1. 212.
    Ben böyle düşünmüyorum ana herkesin düşüncesine saygım var.
    1 ... asteroitd
  2. 211.
    Gercekten din olsa kurallar böyle olurdu;
    insan Hakları Evrensel Beyannamesi

    Madde 1:

    Bütün insanlar hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşlik zihniyeti ile hareket etmelidirler.

    Madde 2:

    1. Herkes, ırk, renk, cins, dil, din, siyasi veya diğer herhangi bir akide, milli veya içtimai menşe, servet, doğuş veya herhangi diğer bir fark gözetilmeksizin işbu beyannamede ilan olunun tekmil haklardan ve bütün hürriyetlerden istifade edebilir.

    2. Bundan başka, bağımsız memleket uyruğu olsun, vesayet altında bulunan, gayrimuhtar veya sair bir egemenlik kayıtlamasına tabi ülke uyruğu olsun, bir şahıs hakkında, uyruğu bulunduğu memleket veya ülkenin siyasi, hukuki veya milletlerarası statüsü bakımından hiçbir ayrılık gözetilmeyecektir.

    Madde 3:

    Yaşamak, hürriyet ve kişi emniyeti her ferdin hakkıdır.

    Madde 4:

    Hiç kimse kölelik veya kulluk altında bulundurulamaz, kölelik ve köle ticareti her türlü şekliyle yasaktır.

    Madde 5:

    Hiç kimse işkenceye, zalimane, gayriinsani, haysiyet kırıcı cezalara veya muamelelere tabi tutulamaz.

    Madde 6:

    Herkes her nerede olursa olsun, hukuk kişiliğinin tanınması hakkını haizdir.

    Madde 7:

    Kanun önünde herkes eşittir ve farksız olarak kanunun eşit korunmasından istifade hakkını haizdir. Herkesin işbu beyannameye aykırı her türlü ayırdedici muameleye karşı ve böyle bir ayırdedici muamele için yapılacak her türlü kışkırtmaya karşı eşit korunma hakkı vardır.

    Madde 8:

    Her şahsın kendisine Anayasa veya kanun ile tanınan ana haklara aykırı muamelelere karşı fiili netice verecek şekilde milli mahkemelere müracaat hakkı vardır.

    Madde 9:

    Hiç kimse keyfi olarak tutulamaz, alıkonulamaz veya sürülemez.

    Madde 10:

    Herkes, haklarının, vecibelerinin veya kendisine karşı cezai mahiyette herhangi bir isnadın tespitinde, tam bir eşitlikte, davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından nasafetle ve açık olarak görülmesi hakkına sahiptir.

    Madde 11:

    1. Bir suç işlemekten sanık herkes, savunması için kendisine gerekli bütün tertibatın sağlanmış bulunduğu açık bir yargılanma ile kanunen suçlu olduğu tespit edilmedikçe masum sayılır.

    2. Hiç kimse, işlendikleri sırada milli veya milletlerarası hukuka göre suç teşkil etmeyen fiillerden veya ihtimallerden ötürü mahkum edilemez. Bunun gibi, suçun işlendiği sırada uygulanan cezadan daha şiddetli bir ceza verilemez.

    Madde 12:

    Hiç kimse özel hayatı, ailesi, meskeni veya yazışması hususlarında keyfi karışmalara, şeref ve şöhretine karşı tecavüzlere maruz kalamaz. Herkesin bu karışma ve tecavüzlere karşı kanun ile korunmaya hakkı vardır.

    Madde 13:

    1. Herkes herhangi bir devletin arazisi dahilinde serbestçe seyrüsefer ve ikamet eylemek hakkını haizdir.

    2. Herkes, kendi memleketi de dahil olduğu halde, herhangi bir memleketi terk etmek ve memleketine tekrar dönmek hakkını haizdir.

    Madde 14:

    1. Herkes zulüm karşısında başka memleketlere iltica etmek ve bu memleketler tarafından mülteci muamelesi görmek hakkını haizdir.

    2. Bu hak, adi bir cürme veya Birleşmiş Milletler prensip ve amaçlarına aykırı faaliyetlere gerçekten müstenit kovuşturmalar halinde ileri sürülemez.

    Madde 15:

    1. Her ferdin bir vatandaşlığa hakkı vardır.

    2. Hiç kimse keyfi olarak vatandaşlığından veya vatandaşlığını değiştirmek hakkından mahrum edilemez.

    Madde 16:

    1. Evlilik çağına varan her erkek ve kadın, ırk, vatandaşlık veya din bakımlarından hiçbir takyidata tabi olmaksızın evlenmek ve aile kurmak hakkını haizdir.

    2. Evlenme akdi ancak müstakbel eşlerin serbest ve tam rızasıyla yapılır.

    3. Aile, cemiyetin tabii ve temel unsurudur; cemiyet ve devlet tarafından korunmak hakkını haizdir.

    Madde 17:

    1. Her şahıs tek başına veya başkalarıyla birlikte mal ve mülk sahibi olmak hakkını haizdir.

    2. Hiç kimse keyfi olarak mal ve mülkünden mahrum edilemez.

    Madde 18:

    Her şahsın fikir, vicdan ve din hürriyetine hakkı vardır; bu hak, din veya kanaat değiştirmek hürriyetini, dinini veya kanaatini tek başına veya topluca, açık olarak veya özel surette, öğretim, tatbikat, ibadet ve ayinlerle izhar etmek hürriyetini gerektirir.

    Madde 19:

    Her ferdin fikir ve ifade hürriyetine hakkı vardır. Bu hak fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, memleket sınırları mevzuubahis olmaksızın malumat ve fikirleri her vasıta ile aramak, elde etmek ve yaymak hakkını gerektirir.

    Madde 20:

    1. Her şahıs muslihane toplanma ve dernek kurma ve derneğe katılma serbestisine maliktir.

    2. Hiç kimse bir derneğe mensup olmaya zorlanamaz.

    Madde 21:

    1. Her şahıs, doğrudan doğruya veya serbestçe seçilmiş temsilciler vasıtasıyla, memleketinin kamu işleri yönetimine katılmak hakkını haizdir.

    2. Her şahıs memleketinin kamu hizmetlerinden eşitlikte faydalanmak hakkını haizdir.

    3. Halkın iradesi hükümet otoritesinin esasıdır; bu irade, gizli şekilde veya serbestliği sağlayacak muadil bir usul ile cereyan edecek genel ve eşit oy verme yoluyla yapılacak olan devri ve dürüst seçimlerle ifade edilir.

    Madde 22:

    Her şahsın, cemiyetin bir üyesi olmak itibariyle, sosyal güvenliğe hakkı vardır; haysiyeti için ve şahsiyetinin serbestçe gelişmesi için zaruri olan ekonomik, sosyal ve kültürel hakların milli gayret ve milletlerarası işbirliği yoluyla ve her devletin teşkilatı ve kaynaklarıyla mütenasip olarak gerçekleştirilmesine hakkı vardır.

    Madde 23:

    1. Her şahsın çalışmaya, işini serbestçe seçmeye, adil ve elverişli çalışma şartlarına ve işsizlikten korunmaya hakkı vardır.

    2. Herkesin, hiçbir fark gözetilmeksizin, eşit çalışma karşılığında eşit ücrete hakkı vardır.

    3. Çalışan her kimsenin kendisine ve ailesine insanlık haysiyetine uygun bir yaşayış sağlayan ve gerekirse her türlü sosyal koruma vasıtalarıyla da tamamlanan adil ve elverişli bir ücrete hakkı vardır.

    4. Herkesin, menfaatlerinin korumması için sendikalar kurmaya ve bunlara katılmaya hakkı vardır.

    Madde 24:

    Her şahsın dinlenmeye, eğlenmeye, bilhassa çalışma müddetinin makul surette tehdidine ve muayyen devrelerde ücretli tatillere hakkı vardır.

    Madde 25:

    1. Her şahsın, gerek kendisi gerekse ailesi için, yiyecek, giyim, mesken, tıbbi bakım, gerekli sosyal hizmetler dahil olmak üzere, sağlığı ve refahını temin edecek uygun bir hayat seviyesine ve işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, ihtiyarlık veya geçim imkânlarından iradesi dışında mahrum bırakacak diğer hallerde güvenliğe hakkı vardır.

    2. Analık ve çocukluk özel ihtimam ve yardım görmek hakkını haizdir. Bütün çocuklar, evlilik içinde veya dışında doğsunlar, aynı sosyal korunmadan faydalanırlar.

    Madde 26:

    1. Her şahsın eğitime hakkı vardır. Eğitim parasızdır, hiç olmazsa ilk ve temel eğitim safhalarında böyle olmalıdır. ilk eğitim mecburidir. Teknik ve mesleki öğretimden herkes istifade edebilmelidir. Yüksek öğretim liyakatlerine göre herkese tam eşitlikte açık olmalıdır.

    2. Eğitim insan şahsiyetinin tam gelişmesini ve insan haklarıyla ana hürriyetlere saygının kuvvetlenmesini istihdaf etmelidir. Bütün milletler, ırk ve din grupları arasında anlayış, hoşgörülük ve dostluğu teşvik etmeli ve Birleşmiş Milletler'in barışın idamesi yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir.

    3. Ana baba, çocuklarına verilecek eğitim nev'ini tercihan seçmek hakkını haizdirler.

    Madde 27:

    1. Herkes, topluluğun kültürel faaliyetine serbestçe katılmak, güzel sanatları tatmak, ilim sahasındaki ilerleyişe iştirak etmek ve bundan faydalanmak hakkını haizdir.

    2. Herkes, sahibi bulunduğu her türlü ilim, edebiyat veya sanat eserlerinden mütevellit manevi ve maddi menfaatlerin korunmasına hakkı vardır.

    Madde 28:

    Herkesin, işbu beyannamede derpiş edilen hak ve hürriyetlerin tam tatbikini sağlayacak bir sosyal ve milletlerarası nizama hakkı vardır.

    Madde 29:

    1. Her şahsın, şahsiyetinin serbest ve tam gelişmesi ancak içinde yaşamasıyla mümkün olan topluluğa karşı vecibeleri vardır.

    2. Herkes, haklarını kullanmak ve hürriyetlerinden istifade etmek hususunda, ancak kanun ile sırf başkalarının hak ve hürriyetlerinin tanınmasını ve bunlara saygı gösterilmesini sağlamak maksadıyla ve demokratik bir cemiyette ahlak, nizam ve genel refahın muhik icaplarını karşılamak için, tespit edilmiş kayıtlamalara tabidir.

    3. Bu hak ve hürriyetler hiçbir veçhile Birleşmiş Milletler'in amaç ve prensiplerine aykırı olarak kullanılamaz.

    Madde 30:

    işbu beyannamenin hiçbir hükmü içinde ilan olunan hak ve hürriyetlerin bir devlet, zümre veya fert tarafından yok edilmesini güden bir faaliyete girişmeye veya bilfiil bunu işlemeye herhangi bir hak gerektirir mahiyette yorumlanamaz.
    3 -1 ... pitroipa
  3. 210.
    prof.betül çotuksöken ortaçağda felsefe adlı kitabında şöyle der:"Tanrı'nın özü
    bilinemez; bu bilinemezlik mutlak anlamda bir bilinemezliktir yoksa
    sadece insan zihni için söz konusu olan bir bilinemezlik değildir.
    Dolayısıyla Tanrı hem mutlak aşkınlığı içinde dile getirilemez hem de
    insanın anlayabildiği ve düşünebildiği her şeyden bütünüyle başka,
    tek asıl gerçekliktir, insanın Tanrı hakkında bir şey söylemesi
    olanaksızdır; onu upuygun bir biçimde gösteren bir ad yoktur. Tanrı'yı
    yaratılmış her şeyden ayırarak, duyu dünyasındaki nesneler gibi
    olmadığını söylemekle onun aşkınlığı konusunda ancak bir sanı elde
    edilebilir. Bu öyle bir sanıdır ki, sanı değildir: Onun hakkındaki bilgi
    de öyle bir bilgidir ki bilgi değildir. Tanrı'yı anlamak üzere çok çeşitli
    önermeler kurulabilir; ama bu önermeler çelişik gibi görünür.
    Sözgelişi "Tanrı hakikattir" ve "Tanrı hakikat değildir”; çünkü Tanrı
    bir yandan nesnelerdeki hakikatin kaynağıdır ve bu anlamda hakikattir
    ama insanın bildiği anlamda bir hakikat değildir. Tanrı 'her şeyin
    dışına konamaz; çünkü bu durumda 'her şey' denilen bir şeyin varlığı
    anlaşılamaz; ama öte yandan Tanrı 'her şey' ile birlik de oluşturmaz,
    çünkü 'her şey' sınırlarıyla belirlenmiştir oysa Tanrı bunu aşar...

    Ama Tann konusunda söylenen her şey, hakikat için ipucu
    bulmaya çalışmaktan öle bir şey değildir. Tann hiçbir biçimde hiçbir
    kategoriye girmez, çünkü bu kategorilerle insan ancak sonlu olanı
    anlayabilir. Tann konusunda 'vardır' denilebilir ama 'varolandır'
    denilemez. Ayrıca 'vardır' dendiği anda da onun varlıktan öte
    olduğunu bilmek gerekir. Tanrı'ya ilişkin olarak kullanılan değişik
    sıfatlar insan bilgisinin eksikliği yüzündendir. Tanrı'yı ancak Tanrı
    bilir, çünkü o, hem gerçeklikteki ve hem de mümkün bütün
    kategorilere aşkındır. Bu anlamda Tann 'varlık'tan çok 'hiçlik'le
    birleşir."
    ... pitroipa
  4. 209.
    1. çocuk büyüten ve gecelerini uykusuz geçiren herkes şunun farkındadır. çocuklar doğduklarının ilk birkaç ayında bazen çok daha uzun süre gaz sorunu yaşayarak ailelerini ve kendilerini perişan ederler. bu gaz ya anadan geçer ya da çocuğun sindirim sistemindeki tasarım hatasından kaynaklanır.

    ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, ağaçtan ağaca atlarken anasının sırtına yapışarak, her sıçrayışta sürekli gazını çıkaran bir canlının böyle bir sorunu olmamıştır. bu nedenle primat yavruları gaz sancıları çekmez. ne zamanki doğal yaşamdan ve doğal evrim sürecinden ayrıldık, bu sorun karşımıza çıktı. ancak evrimsel yapısal değişim, sosyal evrime ayak uyduramadığı için, zamanında gerekli önlemler oluşamadı.

    * * *

    2. çocukların iç kulak ile ağız arasındaki östaki borusu, normalden kısa olduğu için ağızdaki mikroplar sık sık orta kulağa geçer ve bir sürü soruna neden olur. primatlarda bu sorun var mı; büyük bir olasılıkla yok.

    ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, sosyal gelişmeleri öğrenebilmek için, kafası beklenilenden çok daha büyük olarak dünyaya gelmeye zorlanmış bir çocukta bu sorunun ortaya çıkması kaçınılmazdır. acaba doğaüstü güç insanın sosyal yaşama geçişini bilemiyor muydu? yoksa böyle bir ödüle karşı ceza mı uygulamaya kalkıştı?

    * * *

    3. çocukların, özellikle kız çocuklarının idrar kesesini dışarıya bağlayan kanal erişkinlere göre kısa olması nedeniyle sık sık idrar yolları hastalıklarına tutulmaktadır. ne olurdu bu boruyu biraz daha uzun olarak yaparak yaratsaydı?

    ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, dört ayağının üstünde gezen bir canlı için bu kısalığın büyük bir sakıncası yoktu; ne zaman ki, yere inip de ilk olarak otura otura sonra iki ayağımız üzerinde gezmeye başladık; oturduğumuz yerdeki mikroplar çok daha kolay içlere kadar girebildiği için bu sorunlar ortaya çıktı. o zaman sormazlar mı, beni iki ayağım üzerine kaldırırken, bu boruyu niye bir iki santim uzatmadın?

    * * *

    4. penisteki sünnet derisi çoğunluk herhangi bir soruna neden olmadan doğum olmasına karşın, bir kısmında idrar yapamayacak derecede kapalı olduğu için önemli sorunlara neden olmaktadır. bu derinin erişkin olmadan kesilmesi ise musevi ve islam inancına göre tanrının isteğidir. bu derinin atılması sırasında, yine bu iki dinin de ortak olarak birleştiği inanca, yani çocukların suçsuz olarak doğduğu inancına karşın, milyonlarca çocuğun sünnet işlemi sırasında mikrop kapmasından dolayı ölmesini nasıl açıklayacaksınız? günahsızların ceza çekmesi hiçbir öğretide hoş karşılanamaz.

    ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, bu deri kapalı durarak idrar yollarının ve penis başının olası enfeksiyonları önlemek için meydana gelmiştir. doğal ortamda er ya da geç normal işlevini görmeye başlar; ancak bezlere sarılmış kapalı ortamda yetiştirilen bir bireyde bu aksaklığın giderilmesi zor olur.

    * * *

    5. bugün hangi çocuk doktoruna giderseniz gidin, çocuğa bakmadan d vitamini de içeren bir ilaç yazıyor. bunu muhakkak almalısınız diyor. burada birisi yanılıyor, ya doktor ya da doğaüstü güç. çünkü akıllı tasarım olsaydı, ana sütü ile birlikte bu maddeler de verilmiş olacaktı.

    ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, insan, güneş ışığının çok yoğun olduğu doğu afrika’da evrimleştiğinden d vitamininin oluşması için ek bir kaynağa ihtiyaç duyulmamıştı. ne zaman ki kuzeye yayıldı, eksiklik ortaya çıktı. düzeltilebilir miydi? çok basit birkaç önlemle bu eksiklik giderilebilirdi. zaten canlıların hemen hepsi (bizden başka yer değiştiren iki memeli hariç) bulundukları yerde kaldıkları için gerekli d vitaminini sentezlemektedirler. bunu yer değiştiren insan yapamadığı için, gittiği yerde özellikle güneş ışınlarının eksikliğinden dolayı bozukluk ortaya çıkmaktadır. eğer akıllı tasarımcıların inandığı gibi insanoğlu orta kuşakta bulunan bir yerde dünyaya inmiş olsalardı, böyle bir eksikliği yaşamayacaklardı. demek ki bir enlemden öbür enleme geçince akıllı tasarım akılsız tasarım haline dönüşmüş. niye düzeltilmemiş? doğa aklıyla değil, seçenekleri rastlantıyla seçtiği için her zaman doğru yolu bulamaz; bu nedenle de bu güne kadar jeolojik dönemlerde bağrında barındırdığı yaklaşık 20 milyon (belki 100 milyon) canlı türünü bu akılsız tasarıma kurban etmiştir.

    * * *

    6. hemen hemen hiçbir işleve sahip olmayan 20 yaş dişlerimiz çoğumuzun korkulu rüyası olmuş; birçoğumuza kötü günler yaşatmıştır. dogmatikler bunun için kem küm bir şeyler söyleseler de hiç kimse inandırıcı bir açıklamasını yapamamaktadır. inançlara göre insan aynen yaratılmışsa, evrimleşmemişse, 20 yaş dişleri de insanın başına bela olarak verilmiştir.

    ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, bu dişler otçul (daha çok ot yediğimiz) dönemde öğütme işinde kullanılıyordu; daha sonra omnivor (yani her şeyi yer hale geçince), özellikle de yiyeceklerimizi pişirerek daha yumuşak hale getirince gerek kalmadığı için doğal seçilim ile ortadan kaldırma sürecine sokulmuştur. evrim, sabırlı ve sürekli bir işleyişin adı olduğu için de, hemen ortadan kaldırılamamış, zamana bırakılmıştır.

    * * *

    7. osteoporaz (kemik erimesi). bugün kırk yaşını geçmiş herkesin korkulu rüyasıdır ve geçici de olsa tedavisi için önemli harcamalar yapılmaktadır. her şeyi bilen doğaüstü güç, ömrümüzün ortalarında neden bizi oluşturan iskeletin içini boşaltsın ve kırıklarla uğraştırsın. bunların içine her besinimizde bolca bulabileceğimiz kalsiyumu yerleştirme güç mü olacaktı? yoksa bu da mı takdiri ilahi hanesine yazılacak?

    ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, kemikler işlev gördüğü sürece ve doğada güç kullandığı sürece sağlıklı kalır; sürekli kitap okuyan ve dua eden birinin, kemikler (bu bağlamda kaslar) üzerindeki tonus (basınç etkisi) azalacağı için içini boşaltması kaçınılmazdır. evrim, gerçekler üzerinden işlev yapar, acımasızdır, tarafsızdır; duygular ve sevgiler üzerinden değil…

    * * *

    8. elli yaşını geçmiş her erkeğin aklı prostatındadır. çoğunluk doğru dürüst işeyemez, olur olmaz yerde işemeye kalkışır; bu nedenle kana kana bir şey hatta su bile içemez. tuvaletin başında dakikalarca bekler. daha sonra eşeysel işlevleri aksadığı için karısından azar işitir; aşağılanır; semavi dinlerin üstün varlık olarak tanımladığı o erkek süklüm püklüm bir kediye (kedi bile denmez olsa olsa pisik demek gerekir) dönüşür ve daha da vahimi er ya da geç kanserleşmeye başlar. doksan yaşına gelmiş bir insanın %90 prostat kanseri olma olasılığı vardır. dogmatikler akıllarını kutsal kitaptaki bilgilerle bozdukları ve prostat da bu kitapların bulunduğu dönemde bilinmediği için birkaç yakın ayet ve hadisle belki geçiştirebilirler; ancak en iyisi bu konuya hiç değinmemektir…

    ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, o size der ki, prostat bezi, sahneye çıkarken ozmos, yani su geçişlerini düzenleme gibi bir görevi üstlenmek için ortaya çıkmıştı; ancak zamanla başka işlevleri de yüklenince, olması gerekenden fazla bir görevi daha üstlendi ve başarılı da olamadı. eğer bir varlığı korkularından arındırmak için tasarım yapmış olsaydınız, iki paralık bir sifinkter (kapak) ile bu sorunu çözerdiniz. ancak, evrim gelecek için plan kurmaz, o anda gereksinme duyulan şeyleri en iyi şekilde seçmeye kalkışır. bu nedenle de evrim her zaman mükemmeli bulamaz.

    * * *

    9. menopoza girmiş her kadının rahim kanseri ve meme kanseri korkulu rüyasıdır. çocuk yapma yetisini yitirmiş ve başka bir görevi kalmamış bir organın vücuttan kaldırılması çok zor biyolojik işlem değildir. böyle bir korkuyu insanlara yaşatmanın ne anlamı var?

    ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, o size der ki, doğa bir canlının üreme gücünü yitirmiş bir bireyi barındırmak gibi bir lüksü olmadığı için uygun yöntemi geliştirme denemesine girişmemiştir.

    * * *

    10. neredeyse her üç kişiden biri omurga rahatsızlığı çekmektedir. diğer canlılara bakıyorsunuz beli kayan canlı yok gibi. bu insana eziyet niye? akıllı tasarımcılar “tanrının verdiği organı korumak gerekir” diye bir yaklaşımla konuyu savsaklamaya kalkışırlar.

    ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, o size der ki, bir zamanlar dört ayak üzerine yürüyen atalarımız, ağırlığı tüm omurgaya dağıttığı ve onu da dört noktadan toprağa verdiği için böyle bir sorunla karşılaşmadı. ancak iki ayağı üzerine kalkınca, ağırlık merkezi 4-5. omurların arasına yoğunlaştı, burası da yeterince kasla desteklenemediği için ve evrim mekanizması deneme-yanılma yöntemi ile çalıştığı yani çok ağır işlediği için de bu kadar kısa süre içinde gerekli önlemi geliştiremedi. böylece öne uzattığımız iki elimizle tutacağımız bir kiloluk bir yük, kaldıraç misali 4-5. omurlara 20 kiloluk bir baskı oluşturdu.

    * * *

    11. hemen hiçbir hayvanda görülmeyen fıtık ve özellikle kasık fıtığı niye insanlarda görülüyor diye düşünebilirsiniz. akıllı tasarımcılar ancak bir önceki yanıtı verebilirler.

    ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, o size der ki, bir zamanlar dört ayak üzerine gezdiğimiz için iç organlar özellikle testislerin vücut dışına çıktığı kanala (ingunial kanala) basınç yapmıyordu; ne zaman ki iki ayak üzerine kalktık, iç organlar basınç yapınca, özellikle belirli bir yaştan sonra bağırsaklar bu kanaldan dışarıya sarkmaya başlar. evrimsel gelişme bu aksaklığı niye düzeltmedi? ya bir çıkar yol bulamadı ya da geliştirmek için yeterince zaman bulamadı. akıllı bir tasarım olsaydı hem bu sorunu hem de yukarıdaki sorunu bir çırpıda çözecek çareyi yürürlüğe koyardı.

    * * *

    12. eskiye ait insan fosillerine bakıyoruz; çürük diş hemen hemen yok (biraz da erken öldüklerinden dolayı); ancak ne zaman ki besinlerini öğütüp, pişirmeye ve özellikle de tahılla beslenmeye başlıyorlar, o zaman diş çürükleri ortaya çıkıyor. doğaüstü güç insanı vahşi bir hayvan gibi doğada dolaşsın diye mi tasarladı? uygarlığa geçeceği ve geçişte yaşanacak sorunlar tahmin edilemez miydi? akıllı tasarımcılara sormanıza gerek yok; çünkü onlar bulunan bunca insana ait fosili zaten insan neslinin atası olarak kabul etmiyorlar. insanın zembille gökten indiğine inanıyorlar.

    ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, “diş çürümeleri neden oluyor?” diye, o size der ki, tahılla beslenme, mayalanmaya bağlı olarak ağızda asidik tepkimelerin ve aşınmaların meydana gelmesini tetiklediği için olmuştur diyecektir. bu tasarım hatasını giderebilmek için de akşam-sabah macunlarla fırçalama yoluna gideriz.

    * * *

    13. akşam sabah hamdolsun verdiğin nimetlere diye dua ediyoruz. bu kadar çeşitli yiyecek verdiği için. pekâlâ, yaklaşık 400.000 bitki olmasına karşın niye daha çok çeşitli meyve ve sebze sunmadığını bir türlü aklımıza getirmiyoruz. çünkü olandan başkasını düşünemiyoruz. düşünebilmeniz için evrim mantığına sahip olmanız gerekir; o da bizde yok.

    insan oluştuktan çok daha sonraki devirlere bakacak olursak, bugün nimet olarak tanımladığımız sebze ve meyvelerin ve keza hayvanların hiç birini göremeyiz. doğa, elmayı, armudu, kirazı, kayısıyı, portakalı, şeftaliyi, mısırı, domatesi, salatalığı, kabağı, nohudu, şeker pancarını, karnabaharı, lahanayı, kıvırcığı, marulu, çin marulunu, kırmızılâhanayı, montofon ineğini, holstein ineğini, legorn tavuğunu ve bugün kullandığımız daha onlarca ürünü bugünkü haliyle evrimleştirmemiştir. ama her devirde evrim mantığına sahip insanlar olduğu için “akıllı tasarım ürünü olarak belirtilen” verimsiz varlıkları insani tasarımla çok daha kullanılabilir ve verimli hale getirdiler. siz, domatesi, şeftaliyi, elmayı, portakalı ve yukarıda yazılan bitki ve meyveleri doğaya bırakın belirli bir süre sonra asıllarına döneceklerdir, yani evrimsel tasarıma. montofon ineğinin, holstein ineğinin ve legorn tavuğunun zaten doğada üreme şansı olmayacaktı. kıvırcığı, marulu, karnabaharı, lahanayı, çin marulunu, aysbergi, süs lahanalarını, brokoliyi, kırmızılâhanayı doğaya bırakın yıllar sonra yumruları sadece bir fındık bilemedin ceviz kadar kalmış bürüksel lahanasına döndüğünü göreceksiniz. insan olmasaydı mısır bitkisi ise hiçbir zaman olmayacaktı. doğa insanı düşünerek bunları evrimleştirmediği için, bizim amacımıza en uygun şekli vermedi. akıllı bir tasarımda eşrefi mahlûka neden en iyisinin sunulmadığını merak etmiş olmalısınız. nede olsa insan olmanın en önemli özelliği merak etmektir. daha iyi bir tasarımın yapılma zevki insana mı bırakılmış dersiniz (böylece akıllı tasarımcılara zor zamanlarda kullanabilecekleri bir açıklama da vermiş oluyorum).

    bütün bu değerli yiyeceklerimiz doğada bugünkü haliyle bulunmuyor. doğal işletiminin hatalarla dolu olmasından dolayı, anormallikler, örneğin poliployidi dediğimiz kromozom çoğalmaları nedeniyle bugünkü sulu ve iri meyveler oluşuyor ya da doğaüstü gücün bizim için esirgediği kalıtsal kombinasyonları insanlar ıslah yoluyla kendisi yapıyor.

    * * *

    14. doğada birbiri için zararlı çok sayıda canlı vardır. ancak bir canlıya zarar veren bir tür başka bir canlı için yararlı işler yapara; ya da tersi. örneğin çoğumuzun irkildiği yılan, doğanın dengesinin sağlanması için en önemle canlı gruplarından biridir. yılanlar olması kemiriciler doğadaki bütün dengeleri allak bullak eder. dolayısıyla kimin yararlı kimin yararsız olduğuna doğanın işletim sistemi karar verir.

    ancak bazı canlı türleri örneğin çiçek, veba, humma, sıtma ve benzer onlarcası, doğada başka hiçbir canlıya şu ya da bu şekilde yarar sağlamıyor. biyolojik döngülerinin varsa ara kademelerinde de sağlamıyorlar. bu canlılar sadece insanları hasta etmek için evrimleşmiştir (akıllı tasarımcılara göre yaratılmışlar). bir doğaüstü güç bu kadar canlı türü içinde en çok değer verdiği ve eşrefi mahlûkat olarak kitaplarında tanımladığı bu türe bu kadar eziyeti, korkuyu ve ıstırabı neden reva görmüştür dersiniz? insanlık tarihinden bu yana milyarlarca insan (bunların içinde günahsız olarak bildiğimiz çocuklar) ömrünün baharını bile görmeden bu canlılarca öldürüldüler. sizce böyle bir tasarım akıllı tasarım mıdır? sus sus öyle söyleme –tanrının işine karışılmaz- günahkâr olursun demeyle ne zamana kadar yorumlama yetinizi bastıracaksınız?

    * ********************************
    öncelikle evrim teorisi darwinle beraber ortaya çıkmış değildir.kökü eski çağa kadar uzanmaktadır,darwin zamanında evrim teorisi zaten popüler bir teoriydi.evrimden bilimsel olarak ilk bahseden filozoflar iyonyalı lar olmuştur.thales tum canlıların sudan yada denizden varolduğunu düşünmekteydi.onun devamı anaximander'e göre varlıkların hepsi değişik formlar alan bir ilk tözden kaynaklanmıştı.anaximader canlıların kökeni olarakta balıkları göstermekteydi.bunu da;denizlerin çekilmesi ile karada yaşamak zorunda kalan balıkların,insana kadar uzanan bir süreci meydana getirdiği şeklinde açıklar.aynı dönemin filozofu heraklitus canlılar arasındaki çatışmalardan bahsederek,darwin in doğal seleksiyon kuramının ilk temsilcisi olmaktaydı.aristoletes de evrim düşüncesini şu şekilde özetlemekteydi;canlılar basit formdan,başlayarak gelişmiş bir transformasyona ulaşmakta,canlılar ilk olarak kendiliğinden oluştuğu,doğanın şartlara göre organ oluşturduğunu..
    ılk dönem filozoflarından itibaren evrim teorisi ifade edilmekte ve uzerinde çalışmalar yapılmaktaydı.
    evrim bilimsel açıdan ele alınması ançak 18 yuzyılla berabar başlar.bu kadar gec bir şekilde bu çalışmaların başlamasında,ortacağ,engizasyonun bilimsel araştırmaları engeleyen teolojik yapısı etkili olmaktaydı.fransız doğa bilimci buffon,aristotalesin düşünce sistematiğini düzeltmek ve geliştirmek üzere ilgilenirken,ilgi alanını evrim oluşturmaktaydı.buffon canlı ve cansız dünyada hemen her şeyin evrim sürecinde oluştuğu görüşündeydi.bu görüşü dile getiren buffon karşısında klise yi buluyor.engizasyon ,korkusuyla ''kutsal kitaplara'' ters düştüğünü ifade ederek sözlerini geri almaktaydı.
    condorcet, lord monboddo, cuvier sosyal alanda gelişen insanlığın,biyolojik yaşamında da bir gelişme ve değişme surecei yaşayabileceğini ileri sürmektelerdi.ısveçli botanikçi linnaeus klise baskısı karşısında evrimin sadece tek bir türde olabileceği gibi bir düşünce içinde kalarak,evrimin biyolojik anlamda ilk savunucusu olmaktaydı.bu dönemde yine darwin in dedesi,erasmus darwin de,canlıların yaşam dönemlerinde uğradıkları değişikliklerin yeni kuşaklara geçmesiyle evrimleştiği görüşündeydi.
    evrim üzerine ilk defa lamarck kapsamlı ve tutarlı kuramı oluşturur.lamarcakın oluşturduğu kuramın bir çok eksiği vede olgusal içerikten yoksun olmasından dolayı bilim çevrelerinde ilgi bulmaz.
    darwin'e gelirsek,öncelikle darwin evrim düşüncesini ortaya atan değildir,bugun ki gecerli evrim kuramını kurandır.diğer yandan darwin canlıların ortak bir kökten geldiğini ortaya atan olmamakla beraber,bu düşünceyi sav olmak çıkartıp,verdiği deneysel kanıtlarla,bilimsel onerme niteliği kazandırmıştır.darwin'in evrim kuramı birbirini tamamlayan iki öğe barındırır. birincisi: canlı dünyada değişik biçim ve türlerin ortak bir kökten kaynaklanarak geliştiği; ikinciside:canlılar arasında "yaşam savaşımı" ve "en uyumlunun ayıklanmaktan kurtulması" diye dile getirilen evrimin gerçekleşme düzeneği .
    darwinin evrim üzerine en önemli katkısı ''doğal seleksiyon''görüşüdür.darwin'in doğal seleksiyon görüşüne göre doğadaki canlılar yok olurken,sadece rastlantılarla yada şans ile açıklanamaz der;ona göre canlılar arasında,cevre koşullarına uyum kurma konusunda diğerlerinden üstün olanların yaşamda kalabilmesi, bunu başaramayanlarında yok olup gitmesi yada güçsüzün güçlü tarafından doğal olarak yaşam dışına itilmesi idi.darwinin doğal seleksiyon üzerine ortaya koyduğu düşünceler hala gunumuzde ne biyologlar tarafından nede sosyal bilimciler tarafından tam olarak kabul edilebilmektedir.
    darwinin evrim sürecine en önemli katkısı yukarıda yazdığım gibi doğal seleksiyon düşüncesidir.
    genel olarak evrim düşüncesi,turlerin yaratılmadığını,organizmaların tümünün basit veya ilkel formlardan evrildiği ifade eder.bireyler üzerinden populasyonunu devam ettiren evrim süreci,doğal selekiyon düzeneği ile de çevreye en uyumlu olan yaşamsal düzenini devam ettirir.
    evrim teorisi darwinin de ifade ettiği gibi,evrim teorisi her şeyi açıklamaz.bilimsel her kuram gibi,açıklayabildiği olgular yanında açıklayamadığı olgularda bulunmaktadır.her bilimsel kuram gibi eğer turler üzerine daha açıklayıcı bilimsel bir teori geliştirilebilirse,evrim kuramcılarının da ortaya koyduğu gibi evrim gecerliliğini yitirir.fakat gunumuzde bulunan bir çok fosil ve genetik bilimindeki gelişmeler evrim kuramını doğrular niteliktedir.
    son dönemlerde özellikle amerikada başlayan ve avrupa kliselerinde de taraftar bulmaya başlayan mukemmel yaratıcı tasarımına gelince.evrim teorisine en başından beri karşı çıkan klise bilimsel anlamdaki kanıtların daha da yaygınlaşmasından itibaren,mukemmel yaratıcı kavramını ortaya atmış bulunmakta,tanrının evreni yarattığını ama turlerin oluşumunu da kendi içindeki evrimsel sürece bıraktığını ifade ederek,dinle bilimi buluşturarak tanrı kavramını hala devam ettirmeye çalışmasıdır. yuzyıllardır kutsal kitaplarında yaratılış öykulerini ezberlediğimiz dinlerin birden bilimle buluşarak evrim kuramanı destek vermeye çalışmaları başlı başına kendi otokrasini sürdürebileme amacı taşımaktadır.
    diğer yandan metafizike boğulmuş islamda ise turlerin ve canlıların devam uzerine doyurucu bir bakış açısı bulamayız.tamamıyla evrim kuramı karşıtlığı olarak kendini dayatmaya çalışanlar ipe sapa gelmez açıklamalarla sözde evrim kuramını çürütme derdinde.
    islam içerisinde daha ilk dönem islam düşünürleri bile toplumu ve canlıları diyalektik bir yöntem üzerinden açıklamaya çalışırken,gunumuzde islam içerisinde metafizik düşüncenin tamamıyla baskın olmasından,tek yapabildiği evrime tamamıyla karşı çıkmak.islam tamamıyla evrime karşı olma durumunu hıristiyanlığın ve museviliğin etkisiyle geliştirmiştir.. çünkü evrim teorisi, hıristiyanlık teolojisini temelden sarsan bir teoridir.
    bilinmelidir ki,islamda cahiz,nebur,huseyin ibn mansur,mevdudi,ibn mace hatta ibni haldun ile mevlana düşünce sistematikleri iyi incelendiğinde evrimsel bir döngünün varlığını bildirirler.rabbin adem'den önce de evrim sürecinin olduğunu; bu evrim sürecindeki insanlaşmayı, insan olma onurunu, insan olma şerefini ve dolayısıyla denenmeye ehliyetli bir hale gelmeyi ifade eden bir aşama, ara durum olduğu tarzında yorumlar yaparlar.
    2 -2 ... pitroipa
  5. 206.
    ateizm inanç değildir.

    Ateizm, tüm tanrılara ve ruhsal varlıklara olan metafizik inançları reddeden ve var olan gerçekliği inanç yoluyla açıklamayı kabul etmeyen bir felsefi düşünce akımıdır.
    tarih ve dünya üzerindeki dinlerin içeriği üzerine, özellikle de onların referans kitapları (incil, Kuran, Tevrat vs) aracılığıyla daha fazla bilgi edinmek isteyen kişidir. ateist her şeyden önce zihnini kullanarak reddeden bir bireydir.

    ateizm mantığı diyalektik mantıktır.

    yani;

    Kavramlar arasındaki karşıtlık ilişkisinden yola çıkarak bunu doğruya varan süreçlerin açığa çıkarılmasında bir ilke olarak kullanan düşünme ve araştırma yoludur.
    2 ... tierraylibertad
  6. 205.
    ateizm mantığı inanç olmasından gelmektedir. ateizm bir inançtır. olgusal ve bilimsel bir bakış açısı güderler.

    olgu dünyasının dışındaki bir varlığa bir yargı koyup yok olduğunu beyan ederken eleştirdikleri ile aynı yolu kullandıklarını anlayamazlar ama bir türlü.

    yol aynıdır sadece verdikleri cevap değişmekte. vardır, yoktur.

    olgu dünyası içinde bir alan kaplarsa tanrı ki bu durumda panteizm olur adı o zaman panteizme karşı geçerli bir sav olabilir ateizm. onun haricinde bir inançtan ibarettir.
    -1 ... modern zaman filozofu
  7. 204.
    ibrahim Hakkı Erzurumi’nin evrimi kabul eder mahiyetteki açıklamaları şöyledir : ‘Madenlerin evriminden bitkiler, bitkilerinkinden hayvanlar, hayvanlarınkinden de insanlar meydana gelir. Bitkiler, hayvanlar ve insanlar arasında da aracılar vardır. Madenler ile bitkiler arasındaki aracı, bu ‘mercan'dır. Bu denizin dibinde bir bitki olduğu halde suyun yüzüne çıkınca sertleşir ve taşlaşır. Bitki ile hayvan arasındaki aracı ‘hurma' ağacıdır. Çünkü bu ağaç palmiyeler familyasından olup erkek ve dişi çiçekleri ayrı ayrı ağaçlarda bulunur. Tozlaşma ancak insanların aracılığıyla gerçekleşir. Hayvan ile insan arasındaki aracıya gelince ‘nesnas' diye adlandırılan vahşi insan veya maymundur.'
    ibrahim Hakkı Erzurumi Hazretlerinden önce Mevlana da tekâmül nazariyesinden söz etmiştir.

    Mevlâna şöyle der: ‘Maden ve taş ülkelerinde yaşadım! Sonra hayvanlarla yerde, havada ve deryalarda saatlerce dolaştım. Ve insanlık mertebesine yükseldim.'
    ikbal ise; ‘Evrim teorisi çağımız dünyasına umut, coşku, canlılık ve kısacası hayat sevinci verecek yerde, kaygı ve ümitsizlik vermiştir. insanın uzvi veya ruhi mevcut bünyesi biyolojik olay olarak kabul edilmiştir. insanla hayvan arasındaki ayrım ortadan kaldırılmıştır.’ demektedir.

    ***
    Canlı türlerinin yüzde 90’dan fazlasının soyları tükenmiş ve yok olmuşlar. En popüler örnek: dinozorlar. Yaratılışçılar bu olguyu da kendi görüşleri doğrultusunda açıklamak zorundalar. Yaratan (akıllı tasarımcı) neden yarattıklarının çoğunu yok etmiştir? Kendi yarattıklarını sonradan beğenmemiş midir, cezalandırmış mıdır? Ama bu durum, tasarımcının tasarım yeteneği üzerinde ciddi şüpheler uyandırmaz mı? Yoksa tasarımcının yarattıklarını yok eden daha üstün bir güç mü var?
    ***
    - De Vries (20. yüzyılın başında) mutasyonların varlığını ortaya çıkardı. - Sovyet biyokimyacı Oparin (1924’de) cansız maddenin kimyasal evrimi sonucunda organizmalarda görülen metan gibi karmaşık moleküllerin oluşabileceğini gösterdi. - ingiliz genetikçisi J. S. B. Haldane (1928’de) maddenin ve yerkürenin evriminde karmaşık kimyasal bileşiklerin “sıcak çorba” dediği okyanuslarda oluşup birikmesiyle canlılığa geçiş koşullarının doğduğu kuramını geliştirdi. - ABD’li kimyacı Harold Urey ile öğrencisi Stanley Miller 1952’de “sıcak çorba” (okyanus) içinde erimiş durumda bulunduğunu düşündükleri metan, hidrojen* amonyak (cansız) gazlarıyla su buharını bir tüpte 60 bin volt gerilim ürünü elektrik arklarıyla bir hafta bombardıman sonucunda metanın, proteinlerin (etin) altbirimlerini oluşturan aminoasitlere dönüşebildiğini kanıtladı. - Urey-Miller deneyinden bir yıl sonra (1953’te) Amerikan ve ingiliz bilimciler Watson ve Crick, kalıtımı yürüten molekül olan DNA’nın olası moleküler yapısını bir modelle gösterdiler. Daha sonra geliştirilen güçlü elektronik mikroskoplar, onun, olası bir modelden öte, genin yapısını şaşmaz biçimde yansıtarak gerçeği dile getirdiğini gösterdi. - 195l ’de Salvador E. Luria ve yardımcısı Mary Human, bir rastlantı sonucunda DNA’nın yapısının değişebildiğim gördü. - 1956’da Paul Zamecnik ve öğrencisi Mahlon B. Hoogland belli genlerin belli proteinlerin sentezini denetlemelerinde aracı işlevini gören transfer Ribonükleik Asit (tRNA) moleküllerinin varlığını ortaya çıkardı. - 1960’lı yıllarda DNA’nm parçalarının bir canlıdan ötekisine aktarılabilmesi olanağının bulunduğu anlaşıldı. Bunun anlaşılması ile genetik biliminin uygulama alanını oluşturan “biyotek- noloji” 1970’li yıllarda başlatıldı. - 19801i yıllar, biyoteknoloji endüstrisinin kurulması girişimlerine tanık oldu, Genentech, Monsanto gibi biyoteknoloji şirketleriyle. - 20. yüzyılın son on yılı, 1990’lü yıllar ise, çok iyi anımsanacağı gibi hayvan ve insan kopyalama girişim ve tartışmalarıyla sarsıldı. Görüldüğü gibi, nasıl artık sadece bir “atom kuramı”ndan
    değil, nükleer enerjiden, atom bombasından ve giderek nano- teknolojiden söz ediyorsak; nasıl artık sadece “elektromagnetik kuram”dan değil, televizyondan, cep telefonundan, internetten söz ediyorsak; gelinen noktada sadece “evrim kuramı”ndan değil biyoteknolojiden, gen tedavisinden, klonlamadan söz ediyoruz. Evrim artık masa başında, üniversite kürsülerinde bilim insanlarının tartıştıkları bir kuram olmaktan çıkmış, laboratuvardaki teknisyenin pratik uğraşı haline gelmiştir. Kuram uygulamaya girmiş, bilim teknolojiye dönüşmüştür.
    ***
    evrimi inkar edip, hiçbir kanıt yok diyenlere cevap vermekte kullanılabilecek hedeler.

    bir insanın ömür uzunluğunu göz önüne alırsak, canlıların evrimsel değişimini incelemek olanaksızdır. bu nedenle canlılığın ortaya çıkmasından bugüne kadar meydana gelen değişimleri incelemede biyoloji ve diğer doğa bilim dallarından yararlanılır. evrim konusunda bilgisi az olanları aydınlatabilmek ve onları bir evrim kavramına inandırabilmek için en çok kullanılan yöntem bu kanıtlardır.

    paleontolojik kanıtlar

    eski devirlerde yaşayan canlıların kalıntılarının bulunması, sınıflandırılması, dağılımı, yoğunluğu ve yaşantılarına ilişkin yorumlarıyla uğraşan bilim dalına paleontoloji denir. kalıntılara da latince kazmak anlamına gelen fosil kelimesi kullanılır. darwin'e evrim fikrini veren ilk kanıtlar fosillerin gözlenmesiyle ortaya çıkmıştır. fosiller bugünkü canlılar arasındaki akrabalık ilişkilerini ortaya çıkarması ve gelişimin hangi yönde olduğunu göstermesi bakımından çok önemlidir. fosiller canlıların sadece ser kısımlarını (kemik, diş, kabuk vs) değil, aynı zamanda çeşitli organları ve yaşantıları ile ilgili izleri taşıyan kalıpları da kapsamı içine alır. genellikle bir hayvana ait tüm bir fosil bulmak olanaksızdır. örneğin çenenin yapısından hayvanın nasıl beslendiğini, ayaklarının yapısından haraket biçimini öğrenebiliriz.

    en gözde ve kullanışlı fosil, omurgalılara ait iskelet kalıntılarıdır. kemiklerin şeklinden, üzerindeki kas bağlantılarından hayvanın nasıl durduğu ve nasıl haraket ettiği anlaşılabilir.

    fosil oluşumunda en önemli ve en çok fosil bulunan ortam, özellikle ince partiküllerden oluşmuş, killi ve çamurlu ortamlardır. bu çamurun içine herhangi bir şekilde düşmüş (otokton fosil) ya da sürüklenmiş (allokton fosil) canlının etrafındaki elementler sertleşince, gerçek bir kalıp çıkar. daha sonra canlı, çok defa çürümeyle ortadan kalkar; fakat kalıbı olduğu gibi kalır. bu kalıbın içerisine daha sonra mineraller dolarsa tekrar bir kalıp alınarak, canlının genel hatlarını verecek bir mülaj ortaya çıkar. vücut parçaları değişik mineralli sularla veya sadece minerallerle dolarsa, buna taşlaşma denir. demir, kalsiyum ve silis en belirli taşlaştırıcı minerallerdir. bu taşlaşma bazen o kadar mükemmel olur ki, anatomik incelemeler dahi yapılabilir. örneğin 300 milyon yıl önce taşlaşmış bir köpekbalığının kas lifleri ve kaslarındaki bantlar dahi görülebilir. bu taşlaşmaya en iyi örnek arizona'daki taşlaşmış ormandır. taşlaşmanın ve fosilleşmenin en iyi örneklerini kemikli hayvanlarda ve kabuklu canlılarda görmekteyiz. yürüyüş ve yaşam tarzını açıklayan ayak izlerinin, aldığı besinin kalitesini veren boşaltım artıklarının ve çoğalması konusunda bilgi veren yumurtalarının, ki bir yumurtanın içinde dinazor yavrusunun fosili dahi bulunmuştur, bizim için önem kazanır.

    lavlar da fosil yapıcı iyi bir kaynaktır. yanardağların patlamasıyla ortaya çıkan zehirli gazlar birçok canlıyı ördürürken, lavlar da (kısmen soğumuş olanları) bunların üzerini örterek fosilleştirir. canlıların içerisindeki su, lavların kısmen soğuyarak bir kalıp oluşturmasını sağlar. ayrıca belirli derinliklerde, toprak içerisinde bulunanları da bir çeşit fırınlayarak pişirir. vezüv yanardağının meydana getirdiği lavlar içerisinde, bu tip fosillere rastlanmıştır. keza volkanik tozlar da çok iyi bir saklayıcıdır.

    özellikle iğne yapraklı ağaçların çıkardığı reçine, kehribar ve diğer bitkilerin meydana getirdiği amber gibi birçok konserve edici maddelerin içerisine düşen organizmalar, özellikle de böcekler, çok iyi saklanmıştır.

    sibirya'da ve alaska'da tarih öncesinde yaşayan 50'den fazla mamut fosili bulunmuştur. buzların içerisinde bulunan bu tüylü mamutların (en az 25.000 yıl önce yaşamışlar) etleri dahi korunmuştur.

    fosiller genellikle jeolojik katmanlar (sedimanlar) içerisinde bulunur ve bu nedenle alttaki katmanda bulunan fosiller, üsttekilerden daha yaşlıdır.bu yaş saptama yöntemleri ile de doğrulanmıştır. bunlar, radyoaktif maddelerle,sedimanlarla, çağlayanlarla ve dendrokronoloji ile yaş saptama yöntemleridir

    işte bu yöntemler sayesinde değişik çağlarda değişik canlıların yaşadığı bilimsel olarak ka-nıt-lan-mış-tır.

    bu dönemleri merak edenler, inanmamakta direnenler, paleontoloji kitapları sayesinde her dönemde yaşayan canlıları görebilirler.

    morfolojiden elde edilen kanıtlar

    canlıların homolog (aynı kökenden gelme) organları arasında yapılan karşılaştırmalardan elde edilen kanıtlardır. örneğin, balıktan insana kadar bütün omurgalılar, sırtta bir omur dizisi; onun karın tarafında sindirim kanalı; birçoğunda metamarik dizilmiş kas ve sinir sistemi; yerleri ve bir noktada yapıları aynı olan böbrek, pankreas, dalak, kalp, beyin vs gibi organları taşırlar.

    sürüngenlerdeki ve balıklardaki pullar, kuşlardaki tüyler, insandaki dişler embriyonik olarak aynı kökten gelmelerine karşın, gelişimlerini tamamladıklarında anatomik olarak farklılılık gösterirler.

    omurgalılarda bir çok organın yanısıra, özellikle üyeleri, şekil değiştirip farklı görev yapmalarına karşın, kökenleri ve yapı planları tamamen benzerliğini korumaktadır. örneğin, ön üye, insanda kol, köpekte, koyunda, atta, kertenkelede ön bacak, fok balığı ve balinada ön yüzgeç, kuşta ve yarasada kanat, gerek damar, gerek kas ve gerekse iskelet sistemi ve kemik sayısı bakımından büyük benzerlik göstermektedir. fakat farklı ortamlara uyduğundan dolayı doğal olarak bazı değişiklikler meydana gelmiştir, kullanılış durumuna göre bu organlardaki bazı kısımlar körelmiş, bazı kısımlar ise gelişmiştir. fosillerden elde ettiğimiz bulgularda, bugün tek ve çift tırnak olarak bildiğimiz hayvanların atalarının beş parmaklı olduğunu göstermektedir. örneğin atta 2 ve 4 numaralı parmaklar körelmiştir ve 3 numaralı parmak vücudu taşıma görevini üstlenmiştir. aynı şekilde beyin yapısı incelendiğinde de, örneğin koku alma merkezinin aynı oluşu dikkat çekici bir kanıttır.

    körelen organlar da evrimin en önemli kanıtlarındandır. insanda 100'den fazla körelmiş yapı tespit edilmiştir. örneğin kör bağırsak (apandiks), insan besininin farklı olduğu dönemde işlevsel bir organken,bugün körelmiş durumdadır. kuşlarda körelmiş olmasına karşın,farklı beslenen tavuklarda, kazlarda ve devekuşlarında bir çift oldukça büyük ve sindirimde rol oynayan yapılar olarak gözlenebilmektedir. aynı şekilde selülozu sindirme gereksinimi duyan hayvanlarda bu organ dikkat çekici büyüklükte bulunmaktadır. benzer şekilde kulak kası'da insanların büyük çoğunluğunda tamamen körelmiş, birçok hayvanda ise varlığını sürdürmektedir. özellikle baş bölgesine dadanan sinek ve benzeri canlıları kovalamakta bu kaslar iş görmektedir. benzer şekilde deriye bağlı bulunan kaslarda, alın bölgesi hariç olarak insanda işlevini yitirerek körelen yapılardandır. yirmi yaş dişlerinin de artık hiç çıkmadığı veya körelme aşaması nedeniyle güçsüz şekilde varlığını sürdürmesi de, eski fosillerle karşılaştırıldığında günümüz insanının farklılaşmasını gözler önüne sermektedir. plica semilunaris dediğimiz, gözün iç kısmında yarım ay şeklindeki kas ve zar kalıntısı, balıklardan memelilerin çeşitli gruplarına kadar bulunan ve gözü kapatan üçüncü bir göz kapağına homologdur. uçarken ve eşelenirken kuşların gözlerine giren tozları silmeye yarar. insanlarda ise küçülerek gözün bir yanında çıkıntı şeklinde kalmıştır. benzer şekilde kuyruk, insanlarda kuyruk sokumundaki kemiklerin körelmesi ile ortadan kalkmış bir yapıdır. çok nadir olmakla birlikte, seyrek genlerin bir araya gelmesi ile 10-15 cm uzunluğunda kuyrukla doğan insanlar vardır. bu kuyruklar hastanede kesilmeltedir. bizdeki kuyruk sokumu omurları da bu yapının kalıntılarıdır. vücut kılları da gelişmişliğe gidildikçe azalan bir yapıdır. metabolizmamızın daha yavaş olduğu çağlarda ısınma için bir gereksinimkleni metabolizmanın hızlanması ve insanın hızlı haraketini sınırlaması nedeniyle zamanla bu yapı da azalma göstermiştir. afrika'da yaşayan dev piton yılanlarının kloakının her iki yanında, deriden dışarıya doğru çıkmış küçük ayak kalıntıları vardır. diğer yılanlarda bu yapı gözle görünemez ancak incelendiğinde kemik yapısı ile anlaşılabilmektedir.

    canlıların embriyolojik gelişimleri gözlendiğinde, ilk aşamalarda birbirine benzer gelişimler gösterirken, daha sonraki aşamalarda birbirlerinde ayrıldıkları gözlenmektedir. örneğin ilk embriyolojik safhalarında insan'ı bir balık'tan ya da tavuktan ayırabilmek mümkün değildir. çıplak sümüklüböcekler ile kabuklu sümüklüböcekler aynı embriyolojik gelişimi gösterirken son safhada kabuksuz sümüklüböceğin kabuğu derinin içine gömülmüş çok küçük şekilde kalır. bu da kabuksuz sümüklüböceklerin kabuklu bir atadan geldiğini bize göstermektedir. benzer bulgular metamorfoz öncesi ve sonrası deniz yıldızının embriyolojik incelemesinde gözlenmektedir. birçok böcek larvasının halkalı solucanlara benzemesi de bu canlıların yakın akrabalığını ispatlamaktadır.

    benzer şekilde organların gelişimi incelendiğinde de körelen ve gelişen yapılar dikkat çekicidir. öte yandan gelişen genetik bilimi de çeşitli canlılarda ortak bulunan gen gruplarını ortaya çıkartarak evrim teoreminde çok önemli kanıtlar sağlamışlardır.insansı maymunlarla genlerimiz karşılaştırıldığında çok benzer yapıda oluşunun gözlenmesi, kanıt değildir de nedir. aynı şekilde karşılaştırmalı biyokimya'da farklı hayvanların kan proteinlerini inceleyip, aynı atadan gelen canlılar arasındaki benzer yapıyı gözlemlemiştir.

    sitoloji bilimi de hücreleri incelerken de hücreler arası benzerlikleri gözler önüne sermektedir. örneğin mitokondriler bu anlamda çok önemli bulgulara ulaşılmasını sağlamıştır.

    coğrafik olarak da farklı coğrafyalarda yaşayan birbirine yakın hayvanların ortam etkisiyle değiştiğini de göz ardı edemeyiz. örneğin daha soğuk enlemlerde yaşayan penguenler daha büyük vücut yapısına sahiptir. bu sayede soğuğa karşı koyabilmektedir. tüm bu kanıtları detaylı incelemek için biyocoğrafik bölgeleri anlatan kitaplara başvurulabilir.

    maymun yavruları, belirli bir süre analarının postuna yapışarak taşınırlar. insan yavrularının doğduktan sonra belirli bir süre, değdikleri her şeyi, örneğin bir parmağı, çok güçlü olarak kavramaları da ağaçlarda yaşayan atalarımızın bir kalıntısıdır. ayrıca birçok insanın uyurken düşme duygusuyla uyanması da, atalarımızın ağaçtan düşmemek için tetikte uyuması sonucu genlerimize yerleşen bir korkudur.

    insan ırklarının farklılaşması da aslında gözümüzün önünde duran devasa bir kanıttır.

    evcilleştirilmiş hayvanların, aynı atadan gelen ve yabani hayatta kalan akrabalarından yaşam koşulları nedeniyle farklılaşması da önemli bir kanıttır. örneğin uysal olanların seçilip izole edilmesi ve vahşi olanların öldürülmesi nedeniyle, evcil hayvanlar uysaldır. öte yandan besin alma olgusundaki değişim de türdeki bölünmeyi destekleyerek yabani hayvanlarla evcil akrabalarının vücut yapılarının evrimle değişmesine yol açmıştır.

    ayrıca ara formların olmadığı antitez olarak söylenir. oysa günümüzde yaşayan sudan karaya geçiş ara formu olan periophthalmus en ciddi kanıtlardandır.
    ... pitroipa
  8. 203.
    ahlak...

    evrim teorisi'nin karsisina dindarlarca konumlandirilan din, her şeyden evvel sosyolojik birer mefhumdur. din yalnız ilmi doğruluklarına referans verilerek haklı gösterilemez, ya da çürütülemez. düzlemi, temel düzlemi ilim değildir çünkü. din insanı yere çalmış, aklini kullanmasi gerekmeyen bir nesneye, bir koleye eş tutmuştur. insanın insan algısı din olgusuyla yaralandı. çünkü din ister istemez insanı bir öze bağlıyor, insana "özsel bir" ahlak öneriyor. bu ahlak nedir? bu ahlak kapitalizmin ahlakı, bu ahlak ahlaksızlığın ahlakıdır. din, insanı değersizleştirdi, her anlamda kolelestirdi. her şeyin tepeden inmeci bir ahlaka bagli olduğu bir toplum; akil, sorgulama ve birikim yerine gokten indirildigine inanmamiz istenen, guncelligini coktan yitirmis, siddeti mesrulastiran bir ahlak anlayisinin hüküm sürdüğü bir toplum insanın en berbat rüyalarından bile daha berbattır.

    din gerçekten bu yan ürünleriyle, önerdiği ahlakla, insanı yuvarladığı kör karanlıkla ilgili değil mi? yalnız bir ilahi açıklama mı? kesinlikle hayır, bir çok sosyal bilimci artık teorilerini, din mekanizmasının yikici etkisini temel alarak kuruyor. din bir virüs gibi, bir hastalık gibi akıllarımızı sarıyor. kilisesinden, camisinden çıkıp paltosunu giyiyor, hayatta kalmak için sokaklarda kendisine iman etmeyeni sindiriyor, hayatta kalmak için kadinlari aşağılıyor, hayatta kalmak için can alıyor. din bir katildir, bu yolda uzun zamandir yürüyor. evine gidip karısını dövüyor, çocuğuna tecavüz ediyor, annesine tokat atıyor.
    ***
    evrim
    ***
    "evrim, bazı çevrelerde, sahip oldukları ön yargılar ve kökleşmiş inançlar üzerinden evrimi değerlendirmeye çalışmaları nedeniyle, genellikle tepki uyandıran bir kavramdır. oysa evrim denilen bu olgu biz canlılarla her zaman var oldu ve dünya durdukça da olacaktır. ortama en iyi uyum sağlama, dolayısıyla hayatta kalma koşulu sadece fiziksel güçle açıklanamaz; aynı zamanda bulunduğu koşulları kendi temel gereksinimleri için en iyi biçimde kullanan canlıların hayatta kalması ilkesine dayanır. bunu hem fosillerden hem de genetik araştırmalarından biliyoruz. daima bir değişim ve yenilikle işlemeye devam eden bu sürecin üç unsur üzerine temellendiğini görmekteyiz. bunlar sırasıyla mutasyon, genetik çeşitlenme ve doğal (seleksiyon) ayıklanmadır. evrimin işleyişinde devreye giren bu üç temel faktörün ardışık bir düzen içinde işlediğini görürüz; bir başka deyişle mutasyon olmadan varyasyon (genetik çeşitlilik) ortaya çıkmaz, varyasyon olmadan da doğal ayıklanma süreci işlevini sürdüremez. o halde bu üç unsurdan birinin işlevselliği bir öncekinin var olmasına bağlıdır.

    mütasyon canlıda hücre düzeyinde rastlantısal olarak çeşitli nedenlerden dolayı meydana gelen bir değişmedir. daha doğrusu dna sarmalının baz çiftindeki (a-t; g-c) dizilimde kopyalanma sırasında ortaya çıkan bir hatadır. bu hata sonucunda mütant gen ortaya çıkar. değişime uğrayan gen yeni bir kalıtsal özelliğin kodlanması demektir. bu suretle yeni özellik topluluğun gen havuzunda yerini alır. mütasyonlar tek başlarına yeni türlerin ortaya çıkmasına yol açmazlar; daha ziyade önceden var olan türler içinde genetik çeşitlenmeyi artırırlar. yeni mütant genlere sahip olan canlılar yaşadıkları ortama görece daha iyi uyum sağladıkları taktirde başarılı biçimde üreyerek bir sonraki kuşağa bu genleri aktarırlar. böylece seçilimci bir avantaja sahip olan genlerin topluluk içindeki sıklığı her kuşakta görece artar ve o genlerin belirlediği biyolojik özellikler gen havuzunda korunur. ancak, burada önemle vurgulamak gerekir ki, bireylerin alışkanlıkları ve gereksinimleri hiçbir surette mutasyonların izleyeceği yol haritasını belirlemez. bir başka deyişle canlılar hücrelerinde ne zaman ve hangi dna baz çiftlerinde bir mutasyon olacağını öngörmezler. dolayısıyla, mütasyon rastlantısal ve öngörüsüzdür. bunun yol açtığı genetik çeşitlenme üzerinde doğal ayıklanma mekanizmasının işlevi ise belirli bir mantığa dayanır. bununla beraber, mutasyonlar yeni genetik çeşitlenme için tükenmez bir kaynak sayılır. işte bu kaynak üzerinde de doğal ayıklanmanın işlevi başlar. zaman içinde türlerin değişimine ortam hazırlar ve onların çevreye en iyi biçimde uyum sağlayarak evrimleşmesini olanaklı kılar. ancak, her mütant gen her çevresel koşulda uyumsal/selektif bir avantaj sağlamayabilir. bazen bir canlı organizmanın giderek yok olmasına da neden olabilir.

    artık evrimin varlığı değil nasıl işlediği tartışalıyor

    canlılar dünyasındaki biyolojik çeşitlenmeden yola çıkarak gözlemlediği değişim sürecini (evrimi) ve türlerin kökenini ilk kez doğal ayıklanma yoluyla açıklayan ve bu nedenle birçok çevrenin şimşeklerini üzerine çeken charles darwin’in aslında ne demek istediğine değil de ne demek istemediğine takılarak bir dizi yanlışlar yumağı içinde kendimizi bulmuşuz. bu yıl 200. doğum yılını kutladığımız ünlü bilim adamı charles darwin’in, gerçekte evrim mekanizmasının hücre düzeyindeki mütasyon-genetik çeşitlenme-doğal ayıklanma düzeneği içinde işleyen bir süreç olduğunu bulan değil de fark eden iyi bir gözlemci olduğunu burada özellikle vurgulamamız gerekir. günümüzde artık bilim dünyası canlıların evrim geçirip geçirmediği değil de bu biyolojik evrimin nasıl işlediği üzerinde tartışmalar yapmaktadır. fosil buluntular sayesinde kesintisiz biçimde izleyebildiğimiz insanın biyolojik evrim zincirinin eksik halkası hemen hemen kalmadı. insan ailesinin eskiliğinin bugünkü bilgilerimize göre 7 milyon yıla dayandığını, insan cinsinin yeryüzünde 2 milyon yıllık bir geçmişi olduğunu ya da modern insanın aşağı yukarı 200 bin yıl önce ortaya çıktığını bilimsel araştırmalar sayesinde öğreniyoruz. darwin de dahil ilk evrimcilerin görüşleri tümüyle paleontolojik (fosil buluntular) ve bugünkü canlı formların karşılaştırmalı anatomisine dayanıyordu. kökenimizle ilgili görüşlerde darwin zamanından 1960’lı yıllara kadar pek fazla bir yenilik olmadı. gerçekten de 1960’lı yıllardan itibaren moleküler biyoloji alanında kaydedilen gelişmelerin insan evrimine yansıtılmasıyla birlikte evrim tarihimizin yorumunda gen adı verdiğimiz yepyeni bir unsur paleontolojik verilerin yanında yerini aldı. geçmişimizle ilgili sırları artık dna adı verdiğimiz molekül içinde aramaya başladık. 1967’de vincent sarich ve allan wilson şempanze ve insan arasındaki protein farklılığını kantitatif olarak açıkladılar. insan genomunun bazı genetik unsurları (örneğin mitokondriyal dna) filogenetik araştırmalar için çok elverişlidir. insanın kökeni ve evrimini geriye doğru sürerken bugün dna polimorfizminden yararlanılmaktadır. insan ve şempanze arasındaki genetik farklılık derecesi şaşılacak ölçüde küçüktür. moleküler saat geriye doğru işletilmek suretiyle insan ve şempanzenin aşağı yukarı 6 milyon yıl öncesinde ayrılarak farklı birer evrim çizgisi izledikleri ortaya kondu. moleküler genetiğin devreye girmesiyle 1967’den sonra evrim tarihimizin kurgulanmasında dikkate alınan eski kuram terk edildi ve böylece darwin’in insan evrimine ilişkin görüşü de yeniden şekillendirildi. onun insana ilişkin evrim kuramı artık premoleküler görüşün egemen olduğu dönemin içinde kalmıştı. 1977 yılı ise moleküler genetikte bir dönüm noktası oldu; zira bu tarihte dna dizilimini çözmek için teknikler keşfedildi. uzun zaman belirli bir düşünceye bağlı kalarak görüşlerini açıklayan bilim adamlarını moleküler genetiğin getirdiği yeni bulgulara 40 yıl içinde alıştırmak kolay olmadı. moleküler biyoloji alanında kaydedilen gelişmeler sayesinde insan ve ona en yakın şempanzenin atalarının ortak evrim yazgılarının ne zaman sona erdiği artık bilinmektedir. moleküler genetik alanında kaydedilen gelişmelerden sonra şimdi sıra artık moleküler biyologlarla insan paleontolojisiyle uğraşan uzmanları uyuşturmaya gelmişti. bir başka deyişle paleontolojik bulgular (fosiller) ile genetik bulgular örtüşebilecek miydi? doğal olarak bu tartışma retorik yoldan değil de somut kanıtlar ve bu kanıtların analizleriyle ortadan kalktı. insanın yeryüzündeki evrimsel öyküsü öyle tek bir çizgi halinde izlenmesi söz konusu olmayan, bir ağacın yanlara uzanan irili ufaklı dallarına benzetilen karmaşık uzun ve zorlu bir yolculuktur. biz bunu insanın soy ağacı (filogenetik ağaç) olarak tanımlıyoruz. tüm canlılar için geçerli olan genetik değişim mekanizması canlılar dünyasının bir parçası sayılan insan için de geçerlidir. charles darwin, çağının bilimsel anlayışı içerisinde evrim mekanizmasını, bitkiler ve hayvanlar dünyasındaki çeşitliliğin ortaya çıkış nedenlerini yaptığı etkin araştırmalar ve gözlemler sayesinde mevcut türler ile yok olmuş türlerin arasındaki akrabalık ilişkisine dayanarak kurgulayan ilk araştırıcıdır. 24 kasım 1859’da türlerin kökeni’ni yayınladığında türlerin değişim sürecinin doğal ayıklanma yoluyla gerçekleşmiş olduğu hipotezini ortaya koyarken o zaman için gerçek anlamda devrim yaratacak olan bir teze damgasını vurmuştu. ancak, özellikle kilise çevresinden gelecek tepkileri tahmin ederek işleri daha da karmaşık hale getirmemek için insanla ilgili düşüncelerini bir süre yayına dönüştürmedi. 12 yıl bekledikten sonra şubat 1871’de insanın kökeni adlı çalışmasını yayınladı.

    ailemizin evrimi ne zaman başladı?

    paleontolojik ve moleküler genetik alanında edinilen bulgular jeokronolojik zaman cetveline oturtulduğunda zincirin halkaları yerli yerine oturmaya başlıyor. böylece insan ailesi içindeki evrim sürecini kesintisiz biçimde izleme fırsatı buluyoruz. biz memeli sınıfının bir üyesiyiz ve bu sınıfın da primat adı verilen takımı içinde yer alıyoruz. yeryüzünde memeliler sınıfı içindeki 65-70 milyon yıl öncesinde (üçüncü zamanın başları) başlayan evrimsel süreç aşağı yukarı 20-25 milyon yıl öncesinden itibaren insanımsı (hominoidea) adı verilen yepyeni bir üst ailenin tarih sahnesine çıkmasıyla beraber benzersiz bir görünüm kazanmıştır. bu üst aile bir bakıma bizi de yakından ilgilendirmektedir; çünkü insan ailesi (hominidae) ile pongidae (goril, şempanze, orangutan ve jibon) ailesi taksonomik olarak bu üst aile içinde yer alır.

    son yıllarda afrika’da çad, etyopya ve kenya’daki tortusal tabakalar içinde ortak yazgıyı paylaşmış olan formların fosilleri gün ışığına çıkarıldı. aslında 5-7 milyon yıl arasındaki zaman dilimi insan ailesinin benzersiz evrimiyle ilgili anahtarı elinde tutmaktadır. bu anlamlı zaman dilimi içinde bir taraftan şempanzenin ait olduğu ailenin, diğer taraftan insanın ait olduğu ailenin ayrışık evrimsel süreçler izlemelerine zemin hazırlamış olan fizyolojik, anatomik ve davranış kökenli değişmeler oluştu. örneğin sık ormanlık bölgelerden savanlık alanlara doğru yayılma, iki ayak üzerinde yürüme, bir başka deyişle bipedalizm, böylece ellerin yürüme işlevinden kurtulup el olarak kullanılması ve beyin korteksinin özellikle frontal (prefrontal korteks) bölgesindeki önemli değişim bunlar arasında sayılabilir. aslında insan ve şempanzenin mensup olduğu ailelerin tarih sahnesinde görülmesine ortam hazırlayan faktörler tam olarak bilinmiyor. miyosen çağın sonlarına doğru (aşağı yukarı 6 milyon yıl önce) insanın ve iri primatların ait olduğu iki ailenin bitiş çizgisine gelinmiş oluyor. genlerimiz afrika’da yaşamakta olan bonobo (cüce şempanze) ve iri şempanze ile olan yakınlığımızın ipuçlarını veriyor. aynı üst aile içinde yer aldığımız şempanze ile olan genetik yakınlığımız bugün artık biliniyor. şempanze ile insan arasındaki genetik uzaklık sadece %1,3’tür. mitokondriyal dna (mtdna) düzeyindeki farklılığımız ise %8,46’dır.

    insan maymundan gelmedi

    darwin’in de haklı olarak vurguladığı gibi evrim sürecinin, önceden var olan herhangi bir türden doğal ayıklanma yoluyla yeni yan türlerin ortaya çıkması şeklinde işlediği düşünülmeli; bu arada eski türler yaşamlarına devam etmiş ya da yok olmuş olabilir. belki de insan ve şempanzenin ait olduğu üst ailenin temsilcileri ayrılan türlere paralel olarak varlıklarını bir süre sürdürmüş olabilirler. sonuçta, bu süreç bir bayrak yarışı gibi değerlendirilmemeli. bu görüşü insana uygularsak, insan türü şempanze türünden doğmamış anlamına gelir. ancak, insan ve şempanze, yukarıdaki tanıma da uyacak biçimde yeryüzünde aynı zaman dilimi içinde yaşamaktadır. insan maymundan geldi cümlesi bilimsel açıdan hatalıdır. paleontolojik veriler ve moleküler genetik kanıtlar bu tür saçmalıkların kesinlikle önünü tıkamıştır. yanlışlık önce maymun sözcüğünün kullanılmasından kaynaklanmaktadır. insan ve şempanze primat takımının birer üyesidir. bu takım içinde 50’ye yakın cins ve en az 200 de tür vardır ve bunların her biri, sahip oldukları bazı ortak biyolojik özelliklere rağmen, davranış, fizyolojik ve anatomik ayrıntılarıyla büyük bir çeşitlilik gösterirler. biz ise tüm bu çeşitliliği bir maymun sözcüğüyle kestirip atmışız. darwin’i yanlış anlamamız da işte bu noktada başlıyor. insan ve şempanze hiçbir zaman aynı evrim çizgisi içinde olmadı ve insan şempanzeden evrimleşmedi. bir başka deyişle spesifik anlamda şempanze insanın ata türü olmadı. şempanzenin ve insanın dahil olduğu hominidae ve pongidae aileleri 5-7 milyon yıldan bu yana bağımsız ve ayrışık (divergent) evrim süreçleri izlediler. şempanze ve insanın uzak atalarının ortak evrimsel öyküleri aşağı yukarı 7 milyon yıl öncesinde sona erdi. o tarihlerden itibaren ortak atayı temsil eden türlerden bazıları evrim geçirerek şempanzeyi, diğer bazıları da insan ailesinin ilk cinslerini meydana getirdiler. ortaklığımız sadece üst aile düzeyinde üçüncü zamanın miyosen zaman dilimi içinde sınırlı kaldı. o dönemlerde zaten bizim bildiğimiz anlamda ne insan, ne şempanze vardı. ortak evrimsel yazgımızı temsil eden türler milyonlarca yıl önce yok oldular, bugün yaşamıyorlar. şempanzeler bu akrabalığın izlerini bizlerle moleküler düzeyde taşıyan kuzenlerimizdir. atalarımız değil!"
    ***
    evrim aldatmacasi gibi yalanlardan kurulu kitaplar yazan ve bunlari bedavaya insanlara dagitan karanlik gucleri ayiplamaki kizmak yerine birseyler yapmak ornegin agizlarina sakiz yaptiklari "curutulme komedisine" deginmek gerekir diye dusunuyorum; teoriler curutulebilir ancak gercekler curutulemez. bilimsel olarak defalarca kanitlanmis, aynaya baktigimizda bile kanitlarinin gorulebilecegi gercegin curutuldugunu iddia etmek uc maymunluk yapmaktan baska birsey degildir.kanitlar nerede diyeceklere, -kendime gulsem de- en basitinden bir kanit sunmak istiyorum; insanlarin 20 yas disleri.
    20 yas dislerinin artik surememesinin nedenleri cesitlidir,insan beyin hacminin giderek buyumesi alt yuz kemiklerinin kuculmelerine neden olmakta,mandibulada kendine yer bulamayan dis surmemektedir.
    baska bir neden ise insanlarin yedikleri gidalarin giderek yumusamasidir.insanlarin yedikleri gidalarin yumusamasi ceneyi hareket ettiren kaslarin cok calismamasina,cok guclenmemelerine neden olmaktadir.kaslarin urettikleri gucu harekete cevirdikleri yer olan kemikler de bu nedenler gelismemektedir.cok guc ureten bir kas haliyle daha genis tutunma yuzeyi arayacaktir.su anda cogu insan yaklasik 50 kg.'lik cigneme kapasitelerini agizlarindaki 8 azi disine dagitmakta ve bu guc dislerde patolojik degisikliklere neden olmamaktadir.ancak 20 yas dislerimiz bize agizlarinda kemik,kabuk,kikirdak,cesitli otlarin koklerini parcalayan atalarimizdan miras kalmistir.20 yas dislerinin cigneme arkinda yer almasi 4 dislik ek alan demektir, cene ekleminin bir kaldirac sistemi oldugu dusunulurse destek noktasina en yakin bu disler en cok kuvveti yaratacaklardir.gecmiş donemde (ve hatta yakin gecmise kadar) dissizlik; gunumuzde komik gorunse de; olum nedenlerinden biri idi, dissiz birey yenilen sert gidalari sindiremeyecek, ya acliktan ya da butun halinde yuttugu sert gidalarin ic organlarini yaralamasi sonucunda olecektir.haliyle dissiz birey soyunu devam ettiremeyecek, uremek icin tercih edilen bir birey olmayacaktir. ancak yuz binlerce yillik evrim surecinde insanlarin yedikleri gidalarin giderek yumusamasi sonucunda dissiz bireylerin dezavantajlari yokolmakta ve populasyondaki oran artmaktadir.ayni olay ondeki lateral kesici dislerde de gorulmektedir ve insanlar ogutme isine giderek daha az ihtiyac duydukca diger dislerde de gorulecektir.
    dislerle ilgili bu gercek bariz bir sekilde gorulen turdendir, gokyuzune baktiginizda gordugunuz en parlak yildizlardan biridir, halbuki bu cesitlilikler hala calisma duzenlerini bilmedigimiz genetik kod icinde her saniye gerceklesmektedir.bu varyasyonlarin birlesmesi kisiyi oldurebilen hastaliklara neden oldugu gibi gunumuzde bize anlamsiz gelen ancak gelecekte belki isimize yarayabilecek cesşitli ozellikleri de yaninda getirmektedir; hastaliklara karsi bagisiklik, fonksiyon bozukluklarina dayaniklilik, yasliligin yavaslamasi..gibi.
    1 ... pitroipa
  9. 202.
    arkadaşlar ben hepsini okuyorum. okuyup beğendiklerimi de kendi sayfamda paylaşıyorum. eğer ilginizi çekiyorsa siz de okuyun. çekmiyorsa boşverin gitsin.
    ***
    a) mutasyon belli bir amac icin gerçekleşmez. mutasyonların tamamı rastgeledir. ancak bu mutasyonların sadece küçük bir kısmı canlının hayatta kalma şansını ve gelecek nesillere bu mutasyonu aktarma şansını arttıracak kadar faydalıdır. kritik nokta, faydalı mutasyonların adaptasyona yardım etmesi ve gelecek nesillere aktarılması, zararlı mutasyonların ise canlının hayatta kalma şansını azallttığı için zamanla populasyondan silinmesidir. bir örnekle açıklayalım, diyelim ki bir çita ortalamada her 500 denemesinden 100 tanesinde avını yakalayabiliyor, ve bu avlanma performansı ile de hayatı boyunca doğurduğu her 500 yavrunun 400 ü hayatta kalıyor. sonra bir çita doğuyor. bu çitanın genomunda omurgasının annesinin omurgasına göre yüzde 3 (3 5 bir şeyler artık) daha esnek olmasına yol açan bir mutasyon gerçekleşiyor. (bu mutasyon elbette mayoz bölünme sırasında falan oluyor, bir defa yumurta döllendikten sonra olan mutasyonlar deformasyona yol açabilir ama gelecek nesillere aktarılmaz.) bunu da şöyle örnekleyelim. bu mutasyon sayesinde omurgadakli diskleri tasarlayan genler bir sıra ekstra kolajen sentezliyor bu mutasyon sayesinde, daha sağlam diskler, daha esnek omurga, daha verimli bir yay-gergi hareketi ve genel çeviklikte ufacık bir iyileşme. bu iyileşme sayesinde yeni nesil yavru çitamız kendinden önceki nesil gibi 100/500 değil de 101/500 performansıyla avlanmaya başlıyor. bunun sonucunda da 400/500 yerine 401/500 performansıyla yavru yetiştirme şansı oluyor. uzun vadede ve binlerce jenerasyon sonra bu yüzde birlik performans farkı yüzünden (daha küçük bir fark da olabilir) esnek omurgalı çitalar populasyonda egemen hale geliyorlar.

    bu epeyce stilize bir örnek ama tüm evrimin ana temasını anlatıyor. durmadan yinelenen bütün bunlar şans eseri olabilir mi sorusunun da cevabını veriyor. şans eseri olan şey evrim değil, mutasyonlar. evrimin kendisi ise, yani genomik ve phenotypic özelliklerin değişerek gelecek nesillere aktarılması ise hiç bir şekilde şansla alakalı değil. hatta şu dünyada tesadüflerle alakası en az olan şey faydalı mutasyonların gelecek nesillere aktarılması. çünkü hangi özelliğin gelecek nesillere aktarılacağını idare eden çok katı kurallar var: eğer hayatta kalmaya, gelecek nesillere evlat aktarmaya yarıyorsa, mutasyon yaşar, yoksa yok olur.

    b) evrim teorisi hakkında sadece zilyon çeşit kanıt yok, zilyon değişik alandan kaynaklanan zilyon çeşit kanıt var.

    darwin sadece jeolojik zaman dilimlerinin uzunluğu hakkındaki uyanışı, ve fosiller ile mevcut türlerin özelliklerine bakarak evrim teorisini geliştirmişti. oysa şu anda özellikle moleküler biyolojiden kaynaklanan verilerimiz o denli kesin ki, bir tane fosil olmasa bile evrime yeteri kanıtımız var. (ki fosilleşme büyük bir mucizedir. bırakın ara türleri, yarı türleri, herhangi bir fosilin olması dahi doğanın bize lütfudur. )

    ben gözümle görmek isterim diyenler için çok basit bir iki örnek:

    1) uzun uzun anlatmayacağım, gerçekten merak eden bu başlığın ilk sayfalarına ya da googlea başvurabilir. birincisi meşhur sanayi devrimi güve örneği. http://en.wikipedia.org/…ki/peppered_moth_evolution ingiltere'ye has bir ağaç güvesi açık renkli likenleri ve açık renkil ağaç gövdelerini mesken tutuyordu. avcılardan korunmak için bu yaşam ortamına göre krem rengi üzerine siyah noktalarla bezeli bir kanat deseni vardı genellikle. arada sırada yumurtadan çıkan siyah güveler ise kısa sürede yem olarak ölüyorlardı. bu arada söyleyelim, siyah benekli beyaz güveden tamamen siyah güveye geçiş tek bir gendeki tek bir mutasyonla gerçekleşebiliyor. tek gereken sadece siyah benek geninin pigmenti sentezleme görevini benekler için olduğu kadar kanadın tümü için de vemesine neden olan bir mutasyon. bu derece dramatik sonuçları olan bu derece basit mutasyonlar oldukça nadir elbette. neyse, sanayi devrimi ile birlikte likenlerin büyük çoğunluğu kirlilikten doalyı ölürken açık renk gövdeli ağaçlar ise siyeh bir isle kaplanmaya başlıyorlar. 1800 lü yılların ortasına gelindiğinde benekli güvelerimizin kendini rahat hissedecegi ağaçlar neredeyse ortadan kalkmış durumda, hemen tamamı kararmış vaziyette. ancak kirlilikteki ve kararmadaki artışla birlikte eskiden kozadan çıkar çıkmaz avcıların dikkatini çeken siyah güveler artık o kadar kolay yem olmamaya başlıyorlar kısa zamanda zor yem olan siyah güveler çoğalırken (hala aynı türden bahsediyoruz, esmerler çoğalırken sarışınlar yokoluyor demek gibi) beyaz güveler azalıyorlar. hatta tamamen yokoluyorlar. ancak beyaz pigment sentezleyen gen elbetteki genomdan tamamen çıkmıyor, sadece protein sentezlemiyor, junk dna haline geliyor. sonra, yavaş yavaş çevre yasaları, kömürden petrole, elektriğe ve doğalgaza geçiş ile 1960 lardan itibaren ise beyaz güveler geri dönüyor çünkü ağaçların rengi açılmaya başlıyor. nasıl ki siyah güveye yol açan tek bir mutasyon ise, beyazların geri dönüşünü de yine tek bir mutasyon sağlıyor. bugün, ağaçlar herşeye rağmen 1600 ler kadar açık renk olmadığı için ve ingilterenin değişik yerlerinde değişik renklerde (aynı türden)ağaçlar olduğu için beyaz ve siyah güveler zamanla dalgalanan bir nufus dengesinde yaşıyorlar. işte bu örnek rastgele mutasyonların, çevresel bir etkiye cevap verdiği zaman nasıl süratle popülasyona yayılabileceğinin bir örneği.

    2) ikinci örneğimiz evrim sürecini gözüyle görmek isteyenler için meyve sinekleriyle yapılan deneyler. suradabunlar biraz daha teknik olduğu için özet geçeyim. 2008 yılında duyurulan bir araştırmada meyce sineklerinin (drosophilia) düşük oksijen ortamında hayatta kalmasının sağlandığı anlatılıyordu. araştırmacılar meyve sinklerinin düşük oksijen tolerasyonu geliştirip geliştiremeyeceğini merak ediyorlardı. hemen hemen her genetik özellik gibi (kuyruk uzunluğu, saç, göz rengi, boy vs) oksijen tolerasyonu için de değişik değerler aynı popülasyonda var olabilir. mesela çitanın avlanabilmesini müknü kılan bir hız aralığı varsa o aralıktaki her değerde hıza sahip çita bulunur. tek bir tonda mavi ya da yeşil olmaz gözler, ve ortalama bir insan boyu olsa da çok çeşitli boylarda ve kilolarda hayatta kalırız. zamanla, bu ortalama değerler artar ya da azalır. araştırmacılar bir dizi meyve sineğini alıp çoğalttılar. ikinci nesil yavrular oksijen oranı biraz azaltılmış (tüm larvaların hayatta kalamayacağı, ama tamamının da ölmeyeceği kadar) bir ortamda geliştirildiler. bu şekilde devam ederek sadece 32 nesil sonra yüzde 4 (normal şartlarda yaklaşık yüzde 21) oksijen ortamında hayatta kalabilen bir nesil elde edildi. oysa deney başladığında meyve sinkeleri ancak ve ancak yüzde 8 lik bir oksijen oranına dayanabiliyorlardı. deney başladığında test edilen nesilin hiç birisi yüzde 4 oksijen konsantrasyonunda hayatta kalamıyordu.

    bu da bize gösteriyor ki çevre şartları zamanla değiştiğinde, o sırada gen havusundaki ufak farklılıklardan yola çıkarak hemen hemen her türlü değişime (değişim aşırı hızlı ve ani olmadıkça) ayak uydurabilir.

    benzeri süratli değişimleri insan eliyle evrimi hızlandırılmış ve değişmiş türlerde görebiliriz. tek bir kurttan sadece 1000 senede (köpek yaklaşık 7000 sene önce falan evcilleşti ama ilk türleşme izleri çok daha yeni) yüzlerce köpek türü gelişti. bir kaç yüz nesil sonra danualarla kanişler birbiriyle çiftleşemez hale gelebilirler mesela. bundan beşyüz sene önce tek bir bitki olan marulun atasından 500 senede göbek maruldan lahanaya, kara lahanadan karnabahara kadar olan türleri geliştirdik. türleşme oderece başarılı oldu ki mesela brüksel lahanası tohumlarıyla, artık yakın akrabası olan marulu çaprazlayamıyoruz bile. oysa sadece bir kaç yüz sene önce ataları olan tek bir bitki vardı . bin sene önce mısır serçe parmağı büyüklüğünde bir otken şimdi kolum kadar meyve veren bir çalı irisi, ağaç miniğine dönüştü. taneleri sayılmayan, görülmeyen bir ot olan buğday artık tek bir saptan yüzlerce gram ürün alınan bir bitki, yolda üstün basıp ezeceğiniz prinç otu ise milyarlarca insanı doyuran bir birtki artık.

    doğal seçilimin en çarpıcı kanıtları aslında işte bu insan eliyle (daha gen mühendisliği falan yokken) gerçekleşen değişimler. insanın sadece keyfine göre çiftleştirerek onlarca senede yapabildiğini doğa dört milyar senede neden yapamasın? seçilim için seçen gücün önemi yok. ha hangi tohumu yiyip hangisini tohumluk olarak saklayacağına karar veren insanın gözü, hangi köpeğin çobanlık yeteneklerinin gelişkin olduğuna karar verip gelecek nesli o damızlıktan üreten insan eli, ha kaçamayarak daha hızlı çitanın hayatta kalmasını sağlayan ceylan, ya da yavaşça ısınan, soğuyan ve böylece postları şekillendiren iklim. genetik çeşitlilik ve değişken zorluklar olduğu sürece, evrim de olacak.
    1 ... pitroipa
  10. 201.
    koaservat nedir? ilkin koaservat yapıları nasıl oluşmuştur? yağların canlılık evrimi'ndeki önemi...

    canlıları cansızlardan ayıran tek özellik, dünya üzerindeki ilk maddesel başlangıçtan sonra, yeryüzündeki maddelerin (ve hepsine "cansız" dediğimiz maddelerin) farklı yönlere doğru geçirdikleri kimyasal evrim'dir. yani dünya üzerinde var olan maddelerin bir kısmı, bulundukları çevrenin zorunlu kıldığı bir kimyasal evrim sürecinden geçmiş ve çok çeşitli, sayısız maddenin oluşumunu sağlamışlardır. başlangıçtaki maddelerin bir diğer kısmı ise yine bulundukları çevrenin onlara dikte ettiği şekilde, belli bir yönde toplanarak, sayısız deneme-yanılma ve seçilimden geçmiş ve sonunda bizim "canlılık" olarak isimlendirdiğimiz madde formuna ulaşmışlardır. bu varlık formula ilgili bilmemiz gereken en önemli nokta, daha önce de bahsettiğimiz gibi esasında yapıtaşları bakımından tamamen "cansız" olmaları; ancak organizasyonları ve bu organizasyon dahilinde sahip oldukları aktivitelerden ötürü bizim "canlı" olarak kategorize ediyor olmamızdır. bu noktada aslında onların organizasyonlarının ve aktivitelerinin de tamamen cansız moleküller tarafından yürütüldüğünü unutmayın. kısaca "canlılık" bir skala gibidir. aslında her şey cansızdır; ancak bir noktadan sonra, organizasyon ve aktivite özelliklerine sahip olabilen cansız varlıklara biz "canlı" demekteyiz. bunun da tek amacı doğada gördüğümüz farklı varlık tiplerini kategorize edebilmektir.

    bu madde formları; ya da ilkin canlılar, 4 milyarlık bir değişim süreci sonrasında doğayı ileri düzeyde algılayabilecek bir hayvan türü olan insanı evrimleştirebilmiştir. bu hayvan, etrafındaki varlıkları incelemiş ve az önce değindiğimiz kriterlere göre kimini "canlı", kimini "cansız" olarak isimlendirmiştir. yani buradan da görebileceğiniz gibi aslında doğada canlı ya da cansız diye bir ayrım bulunmamaktadır; sadece farklı yönlere doğru gelişmiş atomlar ve moleküller bütünleri ya da yığınları bulunmaktadır.

    şimdi hep birlikte, evren'de, çoğunlukla yıldızlarda üretilen maddelerin dünya isimli gezegende yoğunlaşmasından sonra bizim "canlılık" olarak isimlendirdiğimiz varlık formuna doğru geçirdikleri moleküler (kimyasal) evrim'i adım adım izleyelim:

    4.5 milyar yıl öncesine bir yolculuk...

    koaservatlar, "cansız" veya inorganik moleküllerden oluşan, ilk "canlı" (organik moleküllerden oluşan kompleks) özellikli moleküllerdir. yani dünya üzerinde var olan, olmuş ve olacak her canlının atası, ilkin hücreler olarak düşünebileceğimiz koaservatlardır. bunlar, günümüz hücrelerinden çok daha ilkeldirler ve sadece bir zırh ile zırh içerisinde hapsolmuş moleküllerden ibarettirler. ancak bu zırh belli oranda molekül transferine izin vermektedir; dolayısıyla ilkin bir madde alışverişine de izin vermektedir. bunlara tekrar döneceğiz.

    ilkin koaservatların oluşabilmesi için 600 milyon yıllık bir süreç gerekmiştir. bu süreç, dünya'nın oluştuğu 4.5 milyar yıl öncesiyle, ilk canlılığın başladığı 3.9 milyar yıl öncesine kadar sürmüştür. bu süreçte belki bugünkü canlıların atası olan koaservatlar haricinde pek çok canlılığa temel olma potansiyeli olan yapı gelişti; ancak bunların hemen hemen hepsi varlıklarını koruyamadılar ve yok oldular. ancak bu sayısız denemeden bir grubu, bizim bugün "koaservat" dediklerimiz, yapılarını koruyabilecekleri kadar güçlü ve çevrelerine uygun durumdaydılar. işte bunlar, darwin'in deyimiyle "basit bir başlangıçtan, envai çeşitte canlılığa" doğru evrimleşecek ilk basamaktılar.

    koaservatların oluşumunu ve evrimini anlayabilmek için, belki de o dönemin ortamına sizi götürmemizde fayda var. düşünün ki son derece kaotik ve tehlikeli bir ortamdasınız. dünya sürekli bir bombardıman altında. ozon tabakası henüz hiç oluşmadı. dünya, sadece göktaşları tarafından değil, aynı zamanda güneş'ten ve uzayın derinliklerinden gelen elektromanyetik ve radyoaktif ışınımların etkisi altında. dünya üzerinde açık hava ile temas halindeki her şey ama her şey bu bombardımandan nasibini alıyor. dünya'nın sıcaklığı bugünkü normallerden kat kat yüksek. güneş gören tarafı sürekli aşırı sıcakken, karanlık kalan tarafı çok soğuk. dolayısıyla gece ve gündüz sıcaklık farkları akıl almaz derecede yüksek. üstelik dünya, günümüzde olduğundan çok daha hızlı dönüyor ve dolayısıyla muhtemelen günlerin uzunlukları 24 saatten daha kısa. henüz kıtalara ve kara parçalarına dair pek bir iz yok ve dünya yavaş yavaş gerek kuyrukluyıldızlardan, gerekse de yerin derinliklerinden gelen suyun buharlaşması ve tekrar yoğunlaşması sonucu sürekli yağmur ve fırtına altında. üstelik bu fırtınalar, halen radyoaktiviteden de etkilenmekte.

    dünya'mızın "mükemmel" bir "düzen" içerisinde olduğunu sanan insanların o günleri görmesini gerçekten isterdik. zira dünya için kullanılabilecek son sıfatlardan biri "düzenli" idi. işte bu kaos ortamı içerisinde, birçok olay da süregelmekteydi. bunların birçoğu yüksek radyoaktivitenin etkisi altında bozunan atomların etkileriydi. dünya, dediğimiz gibi sürekli "dövülmekteydi". sürekli yağan yağmurların etkisiyle artık hemen her yer sular altındaydı. ve henüz tek bir canlılık bile bulunmamaktaydı.

    ancak bu kaotik ortam içerisinde çok ilginç bir adım atıldı. yeni oluşan ve yukarıdan güneş ve uzaydan gelen radyoaktif ışınların, aşağıdan ise magma tabakasının sıcak etkisi altında kalan okyanusların derin tabanlarında bir hareketlilik oldu. bu hareketlilik, ilkel dünya koşullarında, okyanuslarda (ve geri kalan her yerde) bulunan moleküllerin farklı biçimlerde bir araya gelmesinden kaynaklanıyordu. bu ilkel koşulların etkisi altında, küçük moleküller bir araya gelerek daha büyük molekülleri oluşturmaya başladılar. okyanusun (ve geri kalan her yerin) her bir köşesinde, sürekli bir yapım ve yıkım sürmekteydi. bu yapım ve yıkım oldukça rastlantısaldı; çünkü bir an için, bir bölgede hangi moleküller bulunuyorsa, onlar tepkimeye girmektelerdi. bu sayısız olasılık dahilinde, belki katrilyonlarca yeni ve büyük molekül tipi oluştu. ancak bunlardan özellikle biri, bizim konumuz açısından önem arz etmekteydi.

    canlılığın ilk adımı: lipit çift katmanlı zırh

    koaservatların, yani "ilkin hücrelerin" nasıl oluştuğunu anlayabilmek için günümüzde her bir canlıda mutlaka bulunan "hücre"lerin olmazsa olmaz özelliği olan “hücre zarından” bahsetmemiz gerekir. çünkü bir "hücre", tanımı gereği bulunduğu ortamdan izole olan; ancak onunla alışveriş halinde bulunabilen, canlılık yapı birimidir. yani izolasyon, burada anahtar kelimedir. bu izolasyonu anlayabilmek için de “yağ moleküllerini” incelememiz gerekir:

    yağlar (lipitler) canlılık için son derece önemli moleküllerdir. isı sığalarının (bir cismin sıcaklığını 1 santigrat derece arttırmak için gereken ısı enerjisi miktarıdır) diğer moleküllere göre oldukça yüksek olması, yumuşak/darbe emici olmaları, enerji için kullanılabilmeleri, organları korumaları gibi özellikleri haricinde; moleküler anlamda çok önemli bi kimyasal yapıya sahiptirler: yağ molekülleri, atomlarının diziliminden ötürü “amfifilik” yapıdadır. bu ne demektir? teknik olarak “amfifilik kimyasallar”, kimyasal bileşimi dahilinde hem hidrofobik, hem de hidrofilik yapıda moleküllere sahip olan kimyasallardır.

    peki bu iki yeni terim nedir? “hidrofobik”, bir molekülün fiziksel ve kimyasal yapısından ötürü, sudan “nefret etmesi” demektir. daha gerçekçi bir anlamıyla, h2o molekülleriyle arasındaki elektriksel etkileşim sonucu (elektron dizilimlerinden ötürü), su ve hidrofobik maddelerin birbirini fiziksel olarak "itmesi"dir. “hidrofilik” moleküller ise, kimyasal yapılarından ve molekülün içerisindeki atomların elektron diziliminden ötürü, h2o molekülü ile etkileştiklerinde, suyu kendisine çeken, "su seven" maddelerdir. işte amfifilik bileşikler, uzun yapıda kimyasallardır ve bunların bir ucunda "hidrofobik", bir ucunda ise "hidrofilik" moleküller yer alır. gelin bunu bir görselle, daha net olarak anlayalım. bir yağ molekülüne bakalım:

    https://fbcdn-sphotos-a.akamaihd.net/…2439386_n.jpg

    bu gördüğünüz bir lipit molekülüdür. burada her ne kadar bu şekilde, “basit” halde çizilmiş olsa da, önceki yazılarımızda da değindiğimiz gibi orjinali aslında aşağıdaki gibi bir atomlar karmaşasıdır:

    https://fbcdn-sphotos-a.akamaihd.net/…4730664_n.jpg

    gördüğünüz gibi yağ dediğimiz yapı uç uca eklenmiş karbon (c), hidrojen (h), oksijen (o) ve nitrojen (n) atomlarından başka bir şey değildir. az önce bahsettiğimiz koşullar altında atomlar bir araya gelerek yağ moleküllerini oluşturmuşlardır. bunun olabilirliği günümüzde yüzlerce farklı deneyle ispatlanmıştır. ancak oluşan bu molekülün hayatımızda olmazsa olmaz bir yeri vardır, birkaç önemli özelliğine yukarıda değinmiştik. peki, yukarıda anlattığımız “amfifilik özellik”, ne işe yarar? nasıl olur da bu özellik, lipitlere yani yağlara cansızlıktan canlılığın evrimi konusunda kelimenin tam anlamıyla “hayati” bir özellik katar?

    bu sorunun cevabını, evinizde, lipit moleküllerini suyun içine atıp su içerisindeki oluşumları incelediğinizde kendi kendinize dahi verebilirsiniz. bu “amfifilik yapı”, yağların “iki katmanlı” (bilayer) bir yapı oluşturmalarını sağlarlar. bu, lipidleri önemli kılan ilk özelliktir. bir diğer büyük önemleri ise, bu oluşturdukları ikili yapının, fiziksel olarak tüm varlıkların potansiyel enerjilerini minimuma indirme eğilimleri sebebiyle, küresel bir halde oluşmasıdır. ilk olarak bu iki tabakalı (bilayer) yapıyı bir görelim:

    https://fbcdn-sphotos-a.akamaihd.net/…6596578_n.jpg

    burada gördüğünüz yapı, sadece lipitlerden oluşmaktadır, yani yukarıda verdiğimiz yağ moleküllerinden. burada maviler yağ moleküllerini, etrafta çizilmeyen ancak sizin arka planda hayal edebileceğiniz bütün kısımlar ise su moleküllerini, su ortamını temsil etmektedir. kısaca görselde gördüğünüz lipit molekülleri ağı, suyun içerisinde bulunmaktadır. göreceğiniz üzere sudan korkan ve uzak duran (hidrofobik) kısmı, su ile mümkün olduğunca temas etmeyecek şekilde, her zaman iç yüzeylere bakacak şekilde dururlar. öte yandan suyu seven, yaklaşmak isteyen (hidrofilik) kısmı ise, suya mümkün olduğunca yakın olacak şekilde, her zaman dış yüzeylerde bulunurlar. işte bu şekilde yağ molekülleri, bu şekilde yan yana dizilirler. bu yapı, bir “iç kısım” ve bir “dış kısım” oluşturacak şekilde, “çift/iki katmanlı” yapıyı oluşturur.

    eğer su içerisine attığınız yağ moleküllerini bir süre daha izlerseniz, göreceğiniz yapı şuna benzeyecektir:

    https://fbcdn-sphotos-a.akamaihd.net/…3155329_n.jpg

    bu önemli özellik daha önce de belirttiğimiz gibi tamamen moleküler düzeydeki fizik ile alakalıdır. yukarıda verdiğimiz yapının küresel hale gelmesi de tamamen evren içerisinde geçerli olan fizik yasaları ile ilgilidir. bir cisim, her zaman potansiyel enerjisini en aza düşürmeye çalışır; bu canlı-cansız tüm varlıklar için geçerlidir. bu yüzden mümkün olduğunca yatay bir pozisyonda uyuruz. bu yüzden, yerden yüksekte duran cisimler kütleçekim etkisiye yüzeye doğru çekilir ve potansiyel enerjilerini azaltırlar. işte yine benzer şekilde, bu yüzden üzerinde belirli bir potansiyel taşıyan cisimler mümkünse kıvrılarak küre ya da küreye en yakın geometrik şekle gelirler. bunun sebebi, potansiyel enerjinin en az küresel geometri üzerinde birikmesidir. işte aynı sebeple bir yüzey üzerindeki su damlacıkları küresel bir şekil alırlar. ancak onların küreselliklerini yüzey gerilimi gibi ikincil kuvvetler bozmaktadır. yağ molekülleri, bir "yüzey"de değil, doğrudan suyun "içerisinde" oldukları için bu kuvvetlerden etkilenmezler.

    peki bu özelliğin biyolojik anlamı nedir? cevap oldukça basittir: bir “zırh” olması.

    koaservat denen ilk hücrelerin (hatta "hücremsiler"in atalarının) ilk olarak evrimleştikleri ortam, kaos halindeki okyanuslar ve bu okyanusların tabanında bulunan, göreceli olarak yüksek sıcaklığa sahip olan volkan bacaları ve etrafıdır. dünya’nın oluşumundan sonra, milyonlarca yıl boyunca radyasyon, kaos, ısı, ışık, vb. etmenler yukarıda da anlattığımız gibi had safhadadır ve adeta "dünya'yı dövmektedirler". bu sebeple, eğer “canlılık” oluşacaksa, bir şekilde “korunması” gerekmektedir. bu korumanın ilk aşaması, okyanus ile sağlanmıştır. canlılığın okyanus tabanlarında başlaması çok mantıklıdır, zira okyanus, atmosferin tehlikeli pek çok faktörünü devre dışı bırakmaktadır. hatta teknik bir bilgi vermemiz gerekirse, uzaydan gelen radyokaktif ve genel olarak günümüz canlılığına zarar verebilecek ışınlar, okyanusun yüzeyinden 15 santimetreden daha aşağısına inemezler. ancak bu da yeterli değildir; çünkü kaotik okyanus ortamında moleküllerin bir düzen içerisinde kalmaları gerekir. daha doğrusu, eğer ki canlılığa sebep olacak dengeli yapılar oluşacaksa, her zaman bir zırh ile dış ortamdan kendilerini izole edebilen yapılar diğerlerine göre avantajlı olacaktır. göreceğiniz gibi bir doğa yasası olan evrim, bizim "cansız" olarak isimlendirdiğimiz moleküler düzeyden başlamaktadır (moleküler evrim) ve darwin'in deyimiyle "basit bir başlangıçtan, sonsuz bir çeşitliliğe" doğru değişimi sağlamaktadır.

    canlılığın evrimi'ne dönecek olursak, işte bu izole edici koruma görevi, çift tabakalı (bilayer) yağ yapısına ve onun aldığı küresel şekle düşmektedir.

    görsellerden görebileceğiniz ve evinizde de deneyebileceğiniz gibi bu moleküller oluşurken, içlerinde bir boşluk bırakırlar. ayrıca oluşum sırasında, fiziksel etkileşimler veya rastlantılar sonucu etraftaki diğer atom ve molekülleri, bu boşluk içerisine hapsederler. bu boşlukta da, elbette ki dış sıvı (bizim durumumuzda okyanus suyu) bir miktar da olsa bulunmaktadır ancak artık bu su belirli bir hacme hapsedildiğinden ve kaotik dış ortamdan arındırıldığından, bu sıvı artık kürenin “kendine ait sıvısı” olarak kabul edilebilir.

    işte bu hapsolan bölgedeki atomlar ve moleküller, artık kaotik okyanus ortamı yerine, çok daha güvenli ve sakin bir ortam olan lipit küreciğinin içerisinde tepkimeye girmektedirler. sınırlı bir alanda tepkimeye girebilecek moleküllerin birbirlerini bulma şansları milyonlarca kat artmaktadır; bu da tepkimelerin hızlarını arttırmaktadır. bu küreler içerisinde yeni moleküller oluşmakta (atomların ve diğer moleküllerin kimyasal tepkimeleri sonucu) ve bu moleküller, belirli fiziksel ve kimyasal yapılarından dolayı, belirli sonuçlar doğurmaktadırlar. bu sonuçlar, bizim bugün dönüp incelediğimizde "moleküllerin görevi" olarak düşündüğümüz sonuçlardır. örneğin "solunum" dediğimiz olay sırasında oksijen molekülleri şekerler ile tepkimeye girdikleri için biz oksijen'in "görevinin" bu olduğunu düşünürüz. halbuki oksijen'in herhangi bir "görevi" yoktur. oksijen, kimyasal yapısından dolayı gerekli şartlar sağlandığı müddetçe belli başlı moleküller ile tepkimeye girmek zorundadır. bu, fizik ve kimya yasaları ile dikte edilir. yani canlılığın evriminde bazı moleküller yağ molekülleri içerisine hapsedilmiş ve fiziksel/kimyasal özelliklerinden ötürü belli başlı tepkimeleri sürdürmüşlerdir. zaten günümüzde, canlılık birimi olan hücrelerin içerisinde olan da bu tepkimelerden farklı bir şey değildir. tek fark, milyarlarca yıldır süren seçilim sonucunda günümüz hücrelerinde çok daha karmaşık tepkimelerin gerçekleşebiliyor olmasıdır. ancak başlangıçta, sadece çok basit tepkimeler, bu yağ zırhları içerisinde gerçekleşmekteydi.

    aşağıda, laboratuvar ortamında üretilen koaservatların yapısını mikroskop altında görmekteyiz:

    https://fbcdn-sphotos-a.akamaihd.net/…2304416_n.jpg

    burada gördüğümüz, lipit küresi (mikroskopta 3 boyutlu cisimler, 2 boyutlu gözükür, bu sebeple "çember" gibi gözükmektedir) içerisinde birikmiş moleküller ve atomlardır. günümüzdeki hücrelere ne kadar da benziyorlar, değil mi? şimdi bir de modern (günümüzde var olan) bir hayvan hücresine bakalım:

    https://fbcdn-sphotos-a.akamaihd.net/…4392245_n.jpg

    farklı ölçeklerde çekilmiş bu iki mikroskobik fotoğraf, evrimin çok güzel bir örneğidir aslında. gördüğünüz gibi üstteki basit yapıdaki koaservat, kendisinden yaklaşık 2 milyar yıl sonra gelen, günümüzdeki modern hayvanlarda -ve tabii ki dolayısıyla bizde de- bulunan hücrelerin temellerini atmıştır (bilgi: bizler de dahil olmak üzere hayvanlar alemi'nde bulunan tüm ökaryotik hücrelerin atası, dünya’nın oluşumundan 2.6, koaservatların oluşumundan 2 milyar yıl sonra evrimleşmiştir). hala günümüzdeki hücrelerde, yukarıdaki koaservatların yapısını görmekteyiz.

    günümüzde miller-urey deneyi (ve sonrasında yapılan 460'ın üzerinde tekrar deneyi) sayesinde biliyoruz ki, cansızlık denen varlık formundan, canlılık denen varlık formuna geçmek için tek gereken, doğru şartlarda pek çok deneme-yanılma ve uzun bir zamandır. bu doğru şartlar da, fiziksel ve kimyasal yapılar tarafından, doğa koşulları ile sağlanır. bunların günümüzde deneylerle gözlenmesi sonucu, artık biliyoruz ki, abiyogenez kuramı, bilimsel gerçekleri ortaya koymaktadır. bahsettiğimiz miller-urey deneyi (ve sonrasındaki tüm deneyler) sonucu, ilkin dünya şartlarındaki oranlarda koyulan karbon, hidrojen, azot, vb. moleküllerden, dünya’nın ilk şartlarındaki gibi şimşekler, radyasyon, vb. (ki ısı reaksiyonları hızlandırır) ortamda bugün “canlı” olarak nitelendirdiğimiz varlıkların yapısındaki moleküller evrimleşebilmektedir. bunlara daha sonraki yazılarımızda tekrar geleceğiz.

    buraya kadar okyanus tabanlarında hücrelerin atası olacak koaservatların nasıl "basit bir başlangıçtan" yola çıktığını net bir şekilde ortaya koyduk. sadece ilkin koaservatların nasıl bir ortamda, nasıl dünya koşullarında, ne tip bir adımla, tamamen doğal süreçlerle nasıl var olabildiklerini açıklamaya çalıştık. bu noktada aklınıza şu sorular geliyor olabilir:

    peki bu ilkin yapılar nasıl kendiliğinden oluştu? nasıl oldu da doğa, cansızlıktan canlılığa giden adımların atılmasını sağladı? atomlar ve moleküller ne tip formlar almaları gerektiğini nereden "biliyorlardı"? işte bu soruların cevaplarını bir sonraki yazımızda ele alacağız ve koaservatların bu ilkin yapılarının tam olarak nasıl var olduğunu göreceğiz. ondan sonraki yazılarımızda, bu lipit tabakası içerisinde ne gibi bir gelişim olduğunu ve bu gelişim sonucunda günümüzdeki hücrelerin nasıl evrimleştiğini adım adım takip edeceğiz.

    ***
    evrim teorisi, canlı sıfatını hakeden ilk tek hücreli organizmaların evrilerek bugünkü tüm canlıları meydana getirdiğini söyler. buna göre, tek hücreli bu organizmalar uzun bir evrim süreci sonunda önce çok hücreli organizmalara, ardından adım adım bugünkü karmaşık organizmalara evrilmiştir.

    teorinin öngördüğü; tek hücreden çok hücreli organizmalara geçişle ilgili elimizdeki kanıtlar şimdiye kadar kesinlik taşımıyordu. fakat minessota üniversitesi'nde yapılan bir deneyle çok hücreli hayata geçişin hiç de sanıldığı kadar zor olmadığı kanıtlandı.

    deneyde bira mayası hücreleri bir arada bulunmaya zorlandıkları bir ortamda, ortak üreme ve yaşama faliyeti gösteren bütünleşik çok hücreli organizmalara dönüştüler. üstelik bu dönüşüm, sadece 60 nesillik bir zaman sürecinde (60 günde) gerçekleşti. böylelikle tek hücreli yaşamdan çok hücreli yaşama geçişin olağan bir evrimsel süreç olduğu ispatlanmış olduğu gibi, bunun nasıl gerçekleştiğiyle ilgili çok önemli bilgiler de elde edildi.

    deney sonucu yapılan keşifin en önemli yanı, şüphesiz çok hücreli hayata geçişin evrim teorisinin öngördüğü biçimde gerçekleşmiş olması. bu yönüyle, teorinin ne denli güçlü bir altyapısı olduğunu da ortaya koyuyor.
    1 ... pitroipa