bugün

ben bu yazıyı öylesine yazdım

Biz cehennemi çok uzaklarda arıyoruz. O bahsedildiği alevlerde, acı çekerek etini yakan cehennem tam olarak sol mememizin altında. Tanrı’nın bizi sınadığını düşündüğümüz her ne varsa dağın omuzlarına yağan çiğ tanesi. Asıl karlar kalbimizle kaplı. Benim asıl cehennemim yaşadığım güçlü empati duygusu.

Belki psikoloğun kapısını çalma vaktidir. 21 ağustos’tan bu yana eşini kaybetmiş olan kuzenimin yerine yaşıyorum sanki. Onun hissettiklerini anlamamın imkanı yok ama gördüm. Göz bebeğinin içine kadar işlemiş olan acının, menziline takıldığı yeri yakacak kadar güçlü olduğunu gördüm. Kalbim şimdi o yakarışlarla dolu.

Üstüne bir de hürrem’ini kaybeden süleyman’ın sözlerini duydum dün gece. "Renkler vardı Gülfem;sesler,şarkılar vardı. Bazen öyle anlarımız olurdu ki,alev saçlarından kıvılcımlar saçılırdı. Gözlerinden yıldızlar görünürdü. Bütün dünya nurla dolardı. Cümle âlem bir kalp olup damarlarımızda akardı. Şimdi hiç renk yok…” diyordu.

Hiç renk yok.

Kulaklarımda çınlıyor bu söz. Ya bir gün benim de renklerim solarsa. Ya ölümün kucağında sallanırsa sevdiklerim. Yok, olmuyor atamıyorum bu hissi içimden.
Kahkahalar atarken ağlamaya başlıyorum birden, hem de hıçkıra hıçkıra. Ben böyle ağladıkça ölümü de çağırıyormuşum gibi hissediyorum, sonra kendime olan öfkem, nefretim büyüyor içimde.

Tanrım, benim gökkuşağını ne kadar çok sevdiğimi bilirsin. Çocukken Her yağmur sonrası koşa koşa balkona çıktığımı, gökkuşağına uzanmak için parmak ucumda yükselip ona dokunmaya çalıştığımı da bilirsin.
Benim yağmurumu gözyaşlarım etme.
Beni gökkuşağından mahrum bırakma.

“Hiç renk yok” dedirtme bana.