putlari yikiyoruz 


kapat

  1. edebiyatta bir devrim. eski yeni çatışması. nâzım hikmet resimli ay dergisinde yazmaya başladıktan sonra seven sevmeyen birçok kişinin dikkatle takip ettiği bir yazar olmuştur. peyami safa alay köşkü'nde düzenlenen toplantılara nâzım'ı çağırıyor şiirlerini okumasını sağlıyordu. nâzım ve peyami safa arasındaki dostluk şöyle başlamıştır.

    --spoiler--
    Nâzım Ankara'da tutukluyken cumhuriyet gazetesinin edebiyat sayfasını yöneten Peyami Sefa Bey, onun "yanardağ" adlı şiirini üç sütun olarak çerçeve içinde yayımlamış, ertesi gün ise gazetenin birinci sayfasında bir özür dileme yazısı yer almıştı. "Mahkûm bir adamın kaleminden çıkmış olan bu manzume"nin yazıişleri müdürüne gösterilmeden yayımlandığı belirtiliyor, "mesleği mesleğimize katiyyen uymayan bir muharrire ait" diye nitelenen şiirin gazetede yayımlanmış olmasından dolayı okurlardan özür dileniyordu.
    Nâzım Hikmet istanbul'a gelip bu olayı öğrenince, kendisi yüzünden gazete yönetimiyle arası açılan Peyami Sefa'yı aradı, arkadaşlık etmeye başladılar. Alay Köşkü'nde düzenlenen toplantılarda birlikte şiir okudukları Necip Fazıl (Kısakürek) ile de Bahriye Mektebi'nde başlayan yarışmalı dostlukları sürüyordu.
    --spoiler--

    nâzım'ın 835 satır isimli şiir kitabı edebiyat çevrelerinde buyuk yankı uyandırmış, şiirinden övgülerle bahsedilir olmuştu. bu denli ilgi odağı olan nâzım hikmet'in kıskanılmaması imkansız gibiydi.

    Yakup Kadri Bey (Karaosmanoğlu), "Milliyet" gazetesinde birbirini izleyen yazılarla, hem Nâzım Hikmet'i, hem de genç kuşağı topluca yeren birtakım görüşler ileri sürdü :

    --spoiler--
    "Ferdiyetçi şair, cemiyetçi şair... Bunlardan biri tabiat ve insanlar içinde münzevidir. Yalnız kendi ıstıraplarını, kendi heyecanlarını, kendi ümitlerini, kendi sevinçlerini çağırır. Öbürü Victor Hugo'nun bir tarifine göre, 'kâinatın ortasında bir taninli yankıdır.' Cemiyetin olsun, tabiatın olsun, bütün hayatın tecellilerini kendisinden aksettirir ve her şey, her beşeri hadise onda en ahenktar, en şuurlu ifadesini bulur. Denebilir ki bu tür şairler beşeriyetin haykıran vicdanıdır. Lakin işte bu nevi şairler, bunun içindir ki, beşeriyet gibi ipsiz sapsız, beşeriyet gibi karışık, beşeriyet gibi gürültücü, patavatsız, kaba, behimi ve onun gibi mantıksızdırlar. Yaptıkları şeyde klasik sanatın ilahi intizamından, ezeli ahenginden eser yoktur, bütün estetikleri insanların idare ettiği cemiyetler gibi anarşiktir. Nâzım Hikmet'in dediği gibi bu tarz şiirler Bethoven'in sonatlarını asla değil, fakat bir bando mızıkayı, bir panayır yerinde bir fanfarı andırır. Bittabi, böyle bir musiki sokaktan başka bir yerde çalınmaz. Onun içindir ki, Nâzım Hikmet'in şiirlerinin bugünkü Türk cemiyetinde hiç yeri olmadığını zannediyorum. Çünkü bizde bu orkestranın, cehennemi velvelesini dinleyebilecek kocaman, koyu ve dalgalı insan kitleleri henüz yetişmemiştir, yakın bir atide yetişmesinin imkânını da göremiyoruz." (Milliyet, 14. 5. 1929)

    "inkârdan müspet bir şey çıkmasının imkânı yoktur. Halbuki Namık Kemal'den bugünün en genç Türk şairine kadar, gelmiş geçmiş ne kadar müceddidimiz varsa, hepsi de işe kendilerinden evvelkileri inkâr ile başlamışlardır. Onun için hepsi piç kaldı. Edebiyatta babasız dehâ yoktur." (Milliyet, 20. 5. 1929)

    Bir sonraki yazısında Yakup Kadri Bey yeni kuşağa yönelttiği eleştirilerinde çok daha ileri gidiyordu :
    "Bugün yeni nesil veyahut yeni yetişenler namı altında toplanan zümrenin gösterdiği tereddi ve hezal manzarasına bakıp da ümitsizliğe düşmemelidir. Bu zavallı nesil bize bin beladan arta kalmıştır. (...) Eğer daha ilk adımda dizleri titriyor ve gözleri uyuşuyor, kulakları uğulduyor, kafaları sersemleşiyorsa bunun kabahati kendilerinde değil, yetiştikleri devrin sayısız fecaatindedir. Düşünün ki en büyüğü Harb-i Umumi'de daha yirmisini bulmamış bu gençler, ekmek yerine saman karışık hamurla beslendiler ve irfan yerine Babıâli gündelik matbuatının ısmarlama harp edebiyatından başka bir şey okumadılar." (Milliyet, 30 Mayıs 1929)
    --spoiler--

    peyami safa'nın çıkardığı hareket dergisi ve resimli ay bu saldırılara ortak tavır alma kararı aldılar.

    --spoiler--
    ilk yazıların ardından, Nâzım Hikmet'in "imzasız" imzasıyla, "Putları Yıkıyoruz" başlığı altında, "Resimli Ay"ın Haziran ile Temmuz 1929 sayılarında, önce "dâhi-i âzam" denilen Abdülhak Hâmit'i (Tarhan), arkasından "milli şair" denilen Mehmet Emin'i (Yurdakul) incelemeye alması savaşın patlamasına yetti.
    --spoiler--
    #2484507 (adini unutan adam, 18.10.2007 12:58 ~ 13:27)
  2. --spoiler--
    Basında büyük yankılar uyandıran bu yazıların başlama nedeni, "Resimli Ay"da Geceleyin Sokaklar adlı romanı eleştirilirken, "Mahmut Yesari'yi biz başka lisanlara korkmadan tercüme edebiliriz, onun yazısı bundan hiçbir şey kaybetmez. Halbuki, Dahi-i âzam (?!) Abdülhak Hâmit Bey de dahil olmak üzere, kaç yazıcımız böyle bir imtihandan geçebilir? (...) Dâhi-i âzamın en kuvvetli yazısını başka bir dile çevirin, bakın nasıl sırıtır. Başka bir dile değil, hatta bugün konuştuğumuz Türkçeye tercüme edin, bakın dâhinin dehası nasıl sabun köpüğü gibi dağılıveriyor..." denmesi üzerine, "Cumhuriyet" gazetesinde yazın çevrelerini savunmaya çağıran bir karşı yazı yayımlanmış olmasıydı.

    "Putları Yıkıyoruz, No. 1, Abdülhak Hâmit"te yazın alanında kimlere "dâhi" denilebileceği özetleniyor, şu yargıya varılıyordu : "Hâmit Bey devri için yeni, kuvvetli bir Osmanlı şairidir, işte o kadar." Yazının son tümcesi ise şöyleydi : "Hakiki dehayı bulmak için sahte dehaları, kafalarımıza zorla dikilen putları yıkalım..."

    "Putları Yıkıyoruz, No. 2, Mehmet Emin Beyefendi"de ise yazın alanında kimlere "milli şair" denilebileceği özetleniyor, şu yargıya varılıyordu : Mehmet Emin Beyin şairliği bile bir göz aldanmasıyken, milli şairlik sıfatı bilgisizliğin aldanmasından başka bir şey değildir.

    Hamdullah Suphi Bey (Tanrıöver) bu yazılara "ikdam" gazetesinde sövgü dolu bir yazıyla karşılık verdi :
    "Abdülhak Hâmit bir dâhidir. Bunlar putları değil, milli ediplerimizi, dâhilerimizi yıkmak istiyorlar. Bu edebiyat tartışması değil, komünizm propagandasıdır."
    (...)
    "Karşımızdakiler kimlerdir?
    "Bolşevik kapısının müseccel köpekleri!
    "Putları kıranlar bunlardır."

    Hamdullah Suphi Bey işi yazından siyasaya kaydırmak, yeni sanat adına konuşanları sindirmek istiyordu. Merkez Heyeti Başkanı olduğu Türk Ocağı'nda, milliyetçi gençleri kışkırtıyor, birtakım kararlar aldırıp basına yansıtıyordu :
    "icab ederse daha müessir surette görürüz ki, Türk vatanının sevdiği adamlar, vatansızların tecavüzlerine uğrayacak kadar yalnız değillerdir."

    Böylece, gerekirse daha ileri gidileceği, kaba güce başvurulacağı bildirilerek gözdağı veriliyordu. Devlet önlem almazsa, üniversite gençlerinin dergi yönetim yerlerini basıp dağıtacakları, yöneticileri dövecekleri söyleniyordu.

    "Hareket" dergisi yapılan jurnalcılığı "Biz Komünist Değiliz" başlıklı bir yazıyla açıklayarak kınadı : "Bu biçarelere komünizm nedir diye sorsanız, onu da doğru dürüst bilmezler. Çünkü samimiyetten, idrakten, fikirden nasibi olmayanlar bu gibi nazariyeleri öğrenmekten ziyade vatandaşlarına ağız dolusu pislik sıçratmaktan zevk duyarlar."

    "Resimli Ay" ise olaya şöyle yaklaştı :
    "Resimli Ay, sayfalarını sadece edebi bir münakaşaya açmıştır. Buna komünizm süsü verenler çok çirkin bir demagoji yapıyorlar. Bu, doğrudan doğruya eski ile yeninin mücadelesidir. Abdülhak Hâmit dâhi değil, Mehmet Emin milli şair değil demekle komünizm arasında ne münasebet var? (...)
    "Eğer bu iddialar yanlışsa aksini ispat edin. Demokrasi içerisinde her fikir müdafaa ve münakaşa edilebilir. Nümayiş ve gürültü ile fikri boğmak, yirminci asır gençliği için çok geri bir harekettir. Gençlik her yerde maziye hürmet eder, fakat bu hürmet, her fikrin serbest münakaşa edilmesine, ortaya yeni fikirler atılmasına mani olmaz.
    "Ortada komünizm meselesi yoktur. Eski ve yeni mücadelesi vardır."

    Peyami Sefa Bey "Hareket"te genç kuşağı savunuyor, şair olarak Nâzım Hikmet'e güvenini belirtiyor, yenilikçilere yapılan saldırılara ağır sözlerle karşılık veriyordu.
    "Biz : 'Varız!' diyen nesiliz, bizde kuvvetimizin şuuru var. Henüz otuz yaşına gelmeyen şairlerimizin bile mısraları, bütün bir neslin hafızasıyla dudakları arasında gidip geliyor, yığınları coşturuyor. Halkı da, güzideyi de, ayrı ayrı teşhir etmesini bilen romancılarımız var.En fena iktisadi anlarda bile kitaplarını karie okutabilen bir nesiliz. Dört çift garazkâr topuğun tozlu döşemeden yaptığı kuru gürültü ve kıskançlıktan gerilmiş dudaklardan çıkan ıslıkla karışık hava kabarcıkları, alkışlar arasında boğuluyor.
    "Yığınlar ayaklanıyor ve 'Yaşa!' diye haykırıyorlar.
    "Çünkü büyük bir edebiyat doğuyor.
    "Galeyan var!
    "Kaçılınız, yol veriniz!"

    "Nâzım Hikmet, dünya edebiyatında kendine çok has bir nev'in yaratıcısı olmuştur. O ne bir fantezi heveslisi, ne bir garaipperest, ne de yeni moda müptelası bir edebiyat züppesidir.
    "O, sadece, ağlamayan ve haykıran, zekâsının malzemesini eski insanlıktan aldığı halde, çatısını yeni bir teknikle kuran, ona müstakbel dünyaların rengini veren büyük bir kafa mimarıdır. En yeni binalarda kullanılan taşlar da bu dünya kadar eskidir. Nâzım bilir."

    Peyami Sefa Bey gençleri "saman karışık hamurla" beslenmiş olduklarını söyleyerek aşağılayan Yakup Kadri Beye ise, "Biz Sizden Değiliz" diye karşılık veriyordu :
    "Şimdi de Büyük Harpte yedikleri tereyağlı ekmeklerle iftihar etmeye başladılar. (...)
    "Büyük Harpte ve Sakarya'da memleket kapısından düşmanı kovan gençliğin yüzüne doğru kokmuş ağızlarını açarak geğiriyorlar ve yağma sofralarında ziftlendikleri havyarın, içtikleri şampanyanın hasreti ile mest olarak bütün bir kahraman gençliğe bühtanlar savuruyorlar. (...)
    "Büyük Harpte yüz binlerce genç saman ekmeği yiyerek sararıp solarken, onlar, Alp dağlarının ceyyit havası ile on dört kilo artmışlarsa, gençliğin bu feragatı karşısında, utançlarından ölünceye kadar iki büklüm durmalı idiler."

    Yakup Kadri Bey bunun üzerine, 16 Haziran 1929 tarihli "Milliyet" gazetesinde, bir açıklama yapmak gereğini duydu :
    "Benim o makalemde bahsettiğim gençlik ile bugün Darülfünun'da okuyan gençlik arasında hiçbir münasebet olamayacağını Türkçe bilen her ferd ilk bakışta anlardı. (...)
    "Bu avarelerin başı üstünde acayip, müthiş ve uğultulu bir cinnet havası esiyor. Çıkardıkları yaygaradan kulaklar tıkanıyor; her biri kargıdan atın üstüne binmiş, ellerinde kamıştan birer mızrak, sağa sola saldırıyorlar, zavallı ücra edebiyat arsasında tozu dumana katıyorlar; göz gözü görmüyor.
    "ikide bir : 'Varda, çekilin, biz geliyoruz!' naraları.
    "Buyurun gelin. Edebiyat arsası o kadar tenha ki, burada pek-âlâ deliler ve garipler için de barınacak bir köşe bulunur.
    "Ne gelen var, ne giden!
    "Yine 'Varda, çekilin, biz geliyoruz!' naraları. Biçarelerin muhayyilesi o kadar bozuk, o kadar hasta ki, önlerinde kesif bir ordu, onları yürümekten alakoyuyor vehmindedirler.
    "işte şimdi düşünün, bunlarla Darülfünun gençliğinin ne münasebeti olabilir? Bunlarla, bütün yarına ait ümitlerimizi kendilerine tevdi ettiğimiz Darülfünun gençliği şöyle dursun, hatta en umumi manası ile her sınıf Türk gençliğinin hiçbir alakası olmamak lazım gelir."
    --spoiler--
    #2484521 (adini unutan adam, 18.10.2007 13:04 ~ 13:05)
  3. --spoiler--
    On bir gün sonra, 27 Haziran 1929 tarihli "ikdam" gazetesinde, Yakup Kadri Beyle yapılmış bir konuşma yayımlandı. Bu konuşmada doğrudan Nâzım'ın kişiliğine saldırılıyordu :
    "Bazıları ipten ve kazıktan kurtulmuş kaşarlı sabıkalılardır. Bunların içinde öyleleri varmış ki, daha yirmi beş yaşına basmadan hayatlarının en güzel çağını zindan köşelerinde çürütmüşlerdir. Bir kısmı ise komünist çekalarının Türk ırkdaşlarımızın kanı ile bulanmış ellerini öpmeyi ve onlara dair kasideler terennüm etmeyi bir maişet vasıtası haline koymuşlardır.
    "Anadolu harbi sırasında düşmana karşı çıkmaktan ürkerek, Maarif Vekâleti'ni dolandıran ve çaldıkları para ile Karadeniz'i aşıp bolşeviklere iltihak eden iki vatansızdan bir tanesi şimdi Akşam gazetesinin sütunlarında bir halayık ismi ve bir halayık şivesiyle, bir nevi ortaoyunu soytarılığı yaparak, halkı güldürmeye çalışıyor. (...)
    "Yalnız hayasızlıktan ve kıskançlıktan kuvvet alan bu gibi taarruzlardan, gözümün önüne gelen manzara şudur :
    "Eski istanbul'un viranelikleri arasından kendi halinde bir adam işine giderken, ansızın bir sürü aç ve uyuz köpeğin hücumuna uğrar. Elindeki bastonunu, bu pis deriden ve kırık kemikten mahlukatın üzerine indirir, indirir. Fakat köpekler, gene saldırışlarına devam ederler; çünkü açlığın ve kuduzluğun verdiği bir fena ateş bunlardaki hayvani hassasiyeti de iptal etmiştir."
    --spoiler--

    Bunun üzerine Nâzım Hikmet "Resimli Ay"ın Temmuz 1929 sayısında "Cevap" adlı şiirini yayımladı. Değişik sesiyle belleklere kazınıp dillerden düşmez olan bu yergi şiiri şöyleydi :

    Behey!
    Kara boynuz gibi kaşlı
    mukaddes Apis başlı
    adam;
    Behey!
    Kara maça bey!
    Sen şiirin asil kamusuyla konuşuyorsun,
    ben asaletten anlamam.
    Şapka çıkarmam konuştuğun dile,
    düşmanıyım asaletin
    kelimelerde bile.
    Behey!
    Kara maça bey!
    Ben bilirim
    bu tehevvür bu şikâyaaat niçin?
    Bilirim
    beni uykumda boğmak için
    bekliyorsun geceyi..
    Ben ki bileklerimde tel kelepçeyi
    bir altın bilezik gibi taşımışım,
    ben ki ilmikleri sabunlu iplere bakıp
    kıllı kalın ensemi kaşımışım,
    tehdidine pabuç
    bırakır mıyım hiç?
    Behey!
    Kara boynuz gibi kaşlı
    mukaddes Apis başlı
    adam,
    Behey!
    Kara maça bey,
    behey, yüzü kara.
    Ruhunu bir zenci esir gibi çıkardın pazara,
    bir orospu odası yaptın kafatasını...
    Hâki ceketli ölülerin ceplerinden
    çalarak parasını
    satın aldın kendine
    isviçre dağlarının havasını.
    Ve işte bundandır ki, bugün
    ablak sarı suratında senin
    kanlı altınların kızıllığı var..

    Acayip rüzgârlar esmiyegörsün başımdan.
    Yoksa musahhih maaşımdan
    haftada üç papel taksite bağlayıp seni
    bir şamar oğlanı gibi kullanırım.
    Beyimin böyle işlerle ülfeti var sanırım,
    mükemmel yapar vazifesini..

    Behey!
    Kara maça bey!
    Halka ahmak diyen sensin.
    Halkın soyulmuş derisinden
    sırtına frak giyen sensin.
    Yala bal tutan beş parmağını
    beş çürük muz gibi,
    homurdanarak dolaş besili bir domuz gibi.
    Meydan senin...
    mi dersin?
    Hata edersin,
    bizde o göz var mı baksana!!
    Ben içirmek için sana
    kendi kara kanını
    bir ateş çemberle çevirdim dört yanını!
    Sağa git
    yok geçit,
    sola git yok,
    ileri
    geri
    yok.
    Kıvır kuyruk kalemini kalbine sok
    bir akrep gibi intihar et...

    bu yergi şiir eski yazıyla yeni yazıyı savunanlar arasındaki tartışmaya bambaşka bir hava kazandırmış. eski yazıyı savunanları bir hayli kızdırmıştır.
    #2484535 (adini unutan adam, 18.10.2007 13:08)
  4. --spoiler--
    Ne var ki Nâzım Hikmet'in çevresinde oluşan sevgi ortamının çok genişlemesi, daha önce ondan yana sözler eden orta yaşlı, hatta genç şairlerin de tedirgin olmalarına yol açmıştı.
    Örnekse Yusuf Ziya Bey Nâzım'ın put kırıyorum derken pot kırdığını, yaptığının barbarlık olduğunu yazıyor, Necip Fazıl Bey de sağda solda şairliğini yeren sözler ediyordu.

    Hamdullah Suphi Bey ise olayı kesinlikle bir yazın tartışması olarak ele almamakta direniyordu. "Karşımızdakiler komünistlerdir, bolşeviklerdir!" diye sürekli kışkırtarak, Türk Ocağı'ndaki gençleri, sonunda, "Resimli Ay"ın yönetim yerini dağıtmaya, yöneticilerini hırpalamaya, böylece Nâzım Hikmet'in gözünü korkutmaya göndermeyi başardı.

    7 Temmuz 1929 Pazar günü, aralarında bir iki sivil polisin de bulunduğu düşünülen otuz kadar genç, "Resimli Ay"ın yönetildiği basımevine geldiler. Olay için özellikle pazar günü seçilmişti, basımevi kırılıp dökülür, yöneticiler tartaklanırken çevrede kimse olmasın, işe halk ya da polis karışmasın istenmişti.
    Ertesi gün gerçi "ikdam" gazetesinde "Asil Türk Gençliği Kendini Göstermeye Başladı" diye başlık atıldı, üniversitelilerin "Resimli Ay"ı basıp "sahiplerine layık oldukları dersi" verdikleri yazıldı. Sonra da güya "ikdam"a gidip sevgi gösterilerinde bulunmuşlardı. Oysa olay hiç de öyle gelişmemişti.
    Zekeriya Beyin anlattığına göre, Nâzım yol üstündeki odasından kalabalık bir gençlik grubunun geldiğini görünce, hemen koşup Sabiha Hanımla ona haber vermiş. Arkasından aşağıda, merdivenlerde gürültüler, bağırıp çağırmalar duyulmuş. Derken kapı hızla açılıp delikanlılar içeri doluşmuşlar.
    "Siz bizim büyüklerimizi öldürüyorsunuz, mukaddesatımızı yıkıyorsunuz!" gibi sözlerle yumruklarını gösteriyorlarmış.
    "Çocuklar, siz kimsiniz, kimin adına konuşuyorsunuz?" diye sormuş Zekeriya Bey.
    "Biz üniversite gençliği adına konuşuyoruz."
    "Öyleyse ayaklarınızla değil, başınızla düşünürsünüz. Sokak çocukları gibi bağırmak size yakışmaz. Oturun konuşalım. Bizi yanlış bir iş yaptığımıza inandırabilirseniz, bu kampanyadan vazgeçeriz."
    Bunun üzerine bağrışma sona ermiş, gençlerin önde gelenleri oturup düşüncelerini söylemişler. Ayaktakiler suskun, onları dinliyorlarmış. Sonra Zekeriya Bey yanda ayakta duran Nâzım'a söz vermiş. Sabiha Hanımın söylediğine göre, Nâzım yapılan tartışmanın bir yazın tartışması olduğunu, her değişen devirde sanatların da yeni nitelikler kazandığını o kadar güzel anlatmış ki, gençler onu büyük bir ilgiyle, hatta biraz utanarak dinlemişler. Sonra da sessizce ayrılmışlar basımevinden.

    Bu olay Türk Ocağı'nda tartışmalara yol açtı. Talebe Birliği'nden bazı gençler "saman ekmeğiyle beslenmiş nesil" sözünü içlerine sindiremiyorlardı. Yakup Kadri Bey Türk Ocağı'na gelip açıklamalarda bulunmak gereğini duydu. "ikdam" gazetesinde "Gençliğe Hitap" başlıklı yazılar yayımladı. Yazın alanındaki gençlere karşı söylediği ağır sözler yüzünden üniversite gençliğinin desteğini yitirmek istemiyordu.

    Bu arada başka yollardan da "Resimli Ay" ile Nâzım Hikmet'in üstüne gidilmeye başlanmıştı. Dergide "isimsiz Adam" imzasıyla yayımlanan "Sesini Kaybeden Şehir" adlı şiir yüzünden, 18 Eylül 1929 günü Yazıişleri Müdürü Behçet Bey ile avukatı irfan Emin Bey (Kösemihaloğlu) kendilerini istanbul 3. Ceza Mahkemesi'nde buldular. Dava 10 gün hapis, on lira para cezasıyla sonuçlandı, ceza ertelendi.

    Ama işin arkasını bırakmış değillerdi. Kararı temyiz ettiler. Bozma kararına karşın mahkeme eski kararında direndi. Dava gene temyize gönderildi. Aklanmaları ancak altı ay sonra, 1930 yılı martında, Yargıtay Genel Kurulu'ndan gelen ikinci bozma kararına mahkemenin uymak zorunda kalmasıyla sağlanabildi.
    --spoiler--
    #2484545 (adini unutan adam, 18.10.2007 13:12)
  5. başlangıçta nâzım için övgüyle bahseden ahmet haşim tartışmalara katılmış nâzım'ı ve gençleri alaya alan yazılar kaleme almıştır. ve işçi şairi sözüne takılarak nâzım hikmet'i iğneliyordu. Nâzım Hikmet ona yönelttiği "Cevap No 2" adlı yergisinde bu konuya da değiniyordu :

    iki serseri var :
    Birinci serseri
    köprü altlarında yatar,
    sularda yıldızları sayar geceleri..
    iki serseri var :
    ikinci serseri
    atlas yakalı sarhoş sofralarında
    Bağdatlı bir dilencinin çaldığı sazdır.
    Fransız emperyalizminin
    idare meclisinde ayvazdır...
    Ben :
    Ne köprü altında yatan,
    ne de atlas yakalı sarhoş sofralarında
    saz çalıp Arabistan fıstığı satan-
    -ların
    şairiyim;
    topraktan, ateşten ve demirden
    hayatı yaratan-
    -ların
    şairiyim
    ben.
    iki serseri var :
    ikinci serseri
    yolumun üstünde duruyor
    ve soruyor
    bana :
    "P R O L E T E R
    dediğimin
    ne biçim kuş
    olduğunu?"
    Anlaşılan
    Bağdadî şaklaban
    unutmuş,
    Mösyö bilmem kimle beraber
    Adana - Mersin hattında o kuşu yolduğunu...
    iki serseri var :
    Birinci serseri
    pencerelerden bir gölge gibi girer
    geceleri...
    iki serseri var :
    ikinci serseri
    halkın alınterinden altın yapanlara
    kendi kafatasında hurma rakısı sunar.

    Ben hızımı asırlardan almışım,
    bende her mısra bir yanardağı hatırlatır.
    Ben ne halkın alınterinden on para çalmışım
    ne bir şairin cebinden bir satır...

    iki serseri var :
    ikinci serseri,
    meydana dört topaç gibi saldığım dört eseri
    sanmış ki yazmışım kendileri
    için.
    Halbuki benim
    bir serseriye hitap eden
    ikinci yazım işte budur :
    Atlas yakalı sarhoş sofralarının sazı,
    Fransız sermayesinin hacı ayvazı,
    bu yazdığım yazı
    örse balyoz salanların şimşekli yumruğudur
    katmerli kat kat yağlı ensende..
    Ve sen o kemik yaladığın
    sofranın altına girsen de,
    -dostun KARA MAÇA BEY gibi -
    kaldırıp kaldırıp yere çaaal-
    -mak için
    canını burnundan aaal-
    -mak için,
    bulacağım seni...
    Koca göbeklerin RUSEL kuşağı sen,
    sen uşşak murabbaı,
    sen uşşşak mik'abı,
    satılmış uşşakların uşşşşağı sen!!!
    #2484559 (adini unutan adam, 18.10.2007 13:17 ~ 13:18)
  6. --spoiler--
    "Cevap No 3 / Bir Komik Âdem" ise, Nâzım Hikmet'e, dolayısıyla "Resimli Ay"a karşı saldırının kışkırtıcısı, hem de baş örgütleyicisi durumunda olan, Türk Ocağı Merkez Heyeti Başkanı Hamdullah Suphi Beye yönelikti.
    Yerginin sonuna bir de not eklenmişti :
    "Bu yazının kâfi derecede kuvvetli olmadığını muterifim. Kabahat bende değil. ilham edende."
    --spoiler--

    Gözleri, kulakları, elleri, ayaklarıyla,
    han, hamam, apartıman ve konaklarıyla,
    çatal, bıçak, tabak ve bardaklarıyla,
    16 sayfaları, baskı makinaları - tanklarıyla,
    yamak ve yardaklarıyla
    hücuma kalktılar!..
    Hele içlerinde öyle bir tanesi var,
    öyle bir tanesi var ki:
    insanın yüzüne öyle bakar,
    öyle melûl bakar ki;
    toka edersin eline hemen papelini.
    Ve sıkar sıkmaz onun belini
    sivri dilli, zilli bir bebek gibi çırpar elini..

    O bir komik âdemdir.
    Portakal Oğlu zâdemdir.

    Han, hamam, apartıman ve konaklarınızla,
    çatal, bıçak, tabak ve bardaklarınızla,
    yamak ve yardaklarınızla
    hücuma kalktınız!
    Hak varsa eğer,
    hücuma kalkmak hakkınız..

    Efendiler,
    ikinizle teker teker
    paylaştık kozumuzu!
    Şimdi sıra onun,
    gelsin o!!.
    Gel.
    Sen :
    itlerini öne itip
    karanlıkta yol kesen
    hatip!!!
    Sen :
    Beşinci Mehmedin saltanatını,
    Halifenin altın nallı kır atını,
    papellerin kat katını
    ve teneke suratını
    doldurup torbana
    sıska sırtında taşıyorsun..
    Torbanı doldurmak için yaşıyorsun.
    Bana gelince,
    ben :
    geniş omuzlarımda dimdik bir kelle taşıyorum.
    Ve yaşıyorum :
    Kellemin
    içindeki
    için..
    Farkındayım niçin :
    Kan
    fışkırıyor
    bana bakan
    "âteş feşan?!"
    gözlerinden...

    Ve niçin :
    cümleler ezberlemişin
    Fehim Paşanın sözlerinden...
    Fehim Paşanın hayrülhalefi,
    bize sökmez afi...
    Çıkmak istediğim yaldızlı bir merdiven yok.
    Kalbimin elinde ipekli eldiven yok..
    Çıplak bir yumruk gibi kalbimi soymuşum.
    Kellemin
    içindeki
    için,
    kellemi koymuşum...
    Sen...
    Hayır...
    Seninle böyle konuşmak istemem...
    Hem,
    ben ki yegâne asaleti
    dişli düşmanla boğuşmakta bulanım,
    seninle boğuşmak istemem..
    Sen bir komik âdemsin.
    Portakal oğlu zâdemsin.
    Toka ederler papelini,
    sıkarlar senin belini,
    sivri dilli, zilli bir bebek gibi çırparsın elini.
    Sen bir komik âdemsin!.
    Sen...
    Fehim Paşanın hayrülhalefi............
    Bu kadarı kâfi.....
    #2484561 (adini unutan adam, 18.10.2007 13:20)
  7. --spoiler--
    Bir yandan siyasaya kaydırılmaya çalışılırken, bir yandan da ölçülü uyaklı yürütülen, bu bol sövgülü eski-yeni kavgası, yergi alanında, serbest nazmın değişik bir uygulaması olup çıkmıştı. Aynı anlayışı daha sonra, özellikle Nâzım Hikmet'e karşı, Peyami Sefa Bey, Behçet Kemal Bey (Çağlar), Abdülbâki Bey de (Gölpınarlı) kullandılar.

    Peyami Sefa Bey gençlerin kavgayı kazandığı görüşündeydi :
    "Gösterdiğimiz delillere ve vesikalara cevap vermeleri için icab eden müddet geçti. Susuyorlar. Yalnız kulaklarımızda, kervanımız ilerledikçe akisleri azalan bir yaygaranın hafif uğultusu kaldı. Delillerimizin hiçbirinin aksini ispat edemedikleri için bu yaygarayı sükût addediyoruz."
    --spoiler--

    Kadro'culara Karşı

    Gece Gelen Telgraf'ta Nâzım Hikmet'in komünizmden dönmüş eski dostlarıyla ilgili iki yergi vardı.
    "Cevap Numara Dört" adlısı, herhalde başta Şevket Süreyya Bey olmak üzere, "Kadro"culara karşı yazılmıştı.
    Üstüne bir not ekliydi : "Bu yazı gizli bir din halinde bir nevi Neo-faşist bir ideoloji yaptıkları halde, bunu ikrardan sakınanlara aittir. Böyle bir halt karıştırmıyoruz, diyenler üzerlerine alınmıyabilirler."

    Onlar istiyorlar ki
    çift ağızlı baltalarıyla
    yuvarlansın kafalarımız önüne yarın -
    o kara gömlekleri beyaz kordonlu
    golf pantolonlu
    kadroların..
    KARDEŞLER!
    Onlara sokakta rastlarsanız eğer
    ölümü görmüş gibi çevirin başınızı.
    Kirpiksiz sarı gözler gözünüze bakarken
    arkadan sırtınıza bir
    bıçak girebilir....

    Onlar istiyorlar ki
    kara toprağın kalbi durana kadar
    biz pazarda kelepir bir mal gibi satalım
    kafamızın ışığını, gücünü kolumuzun..
    Kadınlarımızı karşılarında oynatalım.
    Ve dumanlanmağa başlayınca
    gözümüzün bakışı
    yavaşlayınca
    damarlarımızda kanın akışı
    karaya vurmuş balıklar gibi
    köprü altlarında yatalım..

    KARDEŞLER!
    Onlara elleriniz dokunmuşsa eğer
    yedi tas su dökün ellerinize.
    Yırtarak bayramlık gömleğimi ben
    peşkir yaparım size...

    Biz
    ayrı dillerde aynı şarkıyı okuyanlar,
    Biz
    aynı yastıkta yatar gibi
    toprağa başlarını yan yana koyanlar,
    Biz
    yüzümüzün derisi koyu açık yanmış diye,
    saçlarımız ayrı ayrı boyanmış diye
    barsaklarımızı birbirimizin avucuna dökerek
    birbirimizin gırtlağını dişimizle sökerek
    gebereceğiz...
    Ve kadrolar
    parlatarak
    kara gömleklerinin beyaz kordonlarını
    gömecekler kadife koltuklara
    golf pantolonlarını...

    KARDEŞLER!
    Onların adına benziyorsa adınız eğer
    adınızı değiştirin.
    Vebanın girdiği kapıdan girin
    onların evine atmayın ayak....

    Onlar istiyorlar ki
    çift ağızlı baltalarıyla
    yuvarlansın kafalarımız önüne yarın -
    o kara gömlekleri beyaz kordonlu
    golf pantolonlu
    kadroların.......

    Vâlâ Nureddin Vâ-Nû'ya karşı

    Gece Gelen Telgraf'taki "Sen" adlı yergi ise gençlik günlerinin unutulmaz arkadaşı Vâlâ Nureddin'e karşı yazılmıştı :

    En güzel günlerimin
    üç mel'un adamı var :
    Ben sokakta rastlasam bile tanımayım diye
    en güzel günlerimin bu üç mel'un adamını
    yer yer tırnaklarımla kazıdım
    hatıralarımın camını..

    En güzel günlerimin
    üç mel'un adamı var :
    Biri sensin
    biri o,
    biri ötekisi..
    Düşmanımdır ikisi..
    Sana gelince...
    Yazıyorsun..
    Okuyorum..
    Kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa
    insanın
    bu rütbe alçalabilmesinden korkuyorum..

    Ne yazık!..
    Ne kadar
    beraber geçmiş günlerimiz var;
    senin
    ve benim
    en güzel günlerimiz..
    Kalbimin kanıyla götüreceğim
    ebediyete
    ben o günleri..
    Sana gelince, sen o günleri -
    kendi oğluyla yatan,
    kızlarının körpe etini satan
    bir ana gibi satıyorsun!.
    Satıyorsun :
    günde on kâat,
    bir çift rugan pabuç,
    sıcak bir döşek
    ve üç yüz papellik rahat için....

    En güzel günlerimin
    üç mel'un adamı var :
    Biri sensin,
    biri o,
    biri ötekisi...
    Kanlı bıçaklı düşmanımdır ikisi...
    Sana gelince...

    Ne ben Sezarım,
    ne de sen Brütüssün...
    Ne ben sana kızarım
    ne de zatın zahmet edip bana küssün..
    Artık seninle biz,
    düşman bile değiliz..

    --spoiler--
    Böylece kendisine kömünist arkadaşlarından uzaklaşması için baskı yapan, egemen kadrolardan gelen birtakım önerilere aracılık eden Vâlâ Nureddin'le arkadaşlığına kesinlikle son veriyordu. Öbürleriyle kanlı bıçaklı düşmandılar, ama onunla artık düşman bile değildi.
    --spoiler--

    şahsım tarafından sözlüğe eklenen entryler http://www.nazimhikmetran.com internet sitesinden alınmıştır.
    #2484569 (adini unutan adam, 18.10.2007 13:22 ~ 13:28)
  8. kirlenen putları temizleyen görevlilerin "ne yapıyorsunuz" sorusuna verecekleri muhtemel cevap.
    *
    #2484605 (KIZILMASKE, 18.10.2007 13:30)

Copyright © 2009 - uludağ sözlük

putlari yikiyoruz başlığındaki tanımlamalar uludağ sözlük yazarları tarafından yapılmıştır. putlari yikiyoruz ile ilgili tanımlamalar bulunmaktadır. yazılanların hepsi yalan olmakla beraber sadece uludağ sözlük yazarlarını bağlamaktadır. sitede yazanlar birinci dereceden el emeği göz nuru olup yürütülmesi durumunda iş bu kişi uludağ a tatile ıssız bir kulubeye davet edilecek 'ben içerdeyim gel canım nedir bu putlari yikiyoruz nedir problem' denilip uludağ gazozuna ilaç konmak suretiyle etkisiz hale getirilecek ve sonra ibreti alem için bilimum dağ hayvanatına yem yapılacaktır. ayrıca soğuk içilmesi tavsiye olunur ve bundan doğabilecek bir boğaz tahribatı durumunda bana ne denilir. feci şekilde bir ek$i sözlük klonudur. in this page you can find information about putlari yikiyoruz. Copyrights of the articles are belong to their authors.