theodor wiesengrund adorno 


kapat
  1. 1903-1969 frankfurt.
    sosyoloji, psikoloji ve müzikoloji alanlarındaki çalışmalarıyla ve 2. dünya savaşı sonrası almanyasında, frankfurt okulu'nun geliştirdiği eleştirel kurama katkılarıyla ünlüdür.
    (bkz: yanlış hayat doğru yaşanmaz)
    #98402 (cikarinbeniburdan, 03.03.2006 17:57)
  2. Küçük yaşta sıkı bir müzik eğitimi almış, ortaokuldayken Kant'ın Saf Aklın Eleştirisi'ni inceleyebilecek kadar felsefeye yakın büyümüş, ilerde de Hegel'in diyalektiğine karşılık Negatif Diyalektik'i önermiş düşünür. Hegel her şeyin karşıtını da içinde barındırdığı özdeşliğe dayalı bir diyalektik öne sürmüştü. Adorno ise her şeyin karşıtını içermesinden çıksa çıksa özdeşmezlik çıkacağını, bunun da Negatif Diyalektik'e tekabül edeceğini söyler. Kısaca "her şey kendinden başka bir şey olma hakkına sahiptir". Bizler nesneleri adlandırırken aslında onlara tahakküm uygularız. Kavram nesneyle örtüşmez, ya ona fazla gelir ya da onda bir şeyleri ıskalar. Nesneye asla nufüz edemeyiz, sadece bunu umudedebiliriz. Nesneye daha fazla nüfuz etmek için klasik düşünme yöntemlerini bir kenara bırakmalı ve ele aldığımız nesneyi farklı farklı bağlamlara karışık bir sırayla yerleştirmeliyiz. Böylece önceden gözden kaçan şeyi belki yakalayabiliriz. işte Adorno'nun yazılarını okumak bu yüzden çok güçtür hatta felsefeci değilse kimsenin kendi iradesiyle okuyabileceğini (okumak isteyeceğini) sanmıyorum.
    Örneğin bir kalem üzerine yazacaksınız. Descartes (ya da pozitivist eğitimden geçen her insan) şöyle söyler: "Bu; 15 cm uzunluğunda, 5 mm çapında, 12 grlık ahşap, siyah boyalı bir kurşun kalemdir."
    Oysa Adorno; "Bu; kapitalizmin iyice vahşileştiği bir dönemde seri üretimden çıkmış zavallı bir metadır. Onla lirik şiir yazmak tarihteki kölelerin hayaletlerine hakarettir..." diye başlar ve kimbilir nerden çıkardı.
    Genelde herhangi bir yazısını ilk 3 okuyuşta hiçbir şey anlaşılmaz. Sonraki 3 okuyuşta yazı yavaş yavaş bir şeyler ifade etmeye başlar. Daha sonraki hamlelerde ise yazı birden bire öyle bir aydınlanır ki çekilen onca acıya değer doğrusu. Bir de son derece tutarlı olmasına rağmen Adorno'nun yazılarını ve fikirlerini özetlemenin neredeyse imkansız olduğu konusunda bütün düşünürler hemfikirdir.
    #226586 (kimyon, 10.05.2006 01:18)
  3. Toplumbilim, ruhbilim ve müzikbilim alanlarında çalışmış, Frankfurt Okulunun eleştirel kuramının felsefi mimarlarından olan Alman düşünür Adorno, 11 Eylül 1903 yılında Almanyada doğdu
    6 Ağustos 1969da ölen Adornonun diğer önemli yapıtları arasında Arnold Schoenbergin atonal müziğini müzikal modernizmin en üst noktası olarak savunduğu Philosophie der neuen Musik (Yeni Müziğin Felsefesi, 1949); somut, bireysel deneyimin modern, burjuva toplumundaki yok oluşuna ilişkin düşüncelerini yansıtan yüz elli üç çarpıcı aforizmadan oluşan MinimaMoralia (1951); Husserl'e ilişkin, görüngübilimin kaçınılmaz soyutluğu ya da aradığı somutluğu yitirmeye yazgılı oluşu üzerinde duran ve "yoğun" bir okuma sonucu ortaya çıkan Zur Metakritik der Erkennistheorie. Studien über Husserl und die phanomenologischen Antonomien (Bilgikuramının Üsteleştirisi: Husserl ile Görüngübilimsel Çatışkılar Üstüne incelemeler, 1956); Hegel üzerine denemelerden oluşan Drei Studien zu Hegel (Hegel Üstüne Üç Çalışma, 1963) ile Heidegger'in varoluşçuluğunu soyut ve tarihdışı olarak yorumladığı Jargon der Eigentlichkeit (Sahicilik Jargonu, 1964) sayılabilir.
    #371541 (JuanSebastianVeron, 24.06.2006 17:38)
  4. cümle iletişim öğrencilerinin ahını almış, frankfurt okulu'nun kel mahmut'u.
    #371544 (montajelemani, 24.06.2006 17:40)
  5. tam adı theodor wiesengrund adorno'dur. frankfurt okulu'nun en mühim düşünürüdür. 'yanlış bir hayat doğru yaşanamaz' (minima moralia) sözüyle beni benden almıştır. kültür endüstrisi'ni terminolojiye armağan etmiştir. lakin frankfurt okuluna has 'kötümser bir eleştiriyle yetinme' açmazı kafayı yedirtir.

    (bkz: aydınlanmanın diyalektiği)
    (bkz: minima moralia)
    (bkz: edebiyat yazıları)
    #371561 (zibende, 24.06.2006 17:47)
  6. "...

    oynamak zorunda olduğumuz oyun şudur: artık özel mülkiyetin kimseye at olmadığını, çünkü tüketim mallarının bu kadar bollaştığı koşullarda hiç kimsenin bunların kısıtlanması ilkesine tutunmaya hakkı olmadığını, ama yine de sırf mülkiyet ilişkilerinin körce sürdürülmesine hizmet eden o bağımlılık ve muhtaçlık durumuna düşmemek için bile kişinin bazı şeylere sahip olmak zorunda olduğunu görmek ve dile getirmek. ama bu paradoksun tezinin varacağı yer yıkımdır: nesneler karşısında, sonunda insanlara da yönelen sevgisiz bir umursamazlık. antitez ise, telaffuz edildiği anda, rahatsız bir vicdanla sahip oldukları şeylere tutunmak isteyenlerin ideolojisine dönüşür. yanlis yasam dogru yasanamaz." (minima moralia)
    #924316 (zibende, 29.11.2006 02:15)
  7. her iletişim fakültesi öğrencisinin korkulu rüyası olan feylesof. ne çok düşünmüş bu adam yarabbim.
    #924330 (montajelemani, 29.11.2006 02:20)
  8. frankfurt okulunda bir kaç kız adorno'nun yanına gelerek göğüslerini açmış ve adorno'yu taciz etrmiştir. büyük filozof çaresiz kalmış bir durumda iken "bir kurum olarak adorno öldü" demiştir talebeleri.
    #926590 (ibrahim kurban, 29.11.2006 18:02)
  9. Nietzsche, Hegel, Kant ve Marx üzerine yazmış, Minima Moralia adlı kitabının adı ev içinde "moralimi bozma!" anlamında kullanılan, Nietzsche'den sonra gelen ilk "psikolog filozof"dur.
    #1120523 (stalker, 07.01.2007 19:17 ~ 01.01.2008 14:20)
  10. estetikle toplumbilimi birleştirebilmiş, 20.yy ın en ilgi çeken sosyologlarındandır. halktan kopuk, münzevi olmayı savunması mesleğinin temeline koyması ise çağdaşı olan bazı meslektaşlarınca tepkiyle karşılanmış ve frankfurt okulu nun devrim den kopuşunun simgesi olduğu yolunda eleştirilmiştir. ancak 1969 da yayınlanan "istifa" başlıklı makalesinde 1968 deki öğrenci hareketlerini "devrimci" ve "özgürleştirici" saymadığı için devrimcilikten "istifa ettiğini" ileri süren öğrenci hareketleri önderlerine verdiği yanıtta, "eylem için eylem tutkusunun aracı olarak işe koşulmuş düşüncenin, tüm araçsallaştırılmış us gibi, kör ve yararsız olacağını" ileri sürmüş, daha sonra "...gerçekten devrimci ve özgürleştirici düşüncesinden vazgeçmeyen biri varsa, o da, bilinci bir yana bırakmayan, ya da, yılgınlığa kapılarak "ille de eylem" demeye sürüklenmeyen uymazcı eleştirel düşünürdür." diye devam ederek, kendisine getirilen devrimcilikten kopuş eleştirilerini de eleştirniş olmaktadır.

    "müzikte her nota 'biz' der..." sözüyle başlatılabilir adorno nun müzik sosyolojisi. yabancılaşma hayatın her alanına sirayet ettiği gibi müziği de elegeçirmiştir. müzikte yabancılaşmanın tarihsel gelişimi kısaca şöyledir: aristo nun da dile getirdiği üzere, daha çok toplumun üst katmanlarına ait ve onların eğitimi için bir zorunluluk olan müzik, batı da(!), modern öncesi dönemde toprak sahipleri ve dini tekelin elindedir. bu da müziği, toplumsal bir arz-talep piyasasından korur. işte modernite ile beraber toplum hayatına yerleşen bu piyasa (kapitalizm) müziğin üretimini, yeniden-üretimini ve tüketimi bu piyasa döngüsünün içine sokar. yeni dönemde elde ettiği güçle, (nietzche ye göre köle ahlakı) kendisinden önceki ve o andaki, köklü, bir diğer güçlü sınıfa, aristokrasiye, güçlü olmanın gereği olarak gördüğünden -ki zaten önündeki tek "güçlülük" abidesi aristokrasidir- ona benzemeye çalışır, fakat bunun kültürel arkaplanı olmadığından, burjuvazi "sonradan görmeliğe" "züppeliğe (snop)" kayar. bu aristokrasiye benzeme hastalığı elbette müzikte de kendini gösterir. yüksek müzik tüketimine katılmaya çalışan burjuvazi, kültürel arkaplan eksiklğinden dolayı bu müzikten çok ta zevk almaz. burada, toplumsal hayatta yerleşmeye başlayan kapitalist yöntem, arz-talep ilişkisi devreye girer ve burjuvazi farklı müzik isteğini, müzik üreticisinden (kompozitör-besteci) talep eder. elbette bu toplumun bir parçası olan müzisyen de, ücreti mukabilinden aranan müziği arz eder. bu müziğin üretiminde olduğu gibi, üretim sonrası, yeniden üretim (müziğin icrası) ve tüketim (dinlenmesi) evrelerinde de aynen devam eder (buna bizden bir örnek verelim: geçtiğimiz senelerde bach ın üretimi olan müzik, türkiye de, anjelika akbar tarafından doğu sazlarıyla icra edildiği bach a l orientale isminde bir albüm çıkartılarak yeniden üretilmiştir, biz de dinleyerek tüketmekteyizdir. ama en nihayetinde bu bir yabancılaşmadır. bach ın çok sesli müziği, bizim tek sesli müzik sazlarımızla yoğurulmuş, dinlendiği zaman zevk veren ama hiç te kalıcı olmayan bir meta haline getirilmiştir. arz-talep ilişkisi içerisinde müzik için bir meta fetişizmidir. bu nedenle yeniden-üretim ve tüketimi açısından yabancılaşmıştır). elbette bu, üretim ilişkilerinin kapitalistleşmesinden kaynaklanan toplumsal yabancılaşmanın bir sonucudur. yani toplumdan müziğe sirayet eder.
    günümüze gelindiğinde ise müzik, ideolojik aygıt işlevi daha ağırlaşmış şekilde karşımıza çıkar. toplumun yoksul, ezilen kitlelerine fantazyalar sunan, bu fantazyalar sayesinde isyanlarını kafalarında yaşayıp günlük hayatta nötr hale getirilen bireyler üreten bir müzik olarak karşımıza çıkar.

    peki batı da gelişen bu durumun doğu da, özel olarak biz de ne gibi bir bağlayıcılığı vardır?
    (bu soru adorno ya sorulmuş mudur, sorulduysa ne cevap vermiştir bilemediğim için buna kendim cevap vermeye çalışacağım):
    müzik bizde de yabancılaşmış, ancak müziğin yabancılaşması bizde böyle olmamıştır. zaten kapitalist gelişmenin mümkün olamadığı osmanlı toplumunun, modernitenin piyasa hareketlerinin hızına erişmesi de mümkün olmadığından, toplumsal yapı, batı yla eşzamanlı olarak yabancılaşmaya başlamadı. batı yabancılaşması ilk-orta dönemlerindeyken, osmanlı da iii.selim ler, hammamizade ismail dede efendi ler, lavtacı andon lar saf doğu müziği üretmeye devam ediyorlardı. ancak emperyalizm aracılığıyla ve 20.yy ın küreselleşmiş dünyasında, "kültür endüstrisi" de tıpkı diğer endüstriler gibi toplumu aşırı üretim ve tüketime itmekte, bunun sonucu, kapitalizmin batı dakinden farklı bir yansıması dünyanın geri kalanında kendini göstermektedir. örneğin artık türkiye de saf doğu müziği üretilememektedir. ney taksimleri uzun süre öncesinden kalmıştır. ama yeni ney albümleri mevcuttur. eski taksimlerle şimdiki ney icrası karşılaştırıldığında aradaki fark algılanabilir. bugünkü icra daha çok genel tüketici kapasitesine yöneliktir.
    1970 lerden başlayarak gelişen bir müzik te vardırki (tam adı ne olmalı bilmiyorum, ama genel de söylendiği gibi arabesk değildir bu. buna fantazya, fantazi diyebiliriz herhalde) orhan gencebay, müslüm gürses, ibrahim tatlıses vs. gibi temsilcileriyle anılır. bu müzik aşırı duygusal, aşırı kişisel bir müziktir. sosyo-ekonomik açıdan geri kalmış olan türk toplumunun geneline, bu müziğin hitabetmesi veya bu müziği üreten veya icra eden kişilerin, örneğin ibrahim tatlıses in inşaat işçiliğinden geliyor olması hiç te tesadüf değildir. isyanlar kafalarda yaşanır, arzu edilen dünya kafalarda kurulur ve nötr bir toplum böylelikle mevcut düzenin devamlılığını sağlar.

    efendim gelelim adorno nun çözüm önerisine: adorno müziğin, toplumsal kuramdan ayrı ele alınamayacağını ısrarla belirtir. müzikteki yabancılaşmayı, topluma dokunmadan, müziği kendi içine kapanık, toplumdan soyutlanmış olarak üretmeye ve icra etmeye çalışan igor stravinsky yi bu açıdan çok eleştirir. ona göre bu yabancılaşma sorununa çözüm getirmez, sadece bunu sürdürür. bu sorunun çözümü, soruna neden olan toplumsal yapının yabancılaşma sorununun çözümüne bağlıdır. bu ise toplumdan bireye doğru gidilerek değil, evvela bireyin kendi içinde bulunduğu durumu anlaması ve bunun için acı duymasıyla mümkündür. elbetteki bu alana kaba-marksist bir açıklama ile girilmez, bununla karıştırılmamalıdır. zira adorno da toplumun değişimi için devrim de beklenmez. müziğin buradaki rolü, ancak bireye, içinde bulunduğu dünyanın sefaletini gösterebilmesi ve müziğin birey üzerindeki iktidarı da dahil olmak üzere bütün "iktidar" tasavvurunu yerin dibine sokabilmesidir. kendisi bu yüzden atonal müzik yapan (hakim tonunun olmadığı) schonberg hayranıdır ve yeni müziğin temsilcisi olarak onu görür.
    #1124499 (suzergecer, 08.01.2007 16:41 ~ 04.10.2007 13:42)
  11. popper tarafından kapalılık ve gizemcilik ile suçlanan ve popper'ın kendisini g.tüyle okuduğundan popper'ın "büyük sözlere büyük..." başlıklı yazısını okuduktan sonra emin olduğum kişi.
    #1199478 (stalker, 24.01.2007 14:53)
  12. "Auscwitz'den sonra şiir yazmak barbarlıktır" sözünün sahibidir.
    #1876126 (stalker, 07.07.2007 04:18)
  13. ''kim ki felsefeyi bir meslek olarak seçer, ilk önce daha önceki felsefi çalışmalarda yer alan şu illüzyonu reddetmelidir: düşüncenin gücü, gerçeğin bütününü kavrar.''
    #2309044 (demester, 13.09.2007 13:13)

© 2008 - uludağ sözlük

theodor wiesengrund adorno başlığındaki yazılar uludağ sözlük yazarları tarafından yazılmıştır. theodor wiesengrund adorno ile ilgili tanımlamalar bulunmaktadır. yazılanların hepsi yalan olmakla beraber sadece uludağ sözlük yazarlarını bağlamaktadır. sitede yazanlar birinci dereceden el emeği göz nuru olup yürütülmesi durumunda iş bu kişi uludağ a tatile ıssız bir kulubeye davet edilecek 'ben içerdeyim gel canım nedir bu theodor wiesengrund adorno nedir problem' denilip uludağ gazozuna ilaç konmak suretiyle etkisiz hale getirilecek ve sonra ibreti alem için bilimum dağ hayvanatına yem yapılacaktır. ayrıca soğuk içilmesi tavsiye olunur ve bundan doğabilecek bir boğaz tahribatı durumunda bana ne denilir. feci şekilde bir ek$i sözlük klonudur.

» gunes gozluguyle denize giren insan » dolunayisi » eva longoria » daniel radcliffe » erdil yasaroglu » pryd rulazz » john rambo » kezman dan kurtulmak » aziz yildiyim » laf soyledi bal kabagi a b c d e f g h i j k l m n o p q r s t u v w x y z 0 1 2 3 4 5 6 7 8 9 » sitemap » kısa » Beijing 2008 Olympic Games