kalite, sistematik yaklaşım, stratejik bakış açısı, yapısal başarı, nitelikli iş gücü ve kurum kültürüdür… Dünyada neyse bizde de o var!
    Soru: Son olarak Havelsan’ın bir Suriye ihalesinde olduğunu duymuştum. Neydi o ihale, nasıl sonuçlandı? Tutuklanmanız bunun arkasına mı geldi veya bir ilgisi var mı?
    Yarman: Bu sorunuza ne yazık ki şu anda yanıt veremem, kusura bakmayın!
    Soru: Dünyada teknolojik casusluk ve psikolojik harple yürütülen yeni savaş konseptinin ülkemize yansımaları hangi boyuttadır?

    Yarman: Sorunuz, benim hobi alanıma giriyor. Lise son sınıftan beri dünyayı sadece Türk basınından takip etmeme alışkanlığım var... Çünkü bizim basın -üç yüz yıldır dünyaya açılma ihtirasımıza hakim olan- yerel subjektivizmden asla kurtulamaz. Uzmanlık yoktur. Çoğu köşe yazarı her konunun uzamanı olma kompleksinden kurtulamaz, sonunda hiçbir konuda derinleşemez. Onun için akademik değil demagojik üslup giderek tüm topluma hakim olmuş, bizi dünyaya karşı kör etmiştir. Tıpkı bir kulüp fanatiğinin kendi kulübüne toz kondurmama alışkanlığı ve peşi sıra gelişememe sonucu gibi.
    Dünya’da liderler, liderliğe oynayanlar, kendini lider sananlar, lider olmadığını bilip olmak isteyenler, bu konuda hiç umudu olmayanlar... Her gruptan ülke var! Bu ülkeleri anlattığım sırada tepeden aşağı bir piramide yerleştirin. Sonra yanına bir de aynı katmanlarda oluşan etki piramidi oluşturun. Ülke zayıfladıkça küresel, kıtasal, bölgesel, ulusal, (etnik-dini-mezhepsel-aşiretsel-ailesel) açılardan etkiye açıklık derecesi artar. Çoğu zaman en iyi idealist görünenler bile öncelikle maddi veya manevi tatmin adına ittifaklara girerler. Churchill gibi bir dev bile: "Siyaset, taviz verme sanatıdır." demiş. Pragmatizm ile oportunizm arasında net bir çizgi yok; grinin tonlarından geçerek gidilir Ak’tan Kara’ya...
    Artık ne yazık ki bilgi ve teknoloji, insanın etkinlik sınırını belirliyor. Bakın Arap Baharı'na; rejime başkaldırı kazma kürekle değil, top, tüfek, kamyonetlerin arkasına monte edilmiş uçaksavarlar ile yapılıyor. "Allahu ekber!" deyip Müslüman mahallesinde çoluk çocuk dinlemeden tarayabiliyor yine Müslüman kardeşler!.. Peki silah ve eğitim. Kim veriyor?
    Ben Türkiye’nin Dünya dediğiniz aynı gezegende olduğunu hiç unutmuyorum. Bir paradoks vardır halk dilinde, bayılırım: "Olmaz, olmaz demeyin. Olur, bal gibi olur!"
    * * *
    Ve Ömer Faruk Yarman’ın "Ükesini ihanetle satanlara" son sözleri:
    "Kusura bakmayın; mahpusluk hali, lafı uzattım. Eski komşumun mektubunu alınca kalemim çözüldü! Duyanlar yadırgayabilir, ama ben Silivri’de kendimi mahpus hissetmiyorum. Burası benim için zor bir tatil köyü. Yeni dostlar edindim görevli, tutuklu, mahkum. Tek hayıflanmam dışarıda tutuklu olan sevdiklerim, sevenlerim, ülkem. Evdeki buzdolabında çürümeye yüz tutmuş planlarım, ideallerim; bir de zirve yapmış bilgi ve deneyimlerim, projelerim arasındaki hasret!
    Bir meseleye baş koydunuz mu, ideallerinizle yaşayabilmek zaten başlı başına bir ayrıcalıktır. Kendi adıma, gerçekleştirmek istediğim iddialı (hatta imkansız görünen) kabarık hayaller listesini otuz yıldır zevk -ve meşakkatle- hayata geçirebilmiş bir profesyonelim. Hegemon küresel düzenin ve ülkemizdeki bekçilerinin tüm engellemelerine rağmen açtığımız yoldan, peşimden karşılıklı sevgi, saygı ve güven duyduğum binlerce (evet binlerce öğrenci; meslektaşım, paydaşım) genç Türk Mühendisi yürüyor. Ne mutlu bana! Doktoradan sonra tatlı bir Amerikan Rüyası için gurbette kalıp buraya dönmesem, dönüp de işin kolayına kaçsam, ya da yolun başında mimlenseydim ne kadar acı olurmuş... Ama şimdi artık hayatımın başarılı bir serüvenle dolmuş olduğunu -Özel Yetkili ya da yetkisiz- kimse değiştiremez. Yıkılmam için çok geç: ayakta öleceğim!
    Dev gibi küresel kurumlar (arkalarında uzaydan okyanusun dibine kadar tepeden tırnağa silahlı orduları), benim gibi bir "fani"yi durdurmak için bula bula bir CD’ye -"Büyük Küçük Adamı" Silivri’ye kitlemek için- bir dosya ekleme yolunu bulmuşlar.
    Efendilerin bu amaç ve planına hizmet için ülkesini ihanetle satanlara acı acı gülüp durdum bir koca yıl bu hapishanede. Onlar bu iş için ne aldı bilmem, ama benim içimde 30 yıllık bir savaşın, imkansız zaferlerinin verdiği yorgun bir doyum, öz saygı ve mutluluk var!
    Tek hayıflanmam, değerler ve ideallerimizin yolunda adanmış meslek yaşamımın savunmasız yavrularımı, sevdiklerimi-sevenlerimi, öğrenci, meslektaş ve partönerlerimi derinden yaralamış olması. Daha fazla üzülmesinler! Yaşadığımız, nedenimiz dışındaki kirli dünyanın bizim mikro-kozmosumuzda kurguladığı bir kahpelikten ibaret. Büyütmeyelim. Ben çoktan bu kadarını sineye çektim bile; yüreğim müsterih, başım dimdik. Baştan beri basına mektuplar göndermediğim bundandır. Unutmayın, hayat çok uzun. Tarih daha da uzun!
    Şimdi yapabileceklerim içinde en iyisi huzur ve inançla geçmişten yana anı, gelecekten yana umutlarla beslenip bu son anı yaşamak… Üretkenliğime duygu ve düşünce düzeyinde devam ederek ruh ve beden sağlığımı korumak! Yine başarıyorum!
    Müsterih olun; inançlı insanlar yaşadıkça günahkarların başına bela... Ölseler, destanları kalacak: daha büyük dert!"

    Silivri, Hasdal, Hadımköy ve Maltepe’ye kucak dolusu sevgiler...
    Müyesser YILDIZ
    21 Eylül 2012
    ... anambunelan