1. 1.
    25 Mart 2015 tarihinde saat 19.45 sularında Adımlar Dergisi giriş kapısının önüne konulan bombanın infilâk etmesi sonucu, şehid olmuştur...

    Şehitliği bizzat Salih Mirzabeyoğlu tarafından bildirilmiştir: “Farz-ı Kifaye mânâsına uygun olarak arkadaşların üzerinden yükü aldı. Lâf olsun diye söylemiyorum, benim için hâlâ yaşıyor!”...

    Adımlar Dergisi:

    "Şehidimiz adli tıptan alındığı sırada dahi kanaması devam ediyordu. Bu da bizce şahadetinin bir başka vesikasıdır. Bu saikle şehidimiz Ünsal yıkanmamıştır.

    Şehidimiz yarın (27.03.2015) Talat Paşa Merkez Camiînde Cuma namazı akabinde cenaze namazı kılındıktan sonra, kendisi gibi şehit olan eşi Nuray Zor’un Sarıyer Yeniköy mezarlığındaki kabrinin yanına defnedilecektir."
    ... miftah
  2. 2.
    Harun yüksel'in Ünsal Zor hakkında kaleme aldığı yazısından:

    "Son olarak…

    Sırlar kitabı Tilki Günlüğü’nün (*) 2. cildinin ilk sayfası “Son gününe yetişen” başlığı altında “Levha 17 Ekim 1989 Ünsal Zor… ‘Ünsal’ın kelime mânâsı, ‘silahlanmış adam’ demekmiş… ‘Şöhretlenmek’ ile ‘silahlanma’ arasındaki alâkayı enteresan buluyorum!..” diye başlıyor…

    Artık ne demekse?

    Bilenler anlatırsa biz de öğreniriz…"

    http://www.adimlardergisi...eci-dava-adami-unsal-zor/

    **************

    bildiğimden değil de anladığım kadarıyla rüyayı tevil etmeye çalıştığımı belirteyim:

    "Levha: 17 Ekim 1989... Ünsal Zor... «Ünsal»ın kelime mânâsı, «silahlanmış» ve «silâhlandırılmış» demekmiş... «Şöhretlenmek» ile , «silâhlanma» arasındaki alâkayı enterasan buluyorum!.. "

    Rüyanın öncelikle görenin nefsine delalet edeceği hakikati başta olmak üzere manaya suret olanında (Ünsal Zor) rüyadan bir hisse sahibi olacağı düşünülebilir... Tevil de bu mantığa göre:

    ünsal: "Adın duyulsun, ünlen," demek...

    Tasavvuf Sözlüğü'nde;"Şöhret: Arapça, ün sahibi olmayı ifade eden bir kelime. Makam sahibi olma ve riyaset tutkusu. Riyasetin, rüyaların sembolik dilindeki ifadesinin tilki olarak ortaya çıktığı kaydedilir." şeklindedir.

    Burada "Şöhret"in tanımındaki "tilki" benzetmesi ile Salih Mirzabeyoğlu'nun "tilki" sıfatındaki tevafuk dikkat çekici... Ancak manalar hak ve batıl olmak üzere iki kutuplu olduğuna göre hak tarafında "riyaset ve makam sahibi olmak" sülukun aşamaları olarak anlaşılabilir... Buna göre Salih Mirzabeyoğlu'nun "tilki" sıfatı da bâtında ki yüksek makam talebinden olur...

    Aynı zamanda "şöhretlenmek", "isimlenmek ve lakablanmak" manasına gelir ki; o da "Kaptan Kusto Müslüman"a işaret...

    Gelelim, "Silahlanma"ya:

    insilâh: Silâhlanma....

    "insilah" ve "Ünsal" kelimelerinin aynı kök ortaklığına dikkat... Yani rüyada geçen "şöhretlenmek" ve "silahlanmak" arasındaki mana ortaklığının bir sebebi buradan olsa gerek..

    Asıl pay rüya sahibine ait olmak üzere Şehit Ünsal Zor'un bütün bu manalardan hissesi ise:

    Silah, hem düşmandan korur hem de düşmanı yok eder... insan için en büyük düşman nefs ve şeytan, korunan ise iman... Bu manada Ünsal Zor, şehadet makamına ulaşmak ile en büyük düşmanı yenmiş, imanını korumuş ve en yüksek makama çıkarak "şehit"lik ünvanı ile isimlenmiştir, şöhret bulmuştur... "Şöhret" bulmuştur diyoruz çünkü arkasından şehitliği bildirilen, tescillenen pek fazla şehadet ehli yoktur... Birçoğu yalnızca Allah tarafından bilinirken Ünsal Zor bizzat Kumandan tarafından insanlara bildirilmiştir...

    Meseleyi biraz daha derinleştirirsek: Şöhret'in "bilinmek ve tanınmak" olduğu malum...

    "Demek ki, en hakir bir fertten, en ulvî Zât’a kadar, beşerî şöhretin en tantanalısından en alelâdeye kadar, ulvî ve süflî, bilinmek asıldır; mesele, hakikatin hakikati olarak imânda - son tecridte/Salih Mirzabeyoğlu"

    "Bilinme"nin aslı ise "Ben gizli bir hazine idim, kâinatı bilinmek için yarattım!” sözlerinde aranmalı.... Bütün insanların ulvî ya da suflî bilinme ve şöhret isteği de bu manadan hisse...

    O'nu en iyi bilen O'na tam manası ile "ayna" olandır yani insan-ı Kamil ve derecelerince "insan" olan...

    Netice-i Kelam; silahlanmak, Allah'ın bütün esmalarının tecellisine mazhar olmak ve ayna olmak ile... Bu durumda gizli hazine bilinir ve zahir olur... Şöhret de gizli'nin bilinmesi ve zahir olması demek olunca burada "şöhret" ve "silahlanma" arasındaki alaka da açığa çıkar...

    Aynı zamanda bu rüya bana Kumandan'ın Kazım Albayrak'ı "sağ bacağı" olarak gördüğü rüyayı hatırlattı... Burada "sağ bacak"ı hem "ruh" olarak ki -"Kazım: kinini ve öfkesini yenen kişi" demek, ruh ve kalbin bu manaya sahib olmasıdır-, hem de ilk manası ile yani kazım Albayrak'ın bu davanın yürümesinde bir hayli hisse sahibi olduğu şeklinde tevil edilebilir... Ünsal Zor rüyası da aynı mantıkla...
    ... miftah
  3. 3.
    "O’nunla ilgili 90’lı yıllarda Kumandan’dan dinlediğim kısa bir anekdotu da anlatmalıyım;

    Diyor ki Kumandan, yüzünde memnun bir ifâdeyle;

    “Ünsal’ın kaldığı cezaevinin müdürü, başka bir cezaevinin müdürüne diyormuş ki; “yahu ben de Ünsal diye biri var, bin mahkûma bedel. istersen, sen bana bin mahkûm gönder, Ünsal’la değişelim!”

    Şükrü Sak
    ... miftah
  4. 4.
    "(...)Bu satırların yazarı, ömrünü rezîl olma korkusuyla geçiren, bu korkudan dolayı her dem diri bir şuura sahip olan ve bu şuurdan dolayı şehîtlik ‘taht’ını kovalayan iki ‘baht’lı iNSAN tanıdı: Nuray ve Ünsal Zor.

    Salih Mirzabeyoğlu’nun evlilere ve evlenecek olanlara yönelik daimi bir ikâzı ve duası vardır:

    “Hem dünyanızda ve hem de ahîretinizde birbirinizin yardımcısı olun.”

    Nuray ve Ünsal Zor birbirlerinin yardımcısı olmaları yönüyle muazzam bir ahenk, muazzam bir emsâl belirtiyorlar.

    Bir defa ikisi de hiçbir zaman ‘bu dünya’ya âit olmadılar.

    ‘Bu dünya’ya o kadar iğreti duruyorlardı ki, gönüldaş Halil Kantarcı’nın dediği gibi, “şehîtlik onlara yakışıyor.”

    Ünsal Zor’da müthiş bir istikamet kaygısı var.

    Bir çok sohbetimizde hiçbir gösteriş tavrına bürünmeksizin, son derece hissî, son derece tabiî bir şekilde ve meşhur delişmen üslubuyla; “Ali Rıza Kumandan beni kovarsa ben ne yaparım… Ben ben olmam ki. Ben hayatta O’ndan başka bir şey bilmiyorum ki. O’nsuz bir hayat nasıl olur onu bile bilmiyorum. O yüzden Kumandan hiiiç kusura bakmasın. Kovsa da ben bir yere gitmem. (Gülerek) Ne de olsa ben deliyim. Mazurum. Kumandan beni mazur görür.” dedi.

    Dışarıdan bakıldığında aynen söylediği gibiydi, mecnun bir hâli vardı. Mecnunluğu ve aşırılıkları yoğun hissîliğinden kaynaklanıyordu.

    Nuray ablanın şehadetinden ve kendisi tahliye olduktan sonra evine ziyaretine gittiğimde sohbet ederken konu nasıl geldiyse Yaşamayı Deneme’ye geldi ve ben Yaşamayı Deneme’de geçen bir- iki mısraı ezbere okudum. Bir de baktım mecnun tavırlı, delişmen Ünsal Zor ağlamaya başladı. Hem Nuray ablayı ve hem de babasını kaybetmiş olmasına bağladım.

    Karşısında artık nasıl bir kabalık sergilediysem, en insanî hâlini izâh etmek zorunda hissetti ve; “Ali Rıza, Kartal’dayken Kumandan koğuşun merdivenine oturup, senin okuduğun bu mısraları okumuştu. O günler aklıma geldi. ” dedi. Ardından da sunturlu ve orijinal bir küfür savurup, hakikatini dile getirdi: “Biz ne biçim adamız… Kumandan’ın sesini bile duyamıyoruz, O’nun sesine bile hasretiz. Bunun vebâlini nasıl öderiz?”

    Övgüleri de tepkileri gibi uçlardaydı. Her faaliyetimize katılır, yazılarıma, konuşmalarıma, basın açıklamalarıma dikkat kesilir, çok çok güzel dualar ederdi:

    “Ali Rıza çok güzeldi… Allah sana Hz. Ali’nin ilmini, belâgatini, yiğitliğini verir inşallah.”

    Bu vb. konuşmaların geçtiği “yuva”nın kendine has bir kokusu vardı. O koku hiç kaybolmadı. Ev zaten ev değil, sanki tekkeydi. Bu davaya gönül verip, yolu istanbul’a düşüp o ‘tekke’den, Nuray ablanın elinden çay-çorba içmeyen çok az kişi vardır.

    Yuvaları o kadar ‘tekke’ydi ki, onlar bu dünyadaykende de, öbür dünyadaykende de birçok kimseyi ağırladı.

    Malûm; aksiyonun tezâhürü çok yönlüdür; ayıklar, tefrîk eder, toparlar, dağıtır, sevk ve idare eder…vs. vs.

    Başkasını bilmiyorum, ama ben 2000’den sonrasının en mümtaz aksiyon sahnelerine iki şehîdin cenaze namazında şahît oldum.

    Bu iki şehîdin cenaze namazında S. Mirzabeyoğlu’nun ısrarla dikkat çektiği ve hissedilmesi için elinden geleni yaptığı gönüldaşlık ruhunun, rahmeti celbeden topluluk hakikatinin tecellî ettiğini hissettim.

    Nitekim Ünsal Zor’un cenazesinde ilâhî rahmet, en görünür ve bilinir şekliyle, yağmur olarak tecellî etti.

    Tabut açılıp, naaş kabire/ ‘beşik’e koyulacağı zaman o kadar tatlı, o kadar lâtif, o kadar serinletici bir yağmur başladı ki, o yağmur eminim benim gibi herkese büyük bir kalp genişliği vermiştir.

    Zannediyorum i. Gazalî Hz.’nde okumuştum; ölü kabire koyulup, insanlar dağılınca ölü hem yalnız kaldığı ve hem de yeni bir yere geldiği için mahzun olurmuş. O yüzden kabir başında biraz daha durmak gerekirmiş.

    “Ünsal Zor ölü değil, şehîd. Bizim gibi ölülerin mekânla tahdit edilmesi hâlinden azâde. Ama olsun. Yine de yalnız kalmasın” diye düşündüm ve biraz daha kalıp, K. Kerîm okumaya başladım. Av. Harun Yüksel ağabey ve Mehmet Yüksel geldi. Aynı zamanda hafız olan Av. Mehmet Sarı Yasîn-i Şerîf okumaya başladı. Yavuz Uçum ve başka arkadaşlar da dahil oldu. Kur’an okuduk, dua ettik, ayrıldık… Ben ayrılırken Ü.Zor’a aramızdaki espriyi hatırlattım: “Abi ben şâhidim. Ama sen de bana şâhit olacaksın.”

    Av. Mehmet Sarı “biz ayrıldıktan hemen sonra Ünsal ağabeyin kabrine bir serçe kondu” deyince ağzımdan irticâlen “Nuray abladır, kavuştular” cümlesi çıkıverdi.

    Avukatlık ruhsatımı 28 Ekim 2007’de aldım. Ondan sonraki ilk Cuma gününde, 2 Kasım 2007’de de Salih Mirzabeyoğlu’na ilk ziyaretimi gerçekleştirdim. Yaptığım bu ilk ziyaretten tahliye olduğu 22 Temmuz 2014’e kadar hemen her Cuma günü S. Mirzabeyoğlu’nu Bolu F Tipi Cezaevi’nde ziyaret etmeye çalıştım.

    Bu zaman zarfında kendilerinin ilettiği selâmları bekletmez, cezaevinden çıkar-çıkmaz ilgilisine aktarırdım. Ünsal Zor’la konuşmalarımız genelde aynı minvalde geçerdi:

    Avukatım senden bugün, bu saatte telefon gelince kalbim duruyor. Kumandan nasıl?
    Seni sordu.
    Nasıl sordu, ne dedi?
    “Bizim Ünsal ne yapıyor? Çok selâm söyle” dedi.
    Kumandan “bizim Ünsal” demiş. Ali Rıza şâhitsin; ben Kumandan’ın Ünsal’ıyım.
    Ben şâhidim; O, Kumandan’ın Ünsal’ı.

    Hayatını “Kumandan’ın Ünsal’ı” olarak yaşamak isteyen ve öyle yaşayan, fâni hayata kahramanca vedâ eden “Kumandan’ın Ünsal’ı”nın şehâdetine sadece ben değil herkes şâhitlik etti.

    Allah, onun ve bütün şehîtlerin himmetini üzerimizden eksik etmesin.

    Allah, her evi onların evi gibi “yuva” hâline getirsin.

    Allah, her aileye onlarınki gibi şehâdet nasip etsin.

    Allah, herkese 15. islâm Asrı’nın şehîdi olmayı nasip etsin.

    Avk.Ali Rıza Yaman"

    Not: benim bu yazıya ilave olarak söyleyeceğim Şehit Ünsan Zor'un kabre koyulduğu saatlerde hafif hafif yağan o yağmura gökyüzünde doğan bir gökkuşağının da eşlik etmesiydi...

    Hazreti Ali: “Ben Cebrail’in şahsını yalnız alâimü’s-semâ (gökkuşağı) suretinde gördüm"... Nablusi de rüyada Cebrail A.s.ı görmenin manalarından biri de şehitlik olarak geçer...
    ... miftah