1. .
    Bugün bütün köşemi tek bir yazıya, bir okur mektubuna ayırıyorum. Okuduğunuz zaman, 20'nci yılına yaklaşan Hıncal'ın Yeri'nin bir başyapıtı olduğunu göreceksiniz. Teşekkürler Melis A..

    *
    Ölüme çeyrek kala tanıştım Cahit Sıtkı ve sevgili Hıncal Ağabey'le. Aslında "Ölmek, ölümden bir şeyler umarak" başlayan bir cümleyle tanıştırıldım demek, daha doğru olur.
    Şimdi izin verirseniz o günü sizinle paylaşmak istiyorum.
    Yaşam, gelecek kaygısı, kime güveneceğini, kime yaslanacağını bilememe, çıkabilecek her engelin karşında olması ve saire.. Her şey birikir, gençsen, hele ki bir genç kızsan ve seni hayata bağlayan hiçbir şey olmadığına inanmaya başlamışsan, gün gelir kaldıramayacağına karar verirsin ve "O" günü düşünmeye başlarsın ve bir gün "O" gün gelir...
    Kuşadası'ndayım, dayımın yazlığında, Davutlar isimli bir beldede. ilk gidişim ve sonrası olmayacak. Dayımlara mutlu göründüğüm tüm gün boyunca bile bu düşüncemde en ufak bir tereddüdüm yok. Gece saat 11 gibi sahile iniyorum. Plajın hemen bitimindeki cafeye oturuyorum son bir şey içmek için.
    ilgilenen biri yok, sadece 35 masa müşteri var zaten, bir de barda oturan şapkalı genç. Birkaç dakika sonra müşteri sandığım genç geliyor, bira istiyorum. Biramı yudumlarken kalem istiyorum. Sadece aldatan sevgilim için birkaç satır bir şeyler karalamalıyım ki, benden sonra iyice üzülsün.
    Yazmaya devam ederken, bir mumla yaklaşıyor genç, "Burası çok loş.. Görmene yardımcı olur" dedikten sonra peçeteleri uzatıyor, "Göz yaşların için" deyip yerine dönüyor ve ben 10 saniye geçmeden ağlamaya başlıyorum...
    Kendimi biraz topladıktan sonra bir bira daha istiyorum. Ağlayacağımı nasıl anladığını düşünürken, son içkinin ikiye çıkması komik geliyor.
    Yoksa yapacak cesaretim mi yok? Hayır! Mektubumu da yazdım, kararlılığım devam ediyor, sadece biraz geciktirdim o kadar... Biramı alıp kumsala iniyorum, en karanlık yeri seçiyorum ki kimse görmesin. Son bir kez tüm hayatımı gözden geçiriyorum ama yok, beni hayata bağlayacak hiçbir şey yok. Tek yol ölüm!
    Omzumda bir el hissedip irkiliyorum. "Ölmek ölümden bir şeyler umarak" diyor elin sahibi. Yanıma oturuyor, "Kumda iz takip etmek zor değil" diyor, Şaşkın, sorgulayan gözlerle ona bakarken, "Tavsiye etmem" diyor.
    - Neyi?
    - Kullanacağın yöntemi!.
    - Nasıl yani?
    - Yüksek bir yer yok, çantan çok küçük ve silah tarzın değil, boynuna taş bağlama şansın yok, bir yerlerini kesemezsin çünkü acı çekmek istemiyorsun, böyle olunca tek yol kalıyor, hap yutmak!.
    "Ama dediğim gibi tavsiye etmem" diye devam ediyor. "Alkol aldın ve alkol ilaçların etkisini azaltır hele ki bir hata yapıp kas gevşetici bir şeyler yutmaya kalkarsan, amacına ulaşamamak bir yana önündeki bir kaç günü jöle kıvamında geçirirsin."
    Ben yapacağım şeyi nasıl anladığından ziyade, vazgeçirmeye mi çalıştığını, başka bir yol mu önereceğini, yoksa dalga mı geçtiğini anlamaya savaşırken, ciddileşiyor. Paylaşmaya ikna ediyor beni dertlerimi.. Vazgeçirmeye çalışmayacağı sözü aldıktan sonra anlatıyorum. Hiç yorum yapmadan sessizce dinliyor. Yeterince anlattığıma kanaat getirdikten sonra, beni kararımdan döndürmeye çalışmamasını, yalnız bırakmasını ve kimseye haber vermemesini söyleyip, susuyorum.
    "Tanıştığımıza memnun oldum" demek istiyorum ama bir anlamı olmayacağına karar veriyorum. Zaten isimlerimizi bile sormadık...
    - Tamam, üzgünüm senin için ama sanırım buraya kadar..
    - Hmmm!..
    - Son bir şey, haplara bakabilir miyim? Bu iş için doğru şeyler olup olmadığını bir görelim.
    Dediği anda hapların elinde olduğunu görüyorum, bir şekilde çantamdan almış olmalı. "Nasıl biri bu" diyorum kendi kendime , ama hapları elinden almaya kalkmıyorum, denize atma gibi bir niyeti olamaz sanırım, çünkü kararlılığımı anlamış görünüyor.
    Zaten bunu yapacak kişi ben hapları yutar yutmaz mutlaka birilerine haber verecektir. Garip bir şekilde ona güvendiğimi fark ediyorum. Ölecek bir insan olarak yaşarken kimseye güvenememişken, ölebilmek için birine güven duymak garip geliyor.
    Hapların yarısını avucuna boşalttı.. Sanırım ölümü bana kendisi verecek! Bir korku kaplıyor içimi ona karşı. Birden avucundaki hapları ağzına atıyor, haplar için sakladığım son bira yudumunun yardımıyla yutuyor hepsini. Dehşetle "Ne yaptın?' diyorum.
    Sus işareti yapıp yutkunduktan sonra;
    - Hayatın boyunca hiç güzel bir şey yaşamadığını anlatıp durdun, yaşamında hiçbir güzellik olmadığını, sevinmeyi, bir şeyleri sevebilmeyi, sevinci, mutluluğu unuttuğunu anlattın. Yaşamak için bir sebebin olmadığını... işte sana yaşamak için bir sebep sunuyorum. Emin ol benim hayatım da seninkinden daha iyi değil ama benim yaşamaya devam etmem için sebebim var, sebeplerim var. Tek bir tanesi yaşamaya devam etmek için yeterli. Sen bir sebep bulamadığını söyledin, ben de sana sebep buldum. en azından bir gün daha. Yanına geldiğimde ilk söylediğim şeyi hatırlıyor musun?
    - Evet, ölümle ilgili bir şeydi.
    - Ölmek, ölümden bir şeyler umarak. Ölünce şu şöyle, bu böyle olacak gibi bir sürü şey söyledin. Ki ölümden sonraki hayatla ilgili değildi hiç biri. Ölümden sonrasını bilemiyorsun ölmeden ama ölünce de bıraktığın hayatın nasıl olacağını bilemeyeceksin. Yani söylediklerin sadece olmasını umduğun şeyler olacak. işte, ölümden bir şeyler umarak ölmüş olacaksın. Umduğun şeyler gerçekleşse de sen bunu göremeyeceksin, tadını çıkaramayacaksın, ölümünle üzülmesini umduğun insanların üzüldüklerini göremeyeceksin. Kısaca ölümden umduğun şeyleri ölüm vermeyecek sana. Bak ben de şu anda ölümde bir şeyler umuyorum. Ölümü kullanarak, seni ölümden vazgeçirmeye çalışıyorum. Vazgeçmez, o hapları içersen ben de seninle beraber öleceğim ve ölüm umduğum şeyi vermeyecek bana. Üstelik sen de senin hayatındaki kötü şeylerle hiç alakası olmayan birinin ölümüne sebep olmuş olacaksın. Diğer bir şeyse, çabuk karar vermezsen ben yine öleceğim ve sen yaşamaya karar versen de bunu göremeyeceğim. Ölümden umduğum şeyin bana yine bir faydası olmayacak. Hadi şimdi sana bir sebep bulmuşken çabuk karar ver.
    Birden kendime geldim.. Kimdi bu deli çocuk?.. Ne yapmaya çalışıyordu?. Kim tanımadığı bir kişi için böyle bir şey yapabilirdi ki?
    Panikle "Tamam, tamam yaşıyorum" diye bağırdım Ayağa kalktı, bira şişesini alarak denizden su doldurdu ve uzaklaştı. Şişeyi ağzına boşalttıktan sonra çıkarmak için iki büklüm oluşunu zar zor seçebildim. Döndüğünde gülümseyerek "Çok yaklaştık ha" dedi.
    - Gerçekten yapacak mıydın?
    - Bilmiyorum, ama sanırım bir insanı ölüme bırakamazdım!.
    *

    2 yıl sonra.. 10 Haziran..
    Bir insanı ölüme mi bırakamazdı yoksa ölürken yalnız mı bırakamazdı? Hâlâ düşünüyorum, bunu hiç anlayamadım. Çünkü o sözü söyledikten sonra ne niçin yaptığıyla, ne de benim ölmek isteyişimle ilgili tek kelime etmedi. Tekrar hayatı sevebilmek üzerine uzun bir konuşma yaptı. O konuşmanın bir yerinde sizden bahsetti.
    "Hıncal Uluç'u oku, sevgi üzerine, hayat üzerine, hayatı sevebilmek üzerine sıkça yazar" dedi. O günün ertesinden beri sizi okuyorum ve kışın bir yazınızda o ilk cümleyi gördüm "Öldük, ölümden bir şeyler umarak!.."
    Neler hissettiğimi tahmin edebilirsiniz. Cahit Sıtkı'yla da böyle tanıştım işte. O geceden sonra, utancımdan olsa gerek, bir hafta daha dayımlarda kalmış olmama rağmen cafeye hiç gitmedim ama hep kumsalında oturdum.
    Çalan müziklerden, Shirley Basey'i, öğrendim, Janis Japlin'i, Pink Floyd'u, Ayten Alpman'ı, Dario Moreno'dan istanbul'un Kızlarını ve bunlar gibi onlarcasını öğrendim.. Sabahın dördünde kısık seste nasıl coşkuyla bütün cafenin rock'n roll yaptığını gördüm.. insanların o ahşap, kargı çatılı barda, nasıl ama nasıl bir sıcaklıkla, nasıl bir sevgiyle birbirleriyle kaynaştıklarını, biraz da kıskanarak izledim. Orda sizi öğrendim, sizden sevgiyi..
    Neyse çok uzatmadan 2 yıl sonraya, 10 Haziran'a döneyim.
    Kışınki yazınızı okuduktan sonra aklıma geldi. Cahit Sıtkı'nın bir kitabını alıp adını öğrenemediğim isimsiz kahramanıma hediye etmek istedim. 2 yıldır uğramadığım Kuşadası'na gidince, hediyemi verir, edemediğim teşekkürü bu yolla edebilirdim. 10 Haziran'da cafenin olduğu yerdeydim ama cafe yoktu, sadece yer fayansları ve mutfak bölümü kalmıştı. Kuzenimden ve cafenin genç müşterilerinin yaptığı internet sitesinden öğrendiğim kadarıyla, Davutlar Belediyesi göstermeksizin sözleşme yenilememiş. Serhat'ın (adını siteden öğrendim, dostları ona Serhat Boss ya da Chief Joe diye hitap ediyor) ve müşterilerin bütün çabalarına karşın belediye bu tutumunu devam ettiriyormuş. Anladığım kadarıyla bu durumdan haberi olan tüm müşteriler Clubee'yi (cafenin adı) tekrar açabilmek için çözüm üretmeye çalışıyor. Hatta kuzenim, Davutlar Belediye Başkanı DYP'li olduğu için Mehmet Ağar'a bir mektup yazmayı düşündüğünden bahsetti. işte onun bu düşüncesi de benim aklıma size yazmayı getirdi. Yazdıklarımın ilk bölümü, size Cahit Sıtkı'dan bahsettiğiniz gün yazmayı düşündüğüm bir şeydi ama yazmadım..
    Şimdi ikisini birleştirerek, hem sizinle çok önceden paylaşmak istediğim bir şeyi paylaşmak, hem de Clubee'yle alakalı olarak size ulaşarak, yaşama yeni bir başlangıç yapmama yardımcı olan Serhat'a teşekkürü bu yolla etmek istedim. istediğim şey Clubee olayını, ya da benim yaşadığım o geceyi köşenize taşımanız değil, sonuçta ne ben, ne de Clubee, tüm okuyucu kitlenizi ilgilendiren şeyler değil. Sadece, gazeteci kimliğinizi kullanarak, ayıracağınız 10 dakikayla, Davutlar Belediye Başkanı'na ulaşmak ve insanların Clubee'yi ne kadar sevdiğini ona söylemeniz..
    Yardımcı olabilirseniz, sadece beni değil, hem bütün Clubee dostlarını, hem de hiç tanımadığı bir insanı böylesine önemseyip, ölme isteğinden vazgeçirebilmek için görülmemiş bir yol kullanacak kadar insanları sevebilen bir kişiyi çok mutlu edeceğinizden eminim.
    Bu yıl bir daha gidemeyecek olsam da, insanın yaşama tekrar dönmek için ilk adımını attığı yerin orada olduğunu bilmek güzel bir duyguYardımcı olamayacaksanız da.. Yine de sizi seviyorum... Hıncal Ağabey!.
    iyi ki varsınız. Mutlu kalın...
    Melis.

    hıncal uluc

    (bkz: Ölümden sonra)
    2 -1 ... mulayim