yazarlardan hikayeler 


kapat
  1. sözlük yazarlarının yazdıkları hikayelerdir. izin verirseniz ilkini ben yazayım. *
    **
    üç arabaydılar

    bir sonbahar akşamıydı. üç delikanlı tunus tan kizilay a inmiş, etkisini arttıran yağmura aldırış etmeden olgunlar a gelmişlerdi. ıslanıyorlardı ama özgürlerdi, çünkü gurbetteydiler, niye ıslandın diye kızacak bir anneleri yoktu yanlarında. bunun da keyfini sonuna kadar çıkarmaya kararlıydılar. yağmurun altında ellerini yana açarak, ağızlarına da birkaç damla yağmur suyu almak için ağızlarını açmışken, hiç beklenmeyen bir şey oldu. rüzgar gibi yanlarından geçen bir aracın yolun kenarındaki su birikintisini üzerlerine sıçratması sonucu her şey birdenbire değişmişti. elinden şekeri alınmış çocuklar gibi morali bozulan gençler yine de pollyannacilikoynayarak, bir şey olmamış gibi davrandılar. bu olayda bir art niyet aramadılar, hayat toz pembeydi onlar için. neşelerini böyle ufak bir mevzunun bozmasına izin vermediler, sonuçta o şoför de insandı. ama bilmedikleri şey, iki aracın daha, öndeki aracı izlemesiydi, hem de aynı hızla, aynı amaçla. üzerlerine gelen her su damlası bir şey aldı o çocuklardan, inançlarından, özlemlerinden ve insanlıklarından....bir daha eskisi gibi olamadılar, hayata umutla bakamadılar.....***
    #873616 (fewzi1907, 17.11.2006 21:57 ~ 22:27)
  2. ilk entry de adı gecen caddede bu sefer 5 kişi aynı duygularla kapkaç yapmaya çıkmıştık, evet ne annemizden korkumuz nede babamızdan çekintimiz vardı, derken karşından gelen iki kişi gözümüze takıldı, plan hazırdı, ahmet hızla üstlerine doğru koşacak, mehmette arkalarından hızla koşup cantayı alıp koşmaya devam edecekti, ben ve diğerleride olaya karışıp kahramanlık yapmaya kalkanları en gelleyecektik, derken plan sorunsuz işledi, buluşma noktasına vardığımızda, hemen çantayı elime aldım, reis olarak paylaşımı ben yapmacaktım, çantayı açınca birde ne göreyim, bir deste amerikan doları, bol miktarda euro, 30 adet burma bilezik, yaklaşık 50 adet kadar tam cumhuriyet altını vardı, biri bana, biri okuyana, biri de oylayana.

    kapkaç hızında edit: yukarıdaki anlatılanları rüyamda bile yaşamadım, sağın solun laflarına kulak tıkayın lütfen.
    #873726 (cehennem tanrisi, 17.11.2006 22:20)
  3. bu gün cezaevinden yeni çıkan arkadaşımla beraber içmeye gittik, kafayı takmış yüzüne kezzap attığı kıza, illa görüşecekmiş, ipne işte, lan görüşecektin neden kezzap attın kıza, neresi ile görüşecen şimdi, desem de dinlemedi lavuk, gittik kızı evinden aldık, bu arada karşı çıkan abisini bıçaklarken, bıçak kemiğine saplandı geri de çıkaramadım öyle kaldı orada moralim çok bozuk bu yüzden zaten, hediyeydi o bana, neyse, yolda gidiyoruz bizim ki zırt pırt yok ona niye verdin buna niye hapşırdın diye döverken, kızın bağırmaları kulağımı zikti, şimdi bir şey söylesen ayıp olacak, bende ses çıkarmayayım dedim ama nereye kadar, dayanadım koli bandı ile ağzını bantladım, allahdan bizim ki efendi çocuk hiç karşı çıkmadı, o arabanın arkasın da biz de önünde tekila larımızı yudumlayıp eski günlerden bahsettik uzun uzun, kızarım mızarım ama temiz çocuktur bu, bir gün biz bununla tarlabaşında bi kamili arıyoruz, pat lavuklar 6 kişi çıkmazlarmı karşımıza, o zamanlar nerde küte filan, çektik sallamaları kim denk gelirse, kaçıp gitmedi yani, garibandır da, cezaevine babasını öldürmek den girmişti, bir kızı seviyordu, babasıda para yok olmaz diyordu, dayamadı kesti adamın kafasını, ben ilk duyduğumda çok kızmıştım, insan babasının kafasını kesermi, şimdi sana kim para gönderecek cezaevine yaralasaydın bari demiştim ama, kurnaz dır da ha babasının fitili bulmuş gevrik sağlamdı yani, sohbet sohbet derken geceyi ettik, bana abi ben eve gideyim artık geç oldu dedi, tamam derken lan bu kız ne olacak dedim, arkaya bir döndük, kızda hiç ses seda nefes yok, burnunda et varmış karının, ağzını bantlayınca haliyle taklaya gelmiş, şimdi işin yok müsait deniz kenarı ara, bide parmak izi kalmasın ayağına benzin dökelim dedik, ulan bi koktu ben varya 5 ay et yemem artık, sonun da eve bıraktım da kurtuldum, şu saate bak anasını satayım kaç olmuş, şimdi beni uykuda tutmaz, dünden kalan bi şişe rakı olacaktı, onu içeyimde bari biraz uykum gelsin yatarım belki, sessiz ama uzun bir gündü, eski dostları görmek gerçekten güzel.
    #873744 (cehennem tanrisi, 17.11.2006 22:24)
  4. bir varmis yokmus
    bir keci varmis
    berbere gitmis
    sakallarini kestirmis.
    eve gelince aynaya bakinca
    ''ah nerde benim sakalim''
    demis.
    *
    #874235 (mulayim, 17.11.2006 23:51)
  5. ilk hasta
    ben hala evdeyim ve kendime gelmeye çalışıyorum.yanımda olduğun zamanı ve yokluğunu kıyasladım fark yoktu.ikisinde de ben mutsuzdum ya da mutluluğumun farkında değildim.aradaki farkı anlamak için düşündüm ikimizi ve bizi bağlayan şeyleri ama yarım kaldı çünkü ben daha arada bir fark olup olmadığını bile anlayamamıştım.düşüncelerim kilitlenmişti ve bende düşünmeyip,durmayı denedim.sadece baktım ve aklıma bambaşka şeyler girdi.bunların içinde ne sen vardın ne de ben.
    sanki uçup gitmiştik giderken almayı unuttuğun asetonun gibi. o plastik şişenin kşime ait olduğunu hatırladım seni ve kendimi.
    ilk gördüğümde ojesiz ve kısaydı tırnakların tek fazlan fondotendi yüzünde ve birde ben eklenmiştim anlık da olsa hafızana. uzun saçlı, hafifce toplu olarak geçirmiştin beni kayıtlarına.çok zaman geçti beni bırakıp gidinceye kadar aradan,çok toplandık ve bir okadar da çıkarıldık hayatan.
    senin tırnaklarının uzaması ve ojelrinin bozulmasındandaha çabuk döküldü saçlarım ama aldırmadın kelliğime alışıktın vücuttaki değişikliklere sen ergenliğinden beri.
    kel kaldığımda olsun babama benzedin dedin daha bi masum sarıldın.zayıfladığımda dedenin son zamanlarını hatırlayıp,korktun benimde ölceğimden.ağladın.
    bizi matematiksel işlemlerinde sayı yerine kullanan hayat benden memnun kaldığı için beni artık çizimlerine model olarak kullanmaya başalamıştı,mutluyduk işe girmiştim ve unutmuştuk bendeki değişikilği.
    devletten daha büyük bi yerde işe girmiştim maaşım pek iyi değildi yeniydim ve umutlu olduğum için hala biraz gülümsemeyle eve dönebiliyordum ikimiz için yiyecek niyetine.
    sende umutluydun benden çünkü beni tanıyodun yetenekli olduğumu söyleyip başaracağıma ilerde daha rahat edeceğimize inandırmaya çalışıyodun. aldığım nefesin yanında sen vardın beni haytta tutan sabahları erkenden kaldırıp işe gitmemi sağlayan ve döndüğünde eşsiz gülümsemeyle kapıyı açan.
    hep model olarak kalmadım hayatta,yeni işler aldım ama hepsi küçük rollerdi başkalrının hayatında figüranlıktı ek işim, başrol oynamaktı hayalim ve ödülü senin sayende aldığımı söylemek.
    tüm bunlar olurken kendimi hayallere fazla kaptırmıştım kendimi yitirmekle kalmayıp seni de yok etmiştim.
    eve geldiğimde sen artık toplanıp çıkarılan çarpılıp çoğalyılıp umutsuzca parçalara ayrılan olmaktan sıkılmış ve kendini toplayıp oyundan çıkmak üzereydin.
    kapıda karşılaştığımızda sadece hoşçakal dedin anahtarı elime tutuşturdun.yıkılmıştım,tek kelime edemedim cebimdeki yeni rolümü,hayatımızı değiştirecek başrolü aldığımı sana söyleyemedim gittin.
    anahtar elimdeydi ama ben kilitlenmiştim.
    yokluğna anlattım rolümü:ilk hatsayım ölmeyi bekleyen.
    *
    #939844 (kelmajeste, 02.12.2006 17:48)
  6. trenin yamacında oturan kız fincan... Dışarıda güzel bir hava... kasım ayında güneş yine de ısıtıyor insanı. çimenler yemyeşil, lakin ağaçlar sararmış. yazla kışın inadı mı, doğanın kısır döngüsü mü bilinmez. bir karga sürüsü havalandı göklere. akşam olacak, tepelerde ışıklar yanacak. her evde neler yaşanacak kim bilir? bağıracaklar, kavga edecekler, anlaşacaklar, yiyecek, içecekler, üşüyecek kimileri, sevişecek bazıları kuytularda karanlıklara gömülüp... ama şimdi sıcacık dışarsı, öyle bir aydınlık ki hem de. gök mavi, yer yeşil. ya fincan... fincan, midyedeki inci. keşfedilmemiş henüz. iri gözleri var, kocaman, kapkara, baksan boğulursun. fincan denizi görmedi ama rüyasına girdi bir kez. Filmlerdeki gibi değildi, geceydi. karanlıktı gözleri gibi ve anlaşılmazdı dost mu düşman mı olduğu tıpkı gözleri gibi! ben fincan'a baktığımda yalnız göz ve dudak görürdüm. ne dudaklardı onlar... acıtılmış, kanatılmış gibi öpülmekten. inadına güzel, kan damlayacak sanki. fincan o pastel güzellerden değildi. hani şu sarılı, pembeli, mavili... her şey yoğun onda. her şey belirgin yüzünde de, karakterinde de. onda bir şey ya var, ya yok... ya yaşam ya ölüm. ya güzel ya çirkin. o yüzden dudaklarını kan ve gözlerini kara dantel bürümüş. Boy, pos normalin biraz üstünde. selvi boylu değil anlayacağınız fincan. 1.65 ancak var. o dudağa baktığınızda, o gözleri gördüğünüzde ya ağlama yahut azar duyacağınızı sanırsınız. zira gözler kapkara, haşin bakar, zehir saçacaktır sanki. dudaklarsa acı çekmiş, titremektedir adeta. güzel göğüsleri vardır fincan'ın, diri. fincan istiridyenin içindeki inciyse, o göğüsler hiç ulaşılamayacak bir madendir. öyle bir madendir ki; yerde değil göktedir... madeni kazar bulursunuz, ama fincan'ı... öylesine ulaşılmazdır, öylesine sürprizlerle doludur işte. kendi bile bilmiyor henüz bunları. siz baksanız onun baktığı yerlere şimdi her şey aynı dersiniz, evler ve camiler görürsünüz, evler ve camiler...
    yine bir karga sürüsü geçiyor gökten. siz sevmezsiniz kargaları, martıları hayal edersiniz. oysa fincan hiç martı görmedi ki. kargaları da seviyor. o evden elli metre uzaktaki küçük tepeye çıksa, uzaklara gittim sanır, neler neler görür oradan kim bilir? ama siz everest' e tırmansanız az gelir. neler gördünüz, neler yediniz, neler okudunuz, neler dinlediniz öyle? tabi kesmez bunlar sizi... sanatla yoğruldunuz, zevkleriniz gelişti, gurme oldunuz öyle mi? çocuklarınızı baleye yazdırın, basketbola gönderin, aman stilli yüzsün, yabancı dil bilsin en az bir tane, okusun, okusun, dans etsin... fincan belki hepsini yapar bunların, belki hepimizden de iyi yapar. ama henüz bilmiyor, denememiş, deneme fırsatı ona verilmemiş... fakat fincan' ın gözlerine bir kez bakın, gerçeği göreceksiniz. kimse ona el uzatmasa da, onun dağları aşacağı belli. dedim ya kendi bilmiyor henüz...
    **
    #944693 (dalgali kur, 03.12.2006 20:00 ~ 13.12.2006 23:32)
  7. iki sevgili motorsikletle gidiyorlar (erkek:e, kız: k )
    e: ya hayatım şu kaskı alırmısın?
    k: hayatım alıp nereye koyacağım?
    e: kendin tak canım ben çok sıkıldım
    *
    e: beni sevdiğini söyleri misin?
    *
    e: duyamadım
    *
    e: bir kez daha soyle
    *
    e: aşkım beni sımsıkı sarsana
    *

    -akşam haberleri-
    freni boşalan motorsiklet duvara çarptı, gençlerin birisi kask taktığı için hayatta kaldı diğeri ise kask takmadığı için hayatını kaybetti.

    aslında erkek en başından beri frenlerin tutmadığını biliyordu...
    boyle sevgi kaldımı ey allahıııım????
    #952825 (picnick, 05.12.2006 13:08)
  8. (bkz: anlatsam roman olur) *
    #953005 (tyro, 05.12.2006 14:06)
  9. yazarlardan hikayeler

    3 genç balkonda oturmuş hayatlarının seyrini değiştirecek bir fikri bulmak üzerelerdi.
    Bu fikir neydi acaba.????
    Hepsi de köşeyi dönmenin hayalini kuruyorlardı.Bir şeyler yapmalıydı artık bu gençler.
    Oradan Rapter*atladı:
    "Kokain işine girelimmm"
    Baadir*:
    "olmaz olum hemen kokain.önce ot işinden girmeliyiz"
    tazefasulle**ise parlak bir fikir bulduğunu sanıyordu:
    "Arkadaşlarının sakız fabrikasını soymak"*.
    Rapter:
    "salak fabrikada para olmaz."
    tf:
    "biz de sakızları alırız ve satarız.nhehehehe"
    Rapter:
    "o kadar sakızı ancak johhny depp 3 günde elinden çıkarır"

    Ve olanlar oldu sakız fabrikasına bir baskın yapıldı.
    250 kg sakız ele geçirildi.
    2006 yılında didimde eğer sakız aldıysanız emin olun o sakızı bizden almışsınızdır...
    Gençler bu işten fazla para kaldıramadı ama halk ucuz sakızla tanıştı…
    Acaba bir sonraki köşeyi dönme planlarında başarılı olabilecekler miydi??
    Bütün grup düşman olmuştu. Bir sürü uğraş ve ellerinde kalan sadece yol parasıydı...
    Acaba ankaraya mı dönceklerdi??

    tf ordan atıldı:
    "ümidinizi yitirmeyin.köşeyi hala dönebiliriz.bence bir kitap yazalım ve korsan olarak satalım"

    olanlar oldu bu 3 genç tam 800 sayfa bir kitap yazdılar.Kitabın kapağını vasat derece de grafiker olan rapter yaptı...
    Kitabı da fotokopiyle çoğalttılar.(rapter in el yazısı)
    Sakız işinden ellerinde kalan parayı da fotokopiye yatırmışlardı.Ellerinde kalan 80 kg sakızı da kitabın yanında ayraç olmak suretiyle promosyon olarak vermişlerdi...

    Kitabı o aralar didimde olan bir yayıncı da almıştı.. Bu kitabı çok beğenen yayıncı kendi adı altında bastırdı...
    Noterden onaylatacak Paraları olmayan gençler herhangi bir iddaada da bulunamadılar.

    Ve kitap tüm dünyada bestseller olarak 4 milyon traja ulaştı.ama hiç kimse bu kitabı bu 3 kişinin yazdığını bilmiyordu.
    grubun hepsi artık tf den nefret ediyordu...yol paralarını da fotokopiye verdikleri için ankaraya otostopla gitmek zorunda kaldılar.

    O aralar bir konser için bodrum da olan Gökhan özen jet skisiylee kaybolmuş ve didime sığınmıştı...
    gençler gökhanı yoldan geçerken gördüler ve gökhan da onları bmw z4 üne aldı...
    yol da ise Gökhan özenle hep dalga geçtiler, ama Gökhan özen hepsini çok sevdi..
    dinleyen özen , yayıncı da tanıdığı için gençlere yardım talebinde bulundu.
    Acaba Gökhan özen gençlere yardın edebilecek miydi..???

    Gençler gökhanı o kadar etkilemişlerdi ki gökhan özen onları evine davet etti artık rotaları istanbuldu gençlerin
    Gökhanın evine yerleşmekte pek gecikmedi gençler… Köşeyi dönme planlarına da ara vermeden devam ediyorlardı...bir gün gökhanı reianaya güç bela yollayan gençler uzun süreden sonra evde üç başlarına kalabilmişlerdi.

    Baadır atıldı :
    "öhömm tf atılmadan ben atılayım dedim bir şeyler yapmalıyız gençler.kitabımız bestseller oldu ama zırnık koklatmadı adi yapımcı.Gökhan salağını iyi sömürüyoruz ama bu bize yetmez evet tf atılabilirsin"

    tf:
    "bence gökhanı soyup kaçalım arabasını da parça parça satarız nhehehe"

    3 kafadar bir fikri tutmuştu ve olanlar oldu...
    Gökhanın çağla şikelle ayrılmasını fırsat bilen gençler gökhanın paracıklarını ve köpeğini çalarak ortamdan uzaklaştılar...

    rapter yolu yarılamışlarken atılır:
    "bize bu yetmez lan bence gökhanı da kaçıralım çağladan da fidye alrıız böylece köşeyi de döneriz..."

    grup geri dönerek gökhanın evine girer.gökhanı yaka paça dışarı çıkarıp gökhanın bağ evine kaçırırlar... Artık tek yapmaları gereken çağla şıkeli arayıp fidye istemektir.

    çağlayı kontor olmadığı için cepten arayamayan gençler gökhanın telefonundan ararlar.çağla şıkel ise Gökhanla konuşmak istemeğinden çağrılara cevap vermiyordur...
    tf nin ise başka bir planı vardır:
    "özel numaradan arııyalım çağlayı"
    öyle de yaparlar ve tf hayatında ilk defa bir işe yaramanın verdiği keyifle mayışır...

    En az Gökhan kadar salak olan çağla hemen telefonu açar.. karşısında gözü dönmüş bir ses Vardır.
    baadirin sesi!!
    "Gökhan elimizde eğer yarın 300 milyarı boğaz köprüsünün tam ortasına getirmesen Gökhanı bi daha göremessin"
    çağla:
    "amaaaan sanki onu görmek için deliriyodum yaa.!!! Beyaz la seviyeli bi ilişkiye başladım"

    bunun üzerine merve atılır:
    "hooyyyttt bu haberi can tanrıyara satabiliriz. Ve köşeyi dönebiliriz&#8230"

    Bir an gökhanı unutan gençler evden apar topar can tanrıyarın evine doğru yol alırlar...Ama evin adresini bilmedikleri , evde gökhanın olduğunu bildikleri ve gökhanın evi bildiğini bildikleri için geri dönüp gökhanı da alırlar...
    Gökhanın bmw z4 otomobili ile can tanrıyarın evine 2 daakkada ulaşmışlardır.

    Kapıyı petek dinçöz açar…
    "ne arıyosunuz bu saatte kapımda a-aaaaaaaa gökhann ne böleee caannnn koşşşşşşş gökhana bakkk hemen son Dakka haberi yapalımmmm televolede olay"
    tf atlar:
    "Petek hanım biz can beyle görüşmek için gelmiştik"
    Bu arada baadır iyi ki tf aramızda diye düşünür. tf de olmasa kimse atılmıyoooo...

    Can tanrıyar röptişambırı ile elinde prosu ve bir kadeh kırmızı şarabıyla ağır ağır yol alır:
    "Evet derdiniz??.. anaa gökhana bakkk naptın lan kendine ahahhaa"
    tf:
    "can bey biz çağlanın beyaz ile olan ilişki haberini size satmaya geldik"
    Can beyin kafasında ampül yanar. Ampülü gören gençler bu işte bir işin olduğunu gecikmeli de olsa anlarlar.
    Bunu üstüne can :
    " vuhahahahhahah"
    diye şeytani bir kahkaha atar. Ve :
    "ne kadar salaksınız lan siz öyle satmaya geldiğiniz haberi direk verdiniz bana para mara yok size sttirirrrinn gidiinn leeyynnn"
    tf atlar:
    "o zaman bari gökhanın fidyesini verin bize.. 300 milyarcıkkk"
    Can tanrıyar:
    " O zaman bekle bir kameramı alıyım"
    gökhanın suratına 2 yumruk indirir.baadıra göz kırpar ve der ki:
    "biraz gerçekçi olsun gençler"
    "Şimdiiii size teklifim şu gökhanı bana verin. Zaten başka çareniz de yok . ve vermenizin karşılığında sizi televoleye çıkarırım…belki şöhret olursunuz"

    Gençlerin hepsinin kafasında ampüller yanar,gözlerinde ise dolar işaretleri belirir.kulaklarında ise kasa sesleri çınlar...Bu fikir çok hoşlarına gider gençlerin.. .

    ve olanlar olur...Can tanrıyar o pazartesi televole de bu gençleri arkasında dansçı olarak oynatır.hepsinin üstünde de birer civciv kostümü vardır.Civciv fikri ise tf den çıkmıştır.böylece tanınmayacaklardır...

    Yayın bittiğinde ellerinde 5 kuruş olmadan televoleye çıkmış insanlardır. Köşeyi bir türlü dönemeyen gençler gene konuşuyorlardır...
    tf atlar:
    "genç, biz köşeyi dönmek istemiyo muyuz???"
    Baadır ve rapter kafa salllar...

    tf 10 yıldır normal bir hayat sürer gibi davranıp gizlice üzerinde çalıştığı ve düşündüğü fikrini artık açıklamak durumunda hisseder kendini:

    "kardeşlerim;hepimiz bu yolun yolcusuyuz;Tek amacımız ise köşeyi dönmek ben derim kiiii ilk gördüğümüz köşeden o zaman köşeyi dönmüşşş oluruz ehehehe nasıı fikir??"

    Bu fikir herkese çok mantıklı gelir tf takdir edilmiştir
    Gençler yürümeye başlar ancak dönecek bi köşe bulamıyorlardıırr...
    Vee olanlar oluuurr dönecek bir köşe bulurlar...
    Döndükleri anda cılız bir adam ve elinde 2 tane James bond çantası...
    tam yanlarından geçerken tf in ağzından pek anlaşılamayan ,tf nin de ne yaptığını bilmediği halde söylediği şu kelimeler dökülür:
    "kafkef kemkum bla bla bla hoytingen zuuyytak"

    Adamın birden gözleri açılıııır:
    "Demek gönderdikleri adamlar sizsiniz…parolayı bildiğinize göre...gözüm sizi pek tutmadı ama sizi yolladıklarına göre bi bildikleri vardır... şimdi yapacağınız şeyi size söylüyorum;. Bu çanta saf kokain dolu; siz bunu alıp Meksika sınırından geçirip gemiyle şili yakınlarında duran bir vapura bırakcaksınız ki o vapur da bu kokaini kübaya götürsün... meksikaya vardığınızda Don Sgagnettiyi bulacaksınız....o size yardım edecek; bu zarfın içinde 1500 $ dolar var... pasaportlar ve sahte kimlikleriniz de bu dosyanın içinde;bu da işi bitirme çekiniz bitirdiğinizde arjantine dönüp Don Sgagnettiye bu çeki imzalatırsınız; beni anladınız mı???
    #1043244 (tazefasulle, 23.12.2006 15:41 ~ 15:54)
  10. (bkz: fAntastik ulu roman)
    #1043268 (karga, 23.12.2006 15:44)
  11. devamı:

    Bu arada gençlerin kafasının üzerinde soru işaretleri ve ünlemler vardıır...
    acaba bu işlen köşeyi dönebilecekler miydi..??

    Bu arada kafalarını karıştıran bir şey vardıı.bu don spagetti acaba bi giyecek miydi yoksa bir yiyecekmiydi??? yoksa iğrenç bi yiyecekmiydii??? Bunların cevabını sadece ve sadece don spagettiyi bulabilirlerse alabileceklerdi...

    Adam çok donanımlıydı; sağdan bi zarf soldan bi dosya cebinden bi sigara paketi,zippo ve ikamet ilmihaberi çıkarmıştııı... hepsini gençlere verdi.

    " ben her zaman gençleri çalışmayı severim "dedi
    ve arkasında altın dişlerini göstererek pis pis sırıttı
    rapter:
    "evet bizi tigana yolladı abi"
    "bu gençlerin espri anlayışına bayılıyorum muhahahhahahah "
    diye kahkaha atar, purosundan bir nefes daha çekip arkasını dönüp yürür...

    Gençler ellerindeki 2 çanta dolusu kokain ve 1500 dolar ile ne yapacaklar???
    tf atılır:
    "gençler bence biz bu adamın dediğini sallayalım zaten ben çoktan unuttum ne dediğini,en iyisi bu kokainleri alıp bi dolaşalım şöyle buluruz yapacak bir şey"

    her şeyi boş vermiş olarak bezik bir şekilde yürürken gençler,rapter saati merak eder
    yandan geçen bir paltolu kişiye saati sorar...
    meğerse kadın angelina jolie dir ve kimliğini gizlemeye çalışıyordur...
    rapter kadına saati bir andan içinden geldiği gibi ingilizce sorar nedense...

    kadın durur,gözlüğünü burnuna indirir,ingilizce olarak
    "sonunda ingilizce bilen biri be benimle gelin neyim varsa sizindir"

    gençler böylece köşeyi dönme fikirlerini bir daha düşünürler...
    angelina jolie bunları eve götürdüğünde vasiyetini yazar ve intahar eder...brad pitt onu aldatmıştır çünkü...
    gençler ise kadını durdurmaya hiç teşebbüs etmezler çünkü vasiyette bütün mal mülk onlara bırakılmıştır...

    tazfasulle jakuzide köpüklü muz banyosu yaparken,
    rapter altkattaki gazinoda kumar oynarken,
    baadır terastaki olimpik havuzda yüzerken,
    angelina jolie kendini yatak odasına asıyordur...

    acaba neler olacak, 3 kafadar köşeyi döndüler mi gerçektende?

    gençler uzun bir süre angelina jolienin mal varlığını yediler, jet sosyeteye girdiler,partiler verdiler , gazeteleri boy boy süslediler, yediler içtiler...
    para bitince malikaneyi sattılar yine otostopla ankaraya döndüler...

    güven parka oturup simit -çay yediler...
    geceyi geçirmek için bir bank buldular gazete kağıdıyla da üstlerini örttüler...

    oradan geçmekte olan bir kedi miyavladı,
    havada uçmakta olan bir güvercin baadirin üstüne işedi,
    rüzgarda uçuşan doldurulmuş bir milli piyango bileti rapter in yüzüne yapıştı,
    tf nin kafasının üzerinde ampul yandı...

    (bkz: okumak isteyene allah sabır versin)
    (bkz: magazin forever)
    #1043322 (tazefasulle, 23.12.2006 15:53)
  12. HASRET

    Yirmi iki metrelik bir balıkçı teknesiydi Hasret. Bakımlıydı, temizdi. Kamaraları geniş ve ferahtı. Üstteki kamaralardan başka, altta; teknenin altında, yatakhane olarak kullanılan geniş bir kamara daha vardı. Kışları orta kamaraya, soba bile kurarlardı. Soğuk kış gecelerinde sıcacık olurdu içerisi. Çapari zamanı çaparilerini sarkıtırdı balıkçılar bir yanından. Ağ zamanı ağları çekerdi güçlü makaraları. Miçoları parakata dalardı kimi aylarda, yaz aylarında da kompresörle kül tabağına... Kaçak, trol bile atarlardı çok çaresiz kaldıklarında, kendi içi de almazdı ama, ne yapalım derdi Halis Kaptan, ekmek parası.Altı ailenin karnı doyardı Hasret'ten. Üç oğlan dört kız çocuğu okuturdu, üç tanesini üniversitede...

    Tayfanın kadınları da hamarattı. Kocalarına yardım ederler; ağ diker, çapari dizerlerdi...Bunun dışında kimi dantel örer, kimi oya yapar satar, kimi de temizliğe giderdi. Hemen hemen hepsi iki işte birden çalışırdı. Yaz tatili geldiğinde öğrenciler tayfaya katılır Hasretin miço sayısı artardı. Teknenin içinde kolunu sallasan miçoya çarpardı.

    Hasret kasabanın en gözde teknesiydi. Uzaktan görüldü mü, iskeleye akın ederdi ahali. Bolca, kıpır kıpır balıkla dolu olurdu güvertesi. Besledikleri aileleri dışında, nice fakir fukara doyururlardı dağıttıkları balıklarla, öyle ki meydandaki kediler bile alırdı nasibini.

    Kasa kasa, çift çift lüfer dizerlerdi kimi zaman , güverte de ağzına kadar istavritle dolu olurdu; kıpır kıpır körpecik kıraçalar. iskeleye yanaşır yanaşmaz, miçolardan biri koşar, belediyeden anons ettirirdi. iskelemize yanaşmış olan Hasret isimli tekneden taze istavrit balığı dağıtılmaktadır. Halkımıza ilanen duyurulur. Ahali poşetini kapar, koşardı iskeleye. Torba torba, tazecik istavrit, hem de bedava diye bağırırdı muzur Miço Cengiz. Gel vatandaş kuruyan denizin balıkları bunlar, indirdik indirdik bedava yaptık, gel! Ahali, güle güle doldururdu balıklarını poşetlere. Güverte boşaldı mı hemen demir alınırdı, ver elini satışa. Bazen lokantalara satarlardı tuttukları balıkları, en güzel yevmiyeleri de lokantalardan kazanırlardı. Bazen bir kısmı kasabadaki balıkhaneye, bir kısmı da civar ilçelere satılırdı.

    Güçlüydü hasretin motorları. Tam yol verdimi, rüzgârla tarardı balıkçılar saçlarını. Bir seferinde, sahil güvenlik üstlerine sürmüştü teknesini de, o bile yakalayamamıştı Hasret'i. Hasret iskelede durup ta sahil güvenlik yetiştiğinde, komutan: Neden kaçtın demişti Halis Reis'e. Motora yeni bakım yaptım, gideceğimiz yer belli, bir deneyeyim dedim teknemi, hem size kasabamızda bir bardak çay ikram etmek istedim, demişti.

    Sıcak ve verimli geçen yazın ardından sonbahar gelmiş, sonbaharda da Hasret ekmeğini kolaylıkla çıkartmıştı. Ama kış çetin geçeceğe benziyordu. Bütün tekneler kızağa çekilmiş, Sadece Hasret'in gözü kara balıkçıları kalmıştı iskelede.

    Başa gelen her belediye başkanı, liman yaptıracağına dair söz verir, balıkçıları umutlandırırdı, her seçim döneminden sonra da umutlar bir kez daha gömülürdü Marmara Denizine.

    Soğuk, rüzgârlı bir ocak akşamı, iskele meydanındaki, Balıkçılar Kıraathanesinde toplanmıştı Hasretin balıkçıları. Halis Kaptan, ismail, Cemal, Bekâr Hüseyin, Necip, Miço Cengiz hararetli bir tartışma içindeydi. Reis dışında herkes denize açılma taraftarıydı. Bir haftalık hava raporları alınmış, gidilecek meralar kararlaştırılmış, tüm hazırlıklar tamamlanmıştı; ama Halis Reis, denize açılma taraftarı değildi bu sefer. Nice fırtınayı alınlarının akıyla atlatmış olsalar da, bir his vardı Halis Reis'in içinde. Kötü, karanlık bir his... içinden bir ses çıkma denize diyordu sürekli. Geceleri kâbuslar görüyor, rüyalarında dalgalarla boğuşuyordu. Uzadıkça uzadı tartışma, çaylar geldi, boşlar gitti, bir daha bir daha doldu bardaklar...Sonunda ikna ettiler Halis Kaptan'ı. Doğan günle birlikte açılacaklardı denize. istikamet Çanakkale Boğaz'ıydı.

    Gece kahveden çıktıktan sonra son hazırlıklar da tamamlandı ve sabahın ilk ışıklarıyla denize açılmak üzere söyleşildi. Balıkçılar evlerinin yolunu tuttu. Halis Kaptan'ı kapıda karşıladı biricik karısı. Yavruları çoktan uyumuştu. Çocuklarının odasına girdi önce reis. Üzerlerini örttü ikisinin de. Nasırlı iri elleriyle okşadı çocuklarının saçlarını. Usulca kokladı yavrularını ve sessizce kapattı kapılarını. Yatalım hanım, dedi eşine. Hazırlıkların yorgunluğu üzerinde, çabucak daldı uykuya karıcığının kollarında.

    Ter içinde uyandı doğan güneşle birlikte. Gene bırakmamıştı kâbuslar yakasını. Karısını uyandırmadan, yavaşça kalktı yatağından, terden sırılsıklam olmuş fanilasını değiştirdi, giysilerini giydi, çantasını aldı, yola koyuldu. iskeleye ulaştığında bütün tayfalar gelmişti. Halatlar çözüldü, demir alındı, gürültüyle çalıştı Hasret'in motorları. Hafif rüzgârlıydı hava, soğuktu. Yavaş yavaş yol almaya başladı Hasret boğaza doğru. Boğaza ulaşana kadar birkaç mera daha vardı avlanacakları. Halis Kaptan dışında herkesin keyfi yerindeydi. Aralarında gizliden çekiştirip reisi, gülmeyi de ihmal etmiyorlardı, ama yüzüne de bir şey diyemiyorlardı.

    ilk günkü av bereketli geçmişti, daha boğaza ulaşmadan bir hayli balık tutmuşlardı. Tuttukları balıkları civar ilçelerde, kasabalarda satıyorlar, oralarda geceliyorlar, ertesi gün güneşle birlikte yeniden denize açılıyorlardı. Hepsinin yüzü gülüyordu, hatta reisin bile yüzü gülmeye başlamıştı. Şakalara katılıyor, gülüyor, eğleniyordu. Denizde ikinci gün biraz daha çetin geçmişti ama tuttukları balıklar yorgun ellerin hakkını vermişti. Kıyıya döndüklerinde şansları gene yaver gitmiş, balığa çıkan pek fazla tekne olmadığı için, tutukları balıkları istedikleri fiyattan satmışlardı.

    Küçük bir ilçenin limanına sığındılar o gece. Miço çarşıya yollandı. Gece âlem vardı. Şarkılar söyleyerek döndü Cengiz tekneye. Her şeyi aldın mı? diye sordu Bekâr. Aldım abi dedi Cengiz. iki büyük rakı, altı bira, salata için malzeme, ekmek. Aferin dedi reis gülümseyerek. Biri salata yapmaya koyuldu, biri mangalın başına geçti, biri balıkları temizlemeye başladı, biri sofrayı kurmaya gitti. Gülüşerek, eğlenerek çalışıyordu hepsi. Yarım saat-kırk beş dakika sonra hepsi sofranın başındaydı. Şerefe ve denize kaldırdılar kadehlerini. Koyu bir muhabbet sardı Hasreti, gurur ve neşe... Hikâyeler anlatıldı, sohbetler edildi. Rakı şişeleri sırayla boşaldı, balıklar, salatalar yendi. Rakının üzerine cila; birer tane bira açıldı, sigaralar yakıldı. Reis aldı sözü.

    -Bakın arkadaşlar: Bu sefere çıkmaya en başından karşı çıktım. Allah biliyor, hepinizin ihtiyacı olduğunu bilmesem, asla da çıkmazdım. Ama şükürler olsun ki bir terslik olmadı henüz. Tam bir haftadır her gece kâbuslar görüyordum, amansız fırtınalar patlıyordu düşlerimde ve biz her seferinde fırtınanın tam ortasında kalıyorduk. Gelin büyük sözü dinleyin, bu civarda takılalım, aynı meralarda birkaç kez daha avlanalım. Şimdiye kadarki hâsılatımız beklediğimizden de iyi. Allah’ın izniyle iki gün daha böyle bereketli olsa av, döner gideriz evimize. Reis sözlerini bitirdiğinde uzun bir sessizlik oldu. ismail aldı sözü Reisin ardından.

    -Arkadaşlar dedi, Reis haklı. En başından beri, en çok ben karşı çıktım sefere çıkmak istememesine, biliyorsunuz, ama bir bildiği vardır kaptanın, gelin uyalım sözüne.

    Necip birasından bir yudum aldı, sigarasını dudaklarının arasına koyarak konuşmaya başladı. Konuşuyor, bir yandan da bira şişesinin etiketini soyuyordu.

    -ismail diye başladı söze, güzel konuşuyorsunuz, hoş konuşuyorsunuz da buralar bu kadar bereketli çıktı, kim bilir boğazda daha ne kadar çok balık tutacağız. Boğaza gidersek, belki de aylarca denize açılmamıza gerek kalmayacak kadar çok balık tutacağız. Malum, kimse açılmıyor bu günlerde denize. Siz de biliyorsunuz, istediğimiz fiyata da sattık balıklarımızı.

    Cemal:
    -Haklısın diyerek kesti Necip'in sözünü. Bence de dönmeyelim. Hem çok kötü olsa da hava, çeker limana tekneyi, bekleriz, olmadı limanda bırakır tekneyi, kara yoluyla döneriz evlerimize. Olmaz mı kaptan. Nasıl olsa bizi bir süre idare edecek kadar para kazandık Allah'a Şükür. E boğaza ulaşana kadar da kazanırız daha... Yeniden uzun bir sessizlik oldu.
    -Sabah ola hayır ola dedi kaptan. Yarın erkenden işe koyulacağız, içelim biralarımızı da yatalım artık.
    -Sabah ola hayır ola dedi hepsi.
    Bereketli avlara kaldırdılar şişelerini.

    O gece, önceki gecelerden farklı olarak, aydınlık düşeler gördü kaptan. Pırıl pırıl kumsallar, durgun, güneşli denizler gördü düşlerinde. Tam yol ilerlerken teknesi güneşe karşı, yunuslar atlıyordu teknesinin iki yanında... iyice dinlenmiş, huzurlu bir şekilde uyandı. Diğer balıkçılar da, yeni güne dinç başlamışlardı. Hep birlikte kahvaltı ederken, gördüğü düşü anlattı kaptan. Kabus bitmişti, yapılacak şey belliydi, istikamet Çanakkale Boğaz'ıydı.
    #1620385 (istavrit, 08.05.2007 11:42 ~ 23.05.2007 11:50)
  13. YOLCULUK
    Hostes: Fırtına turizmin, elli yolcu kapasiteli, televizyon, vcd ve tuvaletli; istediğiniz an çay ve kahve içebileceğiniz, son model otobüsü Karlıkent seferine başlamış bulunmaktadır. Yolculuğumuz 1220 km olup her dört saatte bir mola verilecektir. Herhangi bir ihtiyacınız ya da isteğiniz olduğunda başınızın üzerindeki ikaz düğmelerine basarak hostesi çağırabilirsiniz, hepinize hayırlı yolculuklar dileriz, dedi ve mikrofonu kapatarak koltuğuna oturdu.

    istanbul'un gri gökyüzünden hızla uzaklaşan otobüs adeta karanlık bulutlar arasına giriyordu. Güzel hostes koltuğundan kalkarak arka kapının önündeki dolabın önünde durdu. Servis masasını çıkartarak yolculara ikram edeceği bisküvileri, krakerleri hazırlamaya koyuldu. Cevre koltuklardaki çapkın gözler dikkatle hostesi izliyordu. Hostes çayı ve kahveyi de hazırladıktan sonra servis arabasını çekerek bir ve iki numaralı koltukların önünde durdu.Tek tek, hoş geldiniz, ne içersiniz diye soruyor. içecekleri doldurduktan sonra da tekerlekli servis masası üzerindeki bisküvilerden hangilerini isterlerse kibarca vererek bir sonraki yolcuya geçiyor, aynı cümleleri bir virgül bile atlamadan tekrarlayarak servisini sürdürüyordu.
    Yirmili yaşlardaydı genç kız. Kısa kesilmiş düz sarı saçları açıktı. Uzun kâküllerini yüzüne dökülmemesi için yana taramış ve küçük bir tokayla tutturmuştu. Yeşil iri gözleri gülümseyerek bakıyordu. Kıyafetine uygun hafif farı; maskarayla dolgunlaştırdığı kirpikleri; allığı ve dolgun dudaklarına sürdüğü kırmızı rujuyla çok tatlıydı. Koltukların arasında dolaşırken parfümünün hoş kokusu geçtiği yeri uzun süre terk etmiyordu. Üzerinde firmanın üniforması; kalçalarını ve baldırlarını saran lacivert pantolon ve üzerine tam oturmuş beyaz bir gömlek vardı. Gömleğinin tiril tiril ince keten kumaşının altından çamaşırı seçilebiliyordu. Boynunda üzerinde firmanın arması olan bir fular bağlıydı. Topuklu siyah ayakkabıları halıyla kaplı koridorun üzerinde tok bir ses çıkartıyor ve güzel hostesin gelişini haber veriyordu. Gömleğinin kolları katlanmış, en üstten bir düğmesi açılmıştı. ince bileklerinin her ikisinde de boncuklu bileklikler vardı.

    Servis sırası ortalara geldiğinde arka kapının karşısında oturan iki genç tam sıranın kendilerine geldiğine sevinirlerken şoförün uyarı zili duyuldu. Hostes elindeki termosu servis masasına bırakarak şoförün yanına gitti. Şoför uzun uzun bir şeyler anlattıktan sonra, hostes orta kapıya ilerledi. Cebinden bir telefon çıkartarak arka kapının basamaklarından aşağı indi ve gözden kayboldu. Kapının karşısında oturan gençler şaşkın, kapıya bakakaldılar. Uzun süre sonra merdivenlerin başında belirdi. Yavaş adımlarla şoförün yanına gitti.Kulağına eğilerek bir şeyler anlattı ve servis arabasının başına döndü. Hiç kimse neler olduğunu anlamamıştı. Gençler hem meraktan hem de güzel hostesle biraz daha konuşabilmek adına ne olduğunu sordular. Hostes bir şey olmadığını söyledi ve servisine devam etti. Gençlerden biri nereye gittiniz diye sordu. Hostes kibarca sizinle ilgili bir durum yok. Eğer sizi ilgilendiren bir durum olursa anons edilir diyerek konuyu kapattı. Servisi bitirdikten sonra servis arabasının üzerindekileri özenle raflara yerleştirdi. Arabanın ayaklarını kapatarak yerine yerleştirdi ve en öne, koltuğuna geçerek oturdu. Kısa süre sonra müzik kesildi ve hoparlörlerden mikrofonun cızırtısı duyuldu. Hostes yol durumuyla ilgili bilgi veriyordu. Yolda tipi olduğunu, henüz kapanmamış olan yolun kapanma ihtimalinin olduğunu, fakat endişelenilmesi gerektiğini, yol kapansa bile firmanın, yolcuları yol üzerindeki tesislerinde misafir edeceğini söyledi ve iyi yolculuklar dileyerek mikrofonu kapattı. Kısa bir sessizlikten sonra yolcular arasında bir uğultu başladı.Her kafadan bir ses çıkıyor herkes durmadan ikaz düğmelerine basıyordu. Hostes bir süre bekledi ve ayağa kalktı. En ön koltuktaki yaşlı kadın, ardından iki arka koltuktaki adam, ardından üç koltuk arkada çaprazdaki çift, ardından onun dört arkasındaki genç... Herkes hemen hemen aynı şeyleri soruyor, hostes de bıkmadan usanmadan aynı cevapları sırasıyla, sakince veriyordu. Yolcuların sorularını cevaplayarak en arka koltuğa kadar ulaştı ve son ikaz düğmesi de söndü.Gölkıyı şehrine girdikleri sırada kar yağmaya başlamıştı. Oldukça şiddetli yağmasına rağmen otobüsün seyrine engel teşkil etmiyordu. Şoför dikkatli ve yavaştı. Şehirden çıktıktan kısa süre sonra ilk mola yerine ulaşmışlardı. Yeniden mikrofonun cızırtısı duyuldu ve molayla ilgili anons yapıldı. Hostes ön kapıda yolcuları aşağı indiriyor, sorularını yanıtlıyordu. Otobüs boşaldıktan sonra o da aşağı indi. Otobüsün kapıları kapatıldı. Bir görevli elindeki hortum ve fırçayla gelerek otobüsü yıkamaya başladı. Yolcular mola yerine dağılmışlardı, bir kısmı markete girdi. Bir kısmı kafeteryadan yiyecek satın alıyordu. Bir kısmı tuvaletlere koştu. Bir kısmı da oturmuş çaylarını yudumluyordu. Herkes endişeliydi. Kar hızlanmış, hava iyice soğumuştu. Anonsla birlikte yolcular otobüse dönmeye başladılar. Yol durumu hakkında bilgi alınmış yaklaşık 150-200 km daha yolun açık olduğu öğrenilmişti. Tüm yolcular yerlerine oturduktan sonra kapılar kapandı ve otobüs hareket etti. Güzel hostes vcd'nin başına giderek bir film seçti, televizyonları ve vcd'yi açtı. Koyduğu filmin adı Kusursuz Fırtına'ydı.

    Hemen hemen yolcuların tamamı dikkatle filmi izlemeye başladı. Klasik otobüs televizyonlarından farklı olarak, bu otobüste televizyonlar otobüsün tavanından otomatik olarak açılıyordu ve sayı olarak ta daha fazlaydı. Bu sayede en arkadaki yolcu bile kendine yakın olan ekrandan rahatlıkla filmi izleyebiliyordu. Ayrıca ses de oldukça yüksek ve kaliteliydi.

    ilk iki cd bittiğinde yolcular söylenmeye başlamışlardı. Bu ne biçim film. Neden öyle bir film ki, gerildik. Ne biçim bitti bu film, ben sonundan hiçbir şey anlamadım...
    Hostes gülümseyerek filmin ikincisini videoya yerleştirdi. 4 numaradaki yolcu başka bir film mi koydunuz hanım efendi diye sordu. Hayır efendim, diye cevap verdi hostes, aynı filmin devamı. Bu izlediğiniz film aslında üç farklı filmden oluşuyor, birincinin bittiği yerden ikincisi başlıyor, üçüncü film de aynı şekilde ikincinin bittiği yerden devam ediyor.

    ikinci film oynamaya başladığında otobüsten çıt bile çıkmıyordu. Otobüsün yan camları tamamen karla örtülmüştü. Yolcular bir sinema salonundaymışçasına sessiz ve dikkatli filmi izliyorlardı. Bazı sahnelerde çığlıklar yükseliyor, yolcular koltuklarından sıçrıyordu. Yolcular arasında konuşan olursa diğer yolcular tarafından sertçe uyarılıyor, filmi izlemeleri, sessiz olmaları söyleniyordu. Otobüs bir anda tam anlamıyla bir sinema salonuna dönüşmüştü.

    Güzel hostes ikinci servisini yapmaya hazırlanırken çok daha rahattı. Önceki servisi sırasında rahatsız edici boyutlarda izleniyorken şimdi kimse onunla ilgilenmiyordu. Hatta servis yapmamasını rica edenler bile oldu. Servis için gittiği yolcular servisi geçiştiriyor ya da hızlı olması için soğuk içecek isteyip, hemen bisküvilerini alıp teşekkür ediyorlardı. Bir tane bile bisküvi ambalajı sesi duyulmadı. Arka koltuklardaki çapkın gözler bile filme kitlenmişler, hostesle hiç ama hiç ilgilenmiyordu. Kısa sürede servisi bitiren hostes servis masasını kaldırarak koltuğuna döndü. Otobüsün içinde bir de tuvalet bulunduğu için kimse mola talebinde bulunmuyordu. Hava şartları da göz önünde bulundurulduğunda molayla zaman kaybetmeden yol almak daha akıllıcaydı. ikinci film bittiğinde neredeyse yolcuların yarısı ikaz düğmelerine bastı. Hostes ikaz ışıklarıyla ilgilenmeden üçüncü filmi başlatmaya yöneldiğinde ikaz ışıkları teker teker sönmeye başladı ve sadece bir tanesi yanık kaldı. Hostes filmi başlattı ve duraklatarak ikaz ışığını yakan yolcunun yanına gitti. Buyurun beyefendi dedi, ne arzu edersiniz. Adam gür kaşlarını çatmış, dikkatlice hostesin yüzüne bakıyordu. Hanım efendi, neredeyse bütün yan camlar karla kaplandı.
    Nereye gidiyoruz, nereden gidiyoruz, nasıl gidiyoruz, hiçbir fikrimiz yok. Ön taraftan bile yolu görmek mümkün değil. Silecekler durmadan çalışıyor ama tipi yüzünden hiçbir şey görünmüyor, kaptan nasıl yol alabiliyor bilemiyorum. Bu izlettiğiniz film yüzünden de herkes iyice gerildi. Daha da bir hayli yolumuz var. Ne olacak? Bu şekilde mi devam edeceğiz? Ya da şöyle sorayım; daha ne kadar devam edebiliriz? Efendim; endişelenmeyin, sürekli yol hakkında bilgi alıyor ve bu bilgiler doğrultusunda devam ediyoruz, içiniz rahat olsun, hiçbir şekilde tehlikeye atılmayacaksınız. Arkanıza yaslanın ve filmin keyfini çıkartın. Kendinizi bir sinema salonunda hayal edin ve gevşeyin. Adam teşekkür etti. Hostes koltuğuna döndü. Şoförle fısıldaştılar ve sustular. Hostes filmi başlattı ve yolcular yeniden ekranlara kilitlendi. Yolcular pür dikkat ikinci filmi de izledi. ikinci film de tıpkı birincisi gibi olaylar hiçbir sonuca bağlanmadan sona ermişti. Bu sefer yolcular üçüncü filmin başlatılacağından emin, sessizce bekliyorlardı. Bir tane bile ikaz lambası yanmamıştı. Birkaç kişi yerinden kalkıp hızla tuvalete gitti. Kıpırdanmalar bittiğinde hostes yeniden vcd'nin başında belirdi. Daha önce yaptığı gibi filmi başlattı ve koltuğuna oturdu. istisnasız herkes filmi izliyor, kimse arasında konuşmuyor, kimse bir şey yemiyor, içmiyordu. Televizyonların ışıkları ve ön camdan giren ışık dışında içeri hiç ışık girmiyordu. Yolcuların bir kısmı perdelerini de kapatmıştı.

    Vakit ilerliyor, otobüs yol alıyordu. Ne tipinin ne de otobüsün hızı azalıyordu. Yolcular kendilerini filmin akışına bırakmış, yağan karla ya da kapanması muhtemel yolla ilgilenmiyordu. O anda bütün yolcuların aklında bir tek soru vardı; son cd de bittiğinde düğüm çözülecek miydi? Bu kadar olay bir yere bağlanacak mıydı?
    #1620423 (istavrit, 08.05.2007 11:51 ~ 23.05.2007 11:52)
  14. (#1584744)
    #1620591 (zargana, 08.05.2007 12:37)
  15. karanlıkta yatıyorum. her taraf karanlık. sağımda solumda bir ışık düğmesi arıyorum ama bulamıyorum.
    her yer karanlık sadece uzaklardan bir yerden bir dua sesi ve ağlamalar duyuyorum.
    merak ediyorum, kafamı kaldırıyorum.
    ama olmuyor.
    kafamı çarpıyorum sert bir tahtaya.
    işte o zaman anlıyorum ağlayanlarıda okunan duları da.
    her ölüm erken diyorum, sonsuzluğa uyuyorum.
    #1620594 (sle7in, 08.05.2007 12:38)
  16. Bir çim atasözü der ki: "üzerime basmayınız." Neden hep bir vazo kırılır; hem sonra çiçeklere ne olacak? Yerler sırılsıklam. Yer çekimine bırakılmış meyveleri gibi yaşlı bir ağacın, olgunlaştıkça toprağa, yani özümüze daha da yaklaşıyoruz. Ağaç kabukları sertleştikçe daha da tutunuyorlar dünyaya. Bir yaprak olsak oysa, rüzgar mevsimlik bir işçi öfkesinde savursa bizi ani kederler ülkesine. Bir yaprak olsak oysa, oysak aksak saatçilerini kör kamışların, bedelsiz sahiciliklerini emen gölde soysak yapışkan yanlışlıkları soğuk bir lehimle.

    Kimse bir başkasının kendisi değil, herkes yaban otları hükümdarlığının saldırgan efendisi biraz.

    Bir mermer fabrikasında çalışıyordu. Sessizliği öyle özlüyordu ki, kulaklarına tecavüz eden bu azgın makinelerin arasında. Geceleri kulaklarında olmayan bir trenin hazin çığlığı. Göçle sürülmüştü ovaya adını veren o bucaktan. Bir trenle gelmişti.

    Ekonomik açıdan bakınca bir şeye ancak benzeyebiliyordu hologram. Sosyo-ekonomik göstergelere göre oldukça yol alınmıştı, müreffeh ülkeler seviyesine doğru gidilen güzergahta.

    Şu gelgiti öyle çok seviyorum ki, martılar buyurun buradan yakın. Çirkin sesli yaratıklar, sizin romantizmle olan gönülsüz ilişkiniz beni iyiden iyiye seviyesizleştiriyor. Şu çamla kaplı yeşil ciğerler, onlar olmasa bu mavi neye yarardı? hiç düşündün mü?

    Dün gece saat kaçken isterdin seni asfaltı yeni atılmış bir yolun üstünde kayar gibi ilerleyen otobüsün freniyle aniden hatırlayıvereyim?

    Gözleri sanki bir başkasının gibiydi. Ödünç bakışlarla süzüyordu yavaşça bizi. Sonra beyaz tozlu, nasırlı, kocaman ellerinin arasında tezat oluşturan parlak pembe çerçeveli fotoğrafı usulca masaya bırakarak geriye çekiliyor, gözlerini yere dikiyordu.

    Kızım... Sekiz yaşındaydı...

    Neden hep bir vazo kırılır; hem sonra çiçeklere ne olacak? Yerler sırılsıklam.
    #1660687 (benzin, 19.05.2007 01:53 ~ 01:55)
  17. yagmur yagarken camdan bakmayan arap kizinin sonu
    beni çok duygulandıran durumlardan biridir arap kızının yağmur yağarken camdan bakmaması. özellikle daha minnacık, ufacık bi insan olarak her yağmur yağdığında pencerelere baktığım zaman bana çok koyardı bu durum. 'lan bu afet-ül arap nerde?' diye sorardım kendi kendime. yoktu ama, ben çok aradım onu hatta bi ara düzeyli bir ilişkim olsun da istedim ama o hiç çıkmadı pencereye. bi kere yağmur yağarken camdan dışarı bakmadı, görev bilinciyle yaşamaması canımı sıkmıştı, aşkıma ilk darbeyi vurmuştu. çok disiplinsiz biri olduğunu anlamıştım çünkü, bu kesin bulaşıkları da hep bana yıkatır derdim içimden. 'lan bu senin görevin, yağmur yeğınca dışarı çıkcan sen anuna kodumun kızı.' yağmur yağarken en çok kullandığım cümle olmuştu.

    ama ona da hak verdiğim zamanlar oluyordu, belki babası izin vermiyordur artık her yağmurda camdan dışarı bakmasına dedim kendimi avutmak için. zaten her yağmurda dışarı bakan kızla benim ne işim olurdu, helal olsun babasına diyip izdivaç hayallerime devam ediyordum. ama yağmur yağarken camdan bakmasına aşık olduğumu biliyordumç.

    yıllar geçiyor, ben her yağmurda pencerelere bakıyorudum ama hiçbirinde onu bulamıyordum. bu durum ona daha sıkı bağlanmamı sağlamıştı. yağmur yağarken camdan bakan arap kızıyla evlenmek en büyük hayalim olmuştu artık, böyle birşeyi düşünmek bile insanı mutlu ediyordu. hem yağmurlu bir günde de evleniriz dedim, o camdan aşağı bakarken evet, seninle evlenmek istiyorum der. ben de onun o efsanevi görüntüsüne bakıp nirvanaya ulaşırım diyordum hep. her yağmur da evde bir bayram havası olcaktı;
    -çocuklar, rahat bırakın annenizi.. bakın yağmur yağınca ne kadar güzel camdan aşağı bakıyor, diye söylerdim çocuklara. bu cümleyi düşününce tekrar aşık olmuştum ona.

    işte birgün tekrar yağmur yağıyordu, benim bal yapmayan arım yine camdan aşağı bakmaz dedim içimden ama biraz ümitle koştum bütün pencerelere baktım. yoktu yine, neden dedim içimden. 'imkansız aşk ühühühüh' diye ağladım sonra sokağın ortasında. ve ben ağlarken sokak ortasında, bir pencereden biri çıktı,
    -defol git lan başka yerde ağla, yağmuru sevmem zaten.. karımla başbaşayız ne yağmur bozsun istiyorm bu durumu ne de senin cırtlak sesin. defol git lan, dedi bana.
    ben ne olduğunu anlamamıştım daha, aşkımı aramaya devam ederim dedim içimden, ne bağırıyon ya*sak diye söylendim de. sadece söylenmiştim, bi tarafıma üçbuçuk attırmıştı ona laf atmayı düşünmek. tam başımı öne eğmiş yürürken, o adamın arkasından bir ses duydum;
    -lan asi geçinen mal karı, diyordu. seni yetiştirmeye çalışan babana söyle annesiyle tanışmak istiyorum. nerde hata yaptım da hem lezbiyen oldun, hem de artist. evlendiğimiz de böyle değildin lan sen. tamam yağmur yağdığında dışarıya bakmıyorsun ama bari insan ol biraz be. benimki de can be, benim de duygularım var. karın mıyım lan ben senin? kocanım ben senin garip manyak. zaten bana 'karıcım' demen mahvetti cinsel hayatımızı, bari herkese söleme lan bu durumu. oturamıyorum lan senin yüzünden.. diye devam ediyordu arkadaki ses.

    bu sözlerden sopnra pencerede duran şeye daha dikkatli baktım. evet oydu. hayatımın aşkı bir erkeğin elinde erkek olmuştu. 'ulan ne şanslı adamım.' dedim içimden, oturabildiğime sevindim.
    #2167260 (nickerim, 20.08.2007 19:36)
  18. küçücük bir arkadasım vardı. küçücük bir sehirde küçücük bir eve sahipti. bir gün, küçücük bir trene atlayıp onu ziyaret etmeye karar verdim. küçücük bir tren istasyonuna vardım. orada arkadasımın küçücük arabasına binip küçücük yollardan geçerek küçücük evinin kapısına vardık. arkadasım küçücük eliyle, küçücük cebinden küçücük bir anahtar çıkardı ve küçücük kapıyı açıp küçücük ayakkabılarını çıkardı, sonra gidip küçücük divana oturduk.
    #2167408 (paradisperdu, 20.08.2007 20:02)
  19. (bkz: sozluk yazarlarinin hayatlari) * * *
    #2167443 (aura, 20.08.2007 20:07)
  20. Meyhanedeki adam
    Her geçen gün yeni bir sığınak arıyordu kendine , parçalanmış hayatının son zerrelerinde , hayata dair son tutunuşlarına ev sahipliği yapacak bir yer. Yorgundu. Yaşamak yormuştu onu da herkesi yorduğu gibi. Yaşanmışlıkların değil de yaşayamadıklarının ağırlığıydı altında kaldığı. Deniz kenarında , hayatın akışından çok uzağa konuşlanmış salaş meyhanesinde rakı bardaklarında teselli arıyordu. Herkesin imrendiği bir hayatı olmuştu . Başarılı bir adamdı , kendi elleriyle kurduğu şirketini dünyaya kabul ettirmişti. iyi bir eşi , mükemmel bir aile hayatı , sosyal çevresi vardı ya da en azından herşey mükemmel görünüyordu dışardan bakanlara. O, yine o sahil meyhanesinde sorguluyordu kendini , pişmanlıkların sardığı bedenine daha fazla zarar vermek için hem içki hem sigaraya yükleniyordu. Kendini saklamayı hep başarmıştı , dışardan bakanlar onun duygularını anlayamazdı o istemediği sürece. Bir tek meyhanedeki Yorgo baba vardı halinden anlayan , bir de meyhanenin tahta iskemleleri. Her geldiğinde aynı şarkı çalıyordu sanki , "yastayım diyordu şarkıda , yaşlandım artık bıraktığın gibi değilim bir kızım var evliyim" . Üstünden uzun yıllar geçmişti halbuki , hiç görmemişti onu , hiç duymamıştı sesini arasıra ortak dostlarından gelen haberler dışında bir şey de bilmiyordu şu anda ne yaptığı hakkında. Bu kadar zaman kalbinin bir köşesini herkese kapamıştı , bir mabet ayırmıştı ona o köşede , her gün ama her gün oraya girerdi , anıları tazeler sanki yanındaymış gibi dertleşirdi onunla. Bir kişiye bu kadar zaman onu görmeden , duymadan , dokunmadan nasıl aşık kalabilmişti , şaşırıyordu. Hayat işte , sürprizleri vardı , en iyi bahçıvanlara yaptırdığı o kusursuz güzellikteki bahçesi gibi değildi , onun yollarında bataklıklar vardı , patikalar , taşlıklar vardı . Belki gururundan geçememişti o yolları , tüm dünyaya kafa tutan adam bir kişiye yeniliyordu ya da kendine. Sevdiği gitmişti belki ama o hep onunla kalmıştı aynı yerde
    istanbul , 2006 .
    #2792055 (queraimo, 05.01.2008 02:46)
  21. Hammamizade ismail Dede'nin ferahfeza peşrevinin yüreğime üflenmesinden birkaç gün sonra artık o sesler zihnimden hiç çıkmıyordu. Sanki aklımın ipleri kopmuştu. işte benim hikayem de böyle başladı:
    Osmanlının tarihi şehirlerinden birinde, birgün hayırsever bir tüccar ehli müslim için bir ibadethane yaptırmaya karar verir. Şehir o zamanlar daha yeni gelişmeye başlamıştır. Tüccar buna istinaden cami-i şerifi bir kaç evin olduğu , tesbih seslerinin nice hodbeş yaratığın sesini bastıramadığı bir araziye yaptırır. Böylece insanlar; geceleri cinlerin, iblislerin, gulyabanilerin cirit attığı bu diyarda Allah'ın izniyle gezebileceklerdir. Gel zaman git zaman camii şerif yapılır; bir kaç saçsız ihtiyar harici kimse dinin direğini yerine getirmek için bu cennet-mekana uğramaz olur. o ihtiyarlarda rablerinin huzuruna ulaşır, bu alemden göçerler.Bu böyle gider sonunda cami şehre küser, şehir camiyi unutur. Rivayetlerde buranın adı hep şehreküstü diye anıla anıla muhterem bir zat olan devrin kadısı bu mahallenin adını şehreküstü koyar.
    Bu efsaneden yüzyıllar sonra Nizam Efendi adındaki zat-ı muhterem; Emir Sultan hazretlerinin damadı sultan yıldırım-bayezid han hazretlerinin yaptırdığı cihandaki dördüncü mihrab diye anılan cami-i şerifin yanından geçerken birden garip sesler işitir. Erbab-ı livatadan iki utanmaz şahsın çıkardığı seslere anlam veremeyen Nizam Efendi bedestenlerin içinden kendine kestirme bir yol aramaya koyulur. Zifiri karanlıkta yolunu bulamayan Nizam Efendi yüreğindeki sesi dinleyerek artık şehrin merkezinde olan şehreküstüne inen bayırın başında buluverir kendini. Gönlüne yerleşen ferahlıkla kendini yolun akışına bırakırken onu görünce irkilen iki ihtiyarın yanından geçerken '' gecenin şerri sizden uzak olsun '' diyerek dualarını onlardan eksik etmez ve dar sokaklarda yolunu bulmaya devam eder.
    Kafasında dönen sorulara hala bir çözüm bulamayan Nizam bir kaç gün önce duyduğu peşrevi yanıbaşında işitir. Nizam Efendi bir kaç metre ötede Hammazide ismail Efendi'yi ve onun peşinden koşan kara giysili, başlıkları yüzlerini kapatmış adamları gördükten sonra; gönül perdesini açan bu adamı kalpleri kararmış haramzadelerden kurtarmak için arkalarına atılır. ismail efendi önde, haramzadeler arkada bir müddet koşuşturduktan sonra surların önüne
    kadar gelirler. ismail efendi ve haramzadeler surların arasında yıkık dökük bir yere girerler. Haramzadelerden daha ürkütücü bu mekana girmekte bir an tereddüt etse de aklındaki sorulara bulacağı cevabı bir tek ismail efendinin vereceğini düşünerek onların arkasından surların içine dalar. Bir anda kendini bir zindanda bulan nizam efendi zifiri karanlıkta yolunu bulmaya çalışır. Karanlığa alıştıktan sonra yerdeki suların yansımasıyla yolunu bulan nizam efendi işittiği sese doğru hareketlenirken arkasında cüppeli adamların nefesini hisseder. Yaşadığı bu korkuyla koşmaya başlayan nizam efendi peşrev eşliğinde bir sesin '' üçler, yediler, kırklar, binler, mevlana celaleddin rumi, şems-i tebrizi '' diye fısıldadığını işitir ve bu sözlerden sonra içinde bir ürperti hisseder. bu ürpertiyi hayra yorarak kafasını kaldırır. karşısında etrafı kaplayan nurani ışık göremediği ismail efendinin üzerinde yoğunlaşır.
    Işığa doğru giden nizam efendi birden o nuru kendi içinde hisseder.Aslında ışık onun içinden çıkmaktadır ve birden yükselmeye başlar. içindeki ışıktan dolayı hiçbirşey göremeyen nizam efendi birden ayaklarının altında yeri hisseder. gözlerini açar ve kendini şehreküstü camiinin içindeki şadırvanda semayı izlerken elinde bir çınar fidesiyle bulur.
    Tüm bunların bir görmeceden ibaret olmadığını kanıksayan nizam efendi artık bazı sırlara vakıf olduğunu anlayarak bu mekanı terk-i diyar etmeye karar verir. Yavaş yavaş şehreküstü meydanından yıldırım bayezid cami-i'ne ve medreselerin olduğu yöne doğru yürümeye başlar. Tepeye ulaştığı sırada gün ağarmaya yeni başlamıştır. bu sırada talebelerin medreselere doğru mevlevilikteki '' şeriat, tarikat ve hakikat kapı'larından girmeye gittiklerini görür. hakikat kapısından giren bir talebenin kafasına bir şaplak atıverir ve öğrencinin hiçbir karşılık vermemesinden emin olur ki iyilik de kötülükte birden gelir. var olan yada olmayan herşey birdir. bundan emin olduktan sonra yürümeye devam eder. yamacı inerken abdestaheden aldığı ibrikle yoluna devam eder. bir süre yürüdükten sonra bulduğu müsait yere elinde çınar fidesini diker ve dualar eşliğinde ibrikteki suyu boşaltıverir. bu andan sonra nizam efendiyi belkide
    nizam efendi isminde gören olmaz vede belkide oda kaybolmuşlardan yada varolmuşlardan biri olur.
    işte benim oturduğum duaçınarı semtinin adı böyle konmuştur ve insanlar hala o çınarın altında serinlemektedirler.
    #3319311 (melezmacir, 25.04.2008 23:42)
  22. Hikâye-i Misal

    "mutluluk ve ilahi öğretisi"

    Birinci Kısım"Mükemmel ve Onun Zaafı"

    O gün gelmiş miydi? Diğer günlerden üstün olacak o gün. Pek mühim değişiklikleri barındıran o pek kıymetli gün, olabilecek en iyi ihtimallerin buluşacağı o gün. Evet, o gün gelmiş olmalıydı. O gün, eğer bugün de değilse varsın hiç olmasın denilecek o gün. O gün için ne günler, o gün sayılarak bozguna uğramıştı ki o feda edilen günlerin hepsinde de o gün olma potansiyeli de vardı fakat o gün artık gerçekten bugündü. O günü, o gün yapan neydi? Çevre şartlarının ve bireysel koşulların en mükemmel ahengi. Burundan ciğerleri yakıcı derinlikte bir nefes ve o gün. O güne has bir yol, tasarlanmış daha doğrusu uyarlanmış bir yol, o yol ki en uygun şartlarla mümkün olan ve yine o şartlar ki o günü o gün yapan. Güzel olacaktı, güzel.
    O günün tesiriyle erken kalktı yataktan, o gün hissiyle erken kalktığı her gün gibi. Kendine düşen şartları yerine getirmeliydi, en iyi dış görünüm ilkiydi. Saç, baş, diş, deodorant derken mükemmelliği tamamlamıştı. Kafada bir düşünce,o gün ve o amaç ve sonrası? Bu kasti bir boşluktu, şayet sonrası da bir öngörüye dâhil olsaydı işin artık romantik yanı, tadı kalmayacaktı. Aslında o romantiklik, realist bir eser olarak zaten ideolojik bir kayıp vermişti, ama kanunsuz da ceza olmazdı. Bu düşüncelerden sıyrıldı, gerektiği gibi, zaten plan şahaneydi şu anda yapılacak bir değişiklik daha çok değişikliğe neden olup olumsuz bir nihayete sürükleyebilirdi. Duygusal kontrol, tabi bu da şartlardan biriydi, duyguların hatalı karalarından sıyrılmak gerekmekteydi, yine duyguları özgürce yaşayabilmek için. Sabah hazırlığı kısmı tamamlanmıştı, vaktinde olması gerektiği gibi.
    Dış kapının arkası. Açınca yüze vuran soğuk ve o geceden kalma sokağın nefesi. Sokaklar ona her zaman biraz yabancı gelmişti. Hiçbir zaman, sabah akşam sokakta top koşturan çocuk olmamıştı o. Ev daha rahat, daha yararlıydı. Evde kalıp bol bol okuyarak o güne geldiğine inanıyordu. O sebeptendir çocukluğundan hiç şikâyetçi olmazdı. Sokak ise boş bir araçtı sadece. Neyse sokağın bugün tek görevi sorun çıkarmamaktı. Ki çıkartmadı da. Tek tük insanların sabah koşturmasıyla uyanan sokak. Geceden kalma bir baş ağrısı gibi sıkıntılı bir havayla önüne bakarak koşturan yüz ifadesiz insanlar. Onların hiçbiri bugünün anlamını biliyor muydu acaba? Köşedeki battaniyeye sarılmış evsiz acaba bugünden ne bekliyordu? Yarını getirmesini mi? Önemsiz bir nokta. Bugün onun içindi. Diğerlerinin bugünden bir beklentisi olmayabilirdi de, kime ne. Bu kibirli fikirlerle kulaklığını taktı. Kulağında sert ve güçlü melodiler(?), babası gürültü derdi, ona yol boyunca eşlik ederken özgüven de sağlayacaktı. Bilinçli duygusal yönelim, evet buna böyle bir isim konmalıydı. Otobüste ayakta yolculuk etmeyi tercih etti, planladığı gibi, oturup dinçliğini yitirmemek için. Yine bir durak erken indi, yürüyerek yine vücudunu terbiye edecekti. Başka bir sokak, daha uyanık daha kahpe bir sokak. Gece uyumamış, kim bilir hangi günahlara şahit olmuş. Yine gereksiz ayrıntılar, diye düşündü. Bilinci uyanıktı ki bunları fark ediyordu, zihinsel zindeliğin bir kanıtı, diye geçirdi aklından bu sefer. Karşıdan gelen soğuk hava akıntısı yüzünü kırbaçlamakla kalmıyor, yürümesini de güçleştiriyordu. Olumluydu bu, o gün olması gereken her şey gibi, yine vücudu dirençle karşılaştırıp her adıma bir zafer anlamı katarak yürüyordu. Tabi abartıyordu ama özgüven aşılanmasına yardımı dokunuyordu tabi. Sokağa araç gözüyle bakmasının nedenini bir kez daha kendine kanıtladı. Amaca giden araç. Aslında pragmatik düşünmek gerekirse araç da ufak amaçlar içerebilirdi ama şimdi anlam kargaşası yaşatmaya da gerek yoktu. Sokağın amacı, günün amacına ulaşımı sağlamaktı. Doğrusu amacın gerçekleşeceği yere, yani başka bir araca, ulaşım.
    Üçüncü aşama, asıl amaçla ortak kullanım alanı olan okul ki bu durumda özellikle derslik. Zaten plan da bu asıl amaca varacak olayın sınıfta olmasını öngörmekteydi. Sınıf, yani asıl mekân. O da hala uyukluyordu. Tenha, loş bir ışık Ortam uygun, diye düşündü. Şimdi planın en tesadüfî noktasına varmıştı. Asıl amaç da sınıfa gelmeliydi. Ne kadar erken o kadar iyi ki zaten erken gelmekteydi genel olarak. O günün mükemmelliğini tamamlamak için bu isteği çok uzun sürmedi. Evet, bu gerçekten olabilecek en iyi şartların buluşması olmalıydı. Kusursuzluk ona çalışıyordu, şartlar ona çalışıyordu. Fizik onun hizmetindeydi, hususi bir mükemmellik adeta tanrısal(!) bir nitelik. Kısacası bundan iyisi olamazdı. Belki bir başkası için olabilirdi ama bu onun olabilecek en gerçek mükemmellikti.
    Ve amaç. Kendi bu harikalar zincirinin en mükemmel halkası. Sadece güzellik değil, çok daha ötesi, bu konuda düşünmeyi zaten seviyordu ki kendini bir anlığına dalmaktan alıkoyamadı. Gerçek buğday sarısı saç, yeşil ve adeta halı deseni gibi işlenmiş gözler. Şahane bir orantı içeren yüz hatları ki bu güzellik, güzelliğin yeniden tanımlanmasını gerektirmekteydi. Sağlıklı dişler, ten saçlar Biraz daha iyi olması düşünülemeyecek bir orantıda beden. Hatta giyim zevki ki şu şartlar için en uygun olan. Tabi aile yapısı, arkadaş çevresi şaşılacak bir mükemmelliğe uyum göstermekte. Kişiliğe gelirsek, o da bu şahane yapıyı bozmamakta hatta çok daha ileriye götürecek, bir denge içersinde.

    Ve aksiyon zamanı geldi artık. O gün, dedi sadece kendi duyabileceği bir seste ve o muzaffer gülümseyişle amacı selamladı. Artık analiz değil doğaçlama konuşma yeteneğini kullanacaktı. Tabi konuşmasına bir şablon hazırlamıştı fakat cevaplar tam anlamıyla öngörülemeyeceğinden genel bir çerçeveydi bu. Aslında burada sorun olarak görmediği bu nokta karşı tarafın iradesiydi ki buna sonra değinilecek. Sohbet, hoş başladı, gayet hoş geçmekteydi de ve asıl konuya gayet yakın. Ve bugünün şartları gereği en uygun yerde asıl konuya temas da çok gecikmedi. Ne çok erken, ne çok geç. Yine mükemmel zamanlama, şans değil tanrıların(!) torpili. Ve o meşhur irade beyanı Her ergen gencin kanını adrenaline boğan o birkaç çift laf. Tabi yine formülasyon en iyi, en kabul edilebilir şekilde. Aslında bir irade beyanı olmasına rağmen bir soru olarak algılanır bu. Nedeni ise fedakârlık göstermenin karşılığını beklemek olsa gerek, diye düşünürdü. Aman ne fedakârlık Senden hoşlanıyorum, senin de karşılık vermen gerekir felsefesi insanın doğasında var sanki. Ama kim ne derse desin, nihilizmin babası Nietzsche en güzelini demiştir; Seni seviyorsam, sana ne bundan. Açık ve sert, her bünye kaldıramaz. Ve ruhsuzda. Ama olayda romantizmi de bırakmamak lazım, tabi en mükemmel(!). Ve bahsettiğim gibi soru olmamasına rağmen cevap bekleme süreci başladı. Uzatmaya ve dramatikleştirmeye gerek yok, nazikçe bir olumsuz cevap.
    Olumsuz
    Nasıl? Bu tanrısallık(!), nasıl yenildi? Bir insan iradesiyle. Uzayın, fiziğin öngöremediği, neden-sonuçlara bağlı kalmayan, en kutsal ve en saçma güçle en mükemmel olan yıkıldı. Tanrı insana irade verirken kendine bir rakip mi arıyordu? Bilinmek istedim ve evreni yarattım islam&'da yer yer geçer bu ifade. Belki de tanrı canlılar içinde insanı kendine en yakın olarak yarattı ve ona da bir karar, fiziğe, neden-sonuçlara karşı gelme yetisi verdi. Anarşik güç. Kaos yaratabilme gücü. Belki de tanrı kendi de bir anarşisttir. Belki, ama sonuç değişmiyor, argoda kızdan siktir yemek. Evet, insanın tanrısallığının bir sonucu. Yıkıcı Belki de tanrısal kuretin tek zaafı.
    Birey üzerindeki etkisi? Kahrolası bir an tabi. Üzüntü? Hani zihin kontrolü? Yok, işte bu sefer de duygular düzene son darbeyi vuruyor. Her şey boşaymış. Şimdi düşündü de sanki çok şey oldu. Ama yediremiyor tabi kaybetmeyi. Ego da su üstüne çıktı, kontrol tamamen gitti. Sistem çöktü. Pragmatizm kalmadı zaten. Lanet olası bir gün. Evet, çok yükselmenin acı düşüşü.
    Lanet
    #3485253 (venividivici, 02.06.2008 23:18 ~ 23:19)
  23. ikinci Kısım "Romantizm ve Özü"

    Anlaşılan mükemmel bir hiç, insan iradesinin yıkıcılığı yanında. O yıkıcılık neye uğradığını anlamayan reddedilen bünyeye çok büyük hasar verdi. Okul zaten başlamadan bitti. O kahpe sokak artık ona cazip gelmekteydi. Alıp onu götürebilirdi. Ama o kadar da zayıflamamıştı, fakat bu olumsuz ihtimal onun aklına nasıl gelmemişti. Çok mantıklıydı aslında, kızın seçme özgürlüğü vardı, ama o tanrısal(!) bencillik. Tüm suç tabi bu mucizevî mükemmellikte değildi, tam tersine onun istisnasındaydı.
    Yalpalayarak yürüdüğü sokak ona kendini mi hatırlatıyordu? Hayır! Ölmedi ya, ne bu karamsarlık. Omurgasını dikleştirdi. Yeniden kendine geliyordu. Pragmatizm kahvaltısı yapmış geri dönmüştü. Kahvaltı derken, bir döner iyi gelirdi ki geldi de biraz sonra. Ne yapmalıydı? Git eve ve bu lanetli günün geçmesini bekle. Otobüse atladı, oturdu hiçbir yaşlı teyzeye ya da amcaya yer vermedi yol boyunca, o bakışlar ise umurunda değildi. Melankolik bir zevke dönüştü efkârı gittikçe. Eve dönmekten vazgeçti mahallesinde gezmeye başladı, nedensizce. Neden-sonuça artık kendi de küsmüştü, ne olacaksa nedensiz anlamsızca olmalıydı, artık ne olacaksa? Diyerek sahile indi. Soğuk denizden gelen soğuk esinti. Bir ürperti ve artık o sabahki şanlı soğuğa karşı mücadele yok tabi. Tam tersine kollarını kendine sararak soğuktan etkilenmeme çabası. Soğuk havada -bir ihtimal- üşüten bir kuşun omza bıraktığı tiksinç hediye ve silme çabasında iyice batırıp yeni montu çöpe atmak. Kemiklere işleyen kaskatı soğuk. Yandan geçen arabanın sıçrattığı su Tanrılar(!) herhalde verdiklerini geri alıyorlar. iğrenç çevre koşulları her yerden gelmekte ya da en azından algılanış öyle. Büyük bir dalga ve biraz daha ıslaklık. Ve o an gelen mutluluk. Daha doğrusu yanında beliren bir sima. Tanıdık bir sima. Yine sınıftan bir dişi. O an ve sonrasında tamamen tesadüfen, buluşan iki yalnız ruh. Ve ikisi de, hiçbir makul sebep yokken, az önce yıkan& insan iradesi ile birbirine sarılmakta. Kabul etmek gerekir ki çok da yabancı değil bu ilişki ama bu boyutu yeni. Söz yok, anlam yok, mükemmellik hiç yok ama mutluluk var. Galiba mutluluk, gerçek mutluluk bu nedensiz olmaktan, romantizmden gelmekte. Basit, güzel ve daha onlarca hoş kelime
    (Aralık 2007-Haziran 2008)*

    *Farklı zamanlarda farklı bölümler yazılmış olup son tarihte toparlanıp konu bütünlüğü sağlanmaya çalışılmıştır.
    #3485266 (venividivici, 02.06.2008 23:20)

Copyright © 2008 - uludağ sözlük

yazarlardan hikayeler başlığındaki tanımlamalar uludağ sözlük yazarları tarafından yapılmıştır. yazarlardan hikayeler ile ilgili tanımlamalar bulunmaktadır. yazılanların hepsi yalan olmakla beraber sadece uludağ sözlük yazarlarını bağlamaktadır. sitede yazanlar birinci dereceden el emeği göz nuru olup yürütülmesi durumunda iş bu kişi uludağ a tatile ıssız bir kulubeye davet edilecek 'ben içerdeyim gel canım nedir bu yazarlardan hikayeler nedir problem' denilip uludağ gazozuna ilaç konmak suretiyle etkisiz hale getirilecek ve sonra ibreti alem için bilimum dağ hayvanatına yem yapılacaktır. ayrıca soğuk içilmesi tavsiye olunur ve bundan doğabilecek bir boğaz tahribatı durumunda bana ne denilir. feci şekilde bir ek$i sözlük klonudur. in this page you can find information about yazarlardan hikayeler. Copyright of the articles are belong to their authors.

» dumur olaylar » sari biber » derste yapmaya got isteyen cilginliklar » flirtable » sozluk yazarlari » can yucel » car of the year » geriye donmem » kiz arkadasinin sevgilisini elinden alan kiz » mabuah » modlar tembel olunca ortaya cikan verimsiz sozluk » yoruk sucuk benzeri urun » entry ve nick uyumu » my way » citigroup » a » b » c » d » e » f » g » h » i » j » k » l » m » n » o » p » q » r » s » t » u » v » w » x » y » z » sitemap » kısa » takim tutan kizlarin feneri tutmasi » ankara anteras avm » les » guzellik kriterleri » kutu denizanasi » inheritance vice » urk » 3d radio control racers » yanlis anlasilmis sarki sozleri » basbaydar shopping center » martyns » arkadasa asik olmak » modayi takip etmek » karneyi aldigin gun gorusecegiz seninle » southern sunrise » bu bir yoklugun hikayesidir » meclise giren kene » dar vakitlerde genis zamanlar » nikon d80 » size geyik yapin dedim uleyn