bugün

atatürk görev gereği bulgaristan'da iken bulgaristan gibi küçük ve yeni bir devletin bile kısa sürede ne kadar gelişmiş bir duruma geldiğini gözlemleme fırsatı bulur ve osmanlı devleti'nin durumu ile kıyasladığında üzülür. bir gece, gecenin ilerleyen bir vaktinde arkadaşının (şakir zümre) kapısını çalıp onu uyandırır ve rahatsızlığını somutlayan bir örnekle dert yanar: "biz yerimizde sayarken adamlar ne kadar ilerlemiş, operaları bile var."

bu olay balkan savaşı'ndan az sonra geçmiş olmalı.

alıntı:

--spoiler--
Atatürk, Paris'e ve yıllar sonra Soyfa'ya ateşe olarak gittiğinde yaşamı değişti. Toplumda opera ile bale nin önemini, gücünü gördü. Atatürk'ün Sofya günlerini kaleme alan Altan Deliorman o önemli geceyi şöyle anlatıyor:

"Bulgarlar ve Opera... Mustafa Kemal bunu işittiği zaman hayretten donakaldı. Demek ki Bulgarların bir de operaları vardı. Bizim egemenliğimizden kurtulalı üç-beş yıl olmasına karşın, Bulgarlar'ın operada rol alabilecek sanatçıları vardı. O denli şaşırdı ki ilk gece için hemen bir yer aramaya başladı. Ama başvurduğu yerlerden eli boş dönüyordu. Yeni geldiği için çevre de edinememişti. Neyse ki iyi bir rastlantı ile Eğitim Komisyonuna üye olan Şakir Zümre Bey ilk gece için iki yer edinebilmişti.

Mustafa Kemal şık ve zarif giyinmeyi severdi. Elbiselerini Viyana'dan diktiriyordu. Operanın gala gecesinde siyah smokin giymişti. Bu siyah kumaş, sarı saçları ve mavi gözleriyle hem zıtlık hem de çekici bir renk uyumu yaratıyordu.

Perdenin açılmasına yirmi dakika kala operaya Fethi Okyar ile gelip yerlerine oturdular. Bu gece ünlü "Carmen" oynayacaktı. Tüm Sofya sosyetesi ve yabancı devlet temsilcileri yerlerini alıyorlardı. Sonunda ağır atlas perde açıldı. Müzik başladı ve sanatçılar sahneyi doldurdular.

Baş kadın rolünde Porfola vardı.

Bu sanatçı yalnız Bulgaristan içinde değil dış ülkelerde de o günlerin en tanınmış "primadonna"sı idi. Baş erkek rolünde ise Makedonski oynuyordu. Makedonski de devrinin en iyi "bariton"larından biriydi.

ilk perde başarıyla oynandı. Alkışlar kesilip on beş dakika ara verildiğinde, kral locasından gelen bir yaver, Türk elçisi Ali Fethi Okyar ile Türk Ataşesi Mustafa Kemal'in kral tarafından davet edildiğini bildirdi. Gittiler. Kral Ferdinand uzun boyu, hafifçe kırlaşmaya başlayan sakalı ve yumuşak bakışlarıyla sanki tek başına locayı dolduruyordu. Sağındaki koltukta kraliçe zarif ve açık bir tuvalet giymiş olarak oturuyordu.

Kral her iki konuğunu övdükten sonra sordu: "Sanatçıları nasıl buldunuz?"

Mustafa Kemal'in daha önce pek operaya ayıracak zamanı olmamıştı. Selanik, Manastır, Dersaadet, Şam dağları, Trablus çölleri, Trakya toprakları, uygulamalar, manevralar, savaşlar...

Opera eleştirisi yapabilecek müzik ekinini nereden edinebilsin?

Tüm bildiği Paris'te izlediği bir-iki yapıttı. Ama ister istemez, biraz haklı, biraz da diplomatça, "Olağanüstü majeste; dedi. Gerçekten olağanüstü..."

ikinci perde başladığı zaman Mustafa Kemal neşesiz ve durgundu. Oyunu kimi anlar boş gözlerle izlediği oluyordu. Belli ki kafasında başka düşünceler vardı. Opera bittiğinde alkışlarla, perde birçok kez açılıp kapandığı sahneye buket buket çiçeklerin taşındığı, sanatçıların alkışlara belki de yirminci kez reveransla karşılık verdiği dakikalarda da Mustafa Kemal'de aynı durgunluk sürdü.

Şakir Zümre Bey, davet sahibi olmak önadıyla Bulgarya Oteli'nde bir "supe" hazırlamıştı. Operadan çıkınca oraya gittiler. Yanlarında General Kovaçef, General Fiçev ve milletvekilerinden Marko Totef vardı. Atatürk neşelenmeye ve açılmaya başladı. Bu arada Kovaçef'in güzel kızı Maria'yı da ilk kez gördü.

Kaldıkları Spendid Palas'a döndüklerinde saat gecenin ikisine geliyordu. "iyi geceler" diyerek ayrıldılar. Mustafa Kemal kendi odasına, Şakir Bey de aynı kattaki kendi odasına geçti.

Aradan birkaç dakika geçmeden Şakir Bey bir gürültü duyarak irkildi.

Kapısı çalınıyordu. Gecenin ilerleyen bu saatinde kimdi bu?

Şakir Bey kapıya açmadan sordu:

"Kim o ?"

"Benim, Şakir uyudun mu?" Mustafa Kemal'in sesini duyunca Şakir Bey kapıyı açtı. Mustafa Kemal'in üzerinde pijaması vardı.

"Uyku tutmadı, biraz konuşalım diye geldim"; dedi ve içeri girdi

Karşılıklı oturdular. Mustafa Kemal düşünceliydi. Sonra birdenbire Şakir Bey'in yüzüne dikkatli bakarak şöyle dedi:
"Şakir, kim ne derse desin, şimdi Balkan Savaşı'nda yenilgimizin nedenini daha iyi anlıyorum. Ben bu adamları çoban diye bilirdim. Oysa baksana operaları bile var. Operada oynayacak sahne sanatçıları, müzisyenleri, dekoratörleri, hepsi yetişmiş, opera binası bile yapmışlar."

O denli üzgündü ki Şakir Bey bu konuda bir şey söylese ağalayacak gibi duruyordu. Gözleri buğulanmıştı. O anda "muazzam ve muhteşem" Osmanlı imparatorluğu'nu düşündüğü, bu imparatorluğun başkenti istanbul'u, istanbul'un dar sokaklarını, köhne evlerini belleğinden geçirdiği belliydi.

Sonra başını iki yana salladı:

"Ah" dedi. "Bizim ülkemiz de acaba operaya kavuşacağı günleri görecek mi? O düzeye birgün çıkabilecek miyiz?"

Mustafa Kemal yatmak üzere kendi odasına dönerken gözlerinde umut dolu bir ışıltı yanıyordu. Derler ki bir devrime karar verdiği ve uygulamaya geçtiğinde Onun gözlerinde hep aynı ışıltının yanıp söndüğü görülürdü.
--spoiler--

Kaynak: Haydar Yeşilyurt "Atatürk ve Komşumuz Bulgaristan" adlı eserinde bu olayı Altan Deliorman'ın "Mustafa Kemal Balkanlarda" adlı eserinden alıntı yaparak aktarmaktadır.
güncel Önemli Başlıklar