munafik 


kapat
  1. iki kişi arasına nifak, kötülük sokan ara bozucu kişi.
    #150377 (devedikeni, 04.04.2006 23:07)
  2. Kalben inanmadığı halde, dili ile mümin olduğunu söyleyen kimsedir.
    #296070 (tusu, 31.05.2006 03:34)
  3. arapçada nifk yani tünel,iki ucu açık olan kelimesinden türetilmiş sıfat.
    #296132 (grand ekinoks, 31.05.2006 06:14)
  4. (bkz: katli vacip).
    #464818 (Mask, 26.07.2006 23:57)
  5. kafirlerden daha aşağı derekeye sahip bulunan iki yüzlüdür. (bkz: abdullah bin selül)

    (bkz: ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol)
    #683148 (keserim ulan topunuzu, 01.10.2006 14:29)
  6. dine inanmadığı halde inanıyormuş gibi görünen kimsedir.
    #932155 (ultraslangokhan, 30.11.2006 21:52)
  7. dünyanın en tehlikeli varlığı.
    #1538059 (chilavert, 17.04.2007 23:23)
  8. kendisine mümin görüntüsü veren ama nefsi buna karşı olan kişidir. kufr ile nifak arasında pek çok ortak yan vardır ve kur'an bu ikisi arasında hiçbir esaslı ayrım yapmaz.
    aynı zamanda küfr ile iman ve mümin ile kafirler arasında sürekli gidip gelen kimselere de münafık denir.
    #2448450 (ditty, 09.10.2007 16:42)
  9. bu zamanda bu sınıf nerede ise kalmamıştır. çünki bunların esas gayesi islam gibi görünüp müslümanları sömürmek, onların sırtından geçinmektir. bu zamanda, bu şekilde bir istifade çok az ve belli yerlerde olduğundan, "münafık" denilebilecek kimseler kalmamıştır, saflar daha net belli olmuştur.
    #2448490 (zarth vader, 09.10.2007 16:50)
  10. iki arada bir derede kalan, inanıyormuş gibi görünüp inanmayan insan.
    #2802369 (bacelya, 07.01.2008 12:18)
  11. yalan söyleyen, verdiği sözde durmayan, emanete sadık kalmayan kimselere verilen isim.
    #3307605 (ismimuzundiyenickimkisaolsun, 23.04.2008 12:18)
  12. Mekke döneminde Resulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında bir tane bile münafık yoktur. Çünkü Mekke döneminin sahabileri sıkıntıyı kendilerine yoldaş edinmiş, kan-ter içinde kalmayı şiar edinmiş, batılı devirip, Hakk'ı tutup kaldırmayı parola görmüştür. Onlar Kur'an'ın tabiriyle "boş, amaçsız, faydasız" yolların/sözlerin/söylemlerin ucuz mümessilleri olup da haysiyetlerini kaybetmektense; Allah'ın istediği yolun, islam davasının sıkıntılı, acılı ama büyük dava adamları olmayı tercih etmiştir. Onlar için bu dünyada anılmak, burada mülk-makam-mevki sahibi olmak, burada hüküm sahibi olmaktan ziyade, Alemlerin Rabb'i nezdinde bir yer kazanmak, değer ifade etmek vardır. Onlar en çok O'nu sevenler ve O'nun tarafından sevilmek isteyenlerdir. Onlar aşk oduna yanan şanlı aşıklardır; yolları maşuka giden hakikat yoludur. Gönüllerde, zihinlerde ve fiillerde hiçbir şeyi ve hiç kimseyi put haline getirmez, putperest olmazlar. Onlar yalnız Allah'a kulluk eden ve yalnız O'ndan yardım dileyenlerdir. Yanlarında Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve onunla beraber gelen Allah'ın kitabı Kur'an vardır; işlerini Allah'a ve Resul'une götürürler.

    Mü'minlerin de bakışıdır bu, Kur'an ve sahih sünnet diye şekillenen yılların islam mensubu mü'minlerinin de yoludur. Millet, topluluk, ülke, şehir ayrımı gözetmeden; bir şey-ci olmadan, bir şey-cilik yapmadan, teslim olup tevhide sarılanlardır mü'minler. Bölünmezler, parçalanmazlar, sonra kendi sahip olduklarıyla diğer kardeşlerine karşı övünmezler. Çünkü her namazda aynı kıbleye yönelen, ümmetin vahdetini haykıranlardır onlar. Dinlerini parça parça edip de, Kur'an'ı bile arkalarına atacak kadar katılığa asla bulaşmazlar. Muvahhidlerdir onlar. işte bu yüzden Allah onlara bu dünyada da, ahirette de fetih verir. Allah dünya iyiliğini istemeyi asla yasaklamaz, bilakis mü'min için dünyada da varis olmak vardır; fakat, yalnızca dünya iyiliği isteyenlere de ahireti vermez. Yönünü şaşıranlar, yol bittiğinde Allah'ın razı olduğu yere gelmezler ve maalesef kazandıklarının hiçbir şey ifade etmediğini "son gün" geldiğinde görürler. Hesap bilincine, din günü kavrayışına sahip bir mü'min için Allah yolunda yaşamak bir mecburiyettir. Çünkü insan, Kur'an'ın da anlattığı şekliyle, Allah'a muhtaçtır.

    Bir insan bunları fehmedip, iman edip de sonra şüpheye düşerse ve şüphe onu ayaklarından tutup aşağılara çekmeye başlarsa artık kişi münafıklığa adım atar. Kendisinde imani kıvılcımlar yakan her durumda şöyle bir silkelenir, kendine gelir gibi olur, Kur'an'ın misaliyle şimşek çaktığındaki gibi anlık bir aydınlığa girer ama gönlündeki kahrolası tereddütler/şüpheler/zanlar benliğini yeniden kuşatınca karanlığa gark olur. Manevi dünyasında, elini uzattığında tutacak el, adım attığı yeri görebileceği ışık bulamamanın acizliğiyle maddenin esiri olmayı seçer. Kendi kaybetmiştir, kendi inkar etmiştir, kendi seçmiştir böylesi bir zulmeti. Münafıklar iman edip, sonra inkara saplananlardır. Hakikati görürler ve çok acıdır ki sonrasında hayatın sözümona tatlı hengamesine, süsüne takılıp, şeytanın kibirli nefeslerini çekerler. Şeytan gibi nefes alanlar, kibri soluyan şakilerdir. Talihsiz, başına gelen fırsatı değerlendirmeyen insanlardır bu insanlar.

    Münafıklar, güce taparlar. Güçtür onları bir yoldan, diğer yola sokabilecek olan. Şanlı hedefleri, ulaşacak asil menzilleri yoktur onların. Karaktersiz/kişiliksizdirler; git gide sığlaşan, bayağılaşan, aşağılaşan bir yol tutmuşlardır. Hakikati kıt görüşlerine indirgemişlerdir; hakikat gönüllerinde indikçe iner, en sonunda dipte bir yerlere siner. Mühür basılmış, dönüş imkansızlaşmış, tövbe kapısı kapanmıştır artık. Allah'ın Kur'an'da en güzel biçimde anlattığı şekliyle onların kalbinde nifak hastalığı vardır ve Allah onların hastalığını/marazını artırmıştır. Onlar Allah'ın va'di/sözü denilen vahyin, aldatmak üzere uydurulmuş olduğunu düşünürler. Arada bir "Acaba?" lar sarar kafalarını, "Ya varsa?" tereddüdü bocalatır kısa bir süre. Fakat; bu, Formula yarışlarındaki pit-stop gibidir, kısacıktır, sanki düşünmek büyük zaman kaybettirir onlara, ki öyledir; düşünmek, sormak, hayatı anlamlandırmaya çalışmak dünyayı yaşamalarına engel olur, tadlarını bozar. "inandık!" derken inanmıyorlardır, peki niye böyle davranır insan?

    Allah; Mekke'de, yani sıkıntıda, Cahiliye'de/haddini bilmezlik döneminde, tevhid hususunda taviz vermemiş, bu uğurda serden geçmiş kullarına/sahabilere Medine'de yerleşiklik, mal, hüküm (ki onlar Allah'ın indirdiğiyle hükmetmişlerdir) vermiştir. Müslümanlar yer yüzünün en çetin savaşında, tevhid ve şirk arasında tercihlerini yapmış, saflarını belirlemiştir. Ayrımı koymuştur müslümanlar, "Sizin taptığınıza tapmam, benim dinim bana, sizin dininiz sizedir." demişlerdir cesaretle. Tevhidin en büyük sembolü olan Kabe'yi şirkin merkezi haline getiren müşriklerin zorlamalarına aldırmamışlardır. Kırbaçlanmışlar, cayır cayır yanan çöl kumlarına yatırılmışlardır; kayalarla ezilmişler, öldürülmüşler, işkencelere dayanmışlar, vücutları bacaklarından ikiye ayrılmış, ambargoya maruz kalmışlar, aşağılanmışlar, hakaretler görmüşler, taşlanmışlar, kınanmışlardır. Fakat isyan çıkmamıştır ağızlarından, "Ehad" diye dökülmüştür dillerinden en derin aşkın, hakiki aşkın içlere işleyen feryadı. Onlar hiçbir zaman kınayıcıların kınamasından korkmamışlardır, kınayıcılarla şirk üzerine masaya oturmamışlardır. Allah'a ortak koşanların sofrasına yamanmamışlar, soyluluktan ayrılmamışlardır. Bunca sıkıntıya düçar olmuş Alemlere Rahmet Peygamber'e en güzel şeyler teklif edilmiştir, hakimiyetten pay, bolca mülk, en güzel kadınlar, Kabe... Müşriklerin tek istekleri Hz. Peygamber'in kendilerinin taptığını/sistemini/dinini kabul etmesidir. Tavizdir istedikleri, bizimle masaya otur, biraz bizimkilere tap, biz de biraz seninkine müsamaha gösterelim gibi alçakça, ahlaksız bir teklif almıştır Resulullah. Ama olmamıştır diledikleri gibi, öyle bir cevap vermiştir ki güzel örnek/üsve-i hasene; sadakatin, şehadetin, nübüvvetin doruk noktasındaki bir söz olmuştur söylediği. Bir eline ayı, bir eline güneşi verseler; dönmeyecektir o, dönmeyeceğini anlatmıştır, kınayanlardan korkmadan. Allah her zorlukla beraber bir kolaylık va'detmiş, bir başka surede Resul'une şöyle seslenmiştir: "Rabb'in sana verecek ve sen de hoşnut/razı olacaksın."

    13 yıllık zorluklarla/sıkıntılarla/acılarla dolu bir dönemin sonunda müslümanlar; giriştikleri devrim hareketinin/yeryüzünde batılı devirip Hakk'ı yükseltme/dünyaya barış getirme/ıslah hareketinin ilk meyvesini almış, devlet haline gelmiş, yer yüzüne Hakk'ı hakim kılacak kurumsallaşmayı başlatmışlardır. Artık Medine vardır ve bu şehirde müslümanlar çoğunluk haline gelmiştir. Güç Allah'ın izniyle onlarındır. Mal-mülk, hüküm ellerine geçmiş; refah ve saadet tohumları atılmıştır.

    Medine ayrıca fedakarlığın doruk noktasıdır; insanoğlunun paylaşmayı, infakı, kardeşliği/dostluğu böylesi bir şekilde hayata geçirdiği görülmemiştir. Bu çeşit bir teşekkül, asr-ı saadet toplumunun imanının hakiki, samimi olduğunu ve bu imanın gönüllerinin en derinlerine işlediğini gösterir.

    iman edip hicret eden ve Allah yolunda cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp (onlara) yardım edenler var ya; işte onlar gerçek mü'minlerdir. Onlar için bir bağışlanma ve bol bir rızık vardır. (ENFÂL suresi 74. ayet)

    Fakat belirgin bir gerçek varsa, o da adı müslüman olan toplumun sayısı/niceliği arttıkça, kalitesinin/niteliğinin azaldığıdır. Müslümanların kalitesinden kaynaklanmamaktadır bu olay. Bilakis müslüman olduğunu söyleyen münafıklardır menşei. Uhud savaşında, bin kişilik ordudan üç yüz kişilik bir grubun ayrılması, sayının hiç de azımsanacak düzeyde olmadığını aşikarane ortaya dökmektedir. Resulullah'ın yanında bile bu kadar münafık olması düşündürücüdür, aynı zamanda bizi daha da tetikte olmaya itecek bir etkendir. Her savaşta bahaneler üretip, bahanelerine "Vallahi, billahi, tallahi" diye başlayıp ganimetler gelince üşüşen bu tipler günümüzde de görülmektedir. Elbette kolaya kaçan müslümanlar, münafık kategorisine girmez. Bir mü'min, müslüman kardeşine asla böyle bir ithamda bulunamaz; çünkü münafık bizzat Allah'ı inkar eden veya Allah'ın ayetlerini tümüyle ya da bir kısmı olmak üzere reddeden, Resul'e inanmayan insandır. Münafıklar Kur'an'ın ifadesiyle, cehennemde kafirlerden daha aşağıdalardır. Mü'minler ve müslümanlar, bunlarla kıyaslanamaz. insanlar imana sahipken günah da işleyebilirler, hata yaparlar, yanlış düşüncelere, yollara girebilirler, taviz verebilirler. Bunları dilerse Alemlerin Rabb'i affeder, kimse yargılayamaz, çünkü bunu yapacak olan kudret Alemlerin Rabb'i olan Allah'tır. Kimsede iman dedektörü yoktur, fakat mü'min için belli ölçülere dikkat etmek mecburiyeti vardır. Mü'min ve müslüman Allah'ın kitabındaki her hükmü kabul eden, bundan asla gocunmayan, Allah'ın sözünün/sisteminin insan ve toplum için en doğru söz/sistem olduğuna inanan insandır.

    münafık ise buna inanmazken, inandığını söyleyen ve inanıyormuş gibi davranandır.

    "ohaa" hata kodu sebebiyle, bölünerek gelmektedir yazımın geri kalanı.
    #3629698 (aklini kullanan gerizekali, 06.07.2008 23:15)
  13. Kesinlikle sizden olduklarına dair Allah'a yemin ederler. Oysa onlar sizden değillerdir. Fakat onlar korkudan ödleri patlayan bir topluluktur. (TEVBE suresi 56. ayet)

    Münafıkların özelliklerinden biri de güce tapmaları sebebiyle güçten korkmalarıdır. Allah'a iman etmedikleri için, korktukları güç, Allah'ın yarattıkları olur. Takva namına hiç bir şeye sahip olmamaları; insanlardan, Allah'tan korktuklarından daha çok korkmalarına sebep olur. Onların takvaları, güçlü olanlaradır. Müslüman çoğunluğun tepkisi, onların hareketlerini, söylemlerini sınırlar, kısıtlar ve istisnasız hepsi, yalancılıklarını ortaya çıkaracak bir ithamla karşı karşıya kaldıklarında "Biz de müslümanız! Gerçekten!" derler. Münafıklar hakikat adına hiçbir işe girişmezler, bu yolda kat'iyyen çaba göstermez/uğraş vermezler. Fakat uğrunda çalışmadıkları şeylerde bile hak sahibi olduklarını iddia edecek kadar da yüzsüzdürler. Bu insanlar akbaba tipi insanlardır. Akbaba her hangi bir cesedin kokusunu kilometrelerce öteden alır, avlamak için hiçbir gayret göstermediği hazır yiyeceğe konar, münafıklar da böyledir. Menfaat/çıkar ve haz/zevk kavramlarına hizmet edecek durumları koklar ve ortamın üstüne üşüşürler. Resulullah ile beraber savaşa katılmayıp, ganimetler geldiğinde kazanılanlardan yüzsüzce pay almaya/koparmaya çalışmaları, şüphesiz bunu en iyi tebarüz ettiren örnektir.

    Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kereste gibidirler. Her kuvvetli sesi kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın! Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan) çevriliyorlar! (MÜNÂFiKÛN suresi 4. ayet)

    Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde, münafıkların lideri, en azılısı Abdullah bin Ubeyy diye bilinen bir adamdır. Bu adam gayet yakışıklı, yapılı, çok iyi giyinen, hoş konuşan, mülk ve makam sahibi biridir. Halkı arasında sözü geçen, konuştuğunda kulak verilen bir insandır. Unvanlarına, duruşuna, çalımlı yürüyüşüne, muntazam fiziği ve kıyafetlerine bakanlar, ona hayranlık duymuş ve onun lider olabilecek durumda/konumda olduğunu düşünmüştür. Böyle bir halde ve toplumunun liderliğine soyunacağı bir dönemde, Resulullah alemleri nura gark eden çağrısına iman eden muhacirlerle beraber Medine'ye gelmiştir. Medine sokakları, Hakk'a ve hakikate susamış dudaklardan dökülen "Tala'al bedru" ile inlemiş, çocuklar damlarda, ağaçlarda gelecek olan kutlu nebiyi beklemiştir. Kadınlar, erkekler, hülasa tüm ahali yana yakıla Resulullah'ı düşünmüş, istemiştir. Tarifi gayri kabil bir dua/dileyiş/yöneliş sonrası ensar, dileğine kavuşmuş ve muhacir de bu sayede 13 yıllık sıkıntıları geride bırakmıştır. Abdullah bin Ubeyy ise olan bitenden rahatsızdır, bir yanda Resulullah'ın gerçekten elçi olabileceğiyle alakalı tereddütleri, bir yanda yeniden dirilmenin olmayacağını düşünmeye iten etkenler ve bu yüzden vahyi yalanlaması sonucu tam manasıyla arada kalmıştır. Tetkik edildiğinde, hayatının her döneminde hep bocalayıp durduğu, kendiyle, hayatını adadığı batıl davasıyla çeliştiği görülür. Zaten münafıkların en temel özelliğidir arada kalmak. Ama arada kalan ve bocalayıp duranlar her zaman kaybedeceklerdir.

    Abdullah bin Ubeyy, Hz. Ayşe'ye zina iftirası atan, Uhud'da peygamberi yalnız bırakan, her savaşta casusluk yapan ciddi bir düşmandır. Bir savaşta/seferde yardakçılarına "Medine'ye döndüğümüzde (müstekbirler) güçlü/üstün olan (yani münafıklar), zayıf olanı/muhacirleri (müstaz'aflar) muhakkak Medine'den çıkaracaktır." diye konuşmuştur. Bunu duyan Zeyd bin Erkam, Resulullah'a gelerek olanları anlatmıştır. Resulullah, münafıkları çağırıp öyle bir konuşmanın geçip geçmediğini sormuş ve münafıklardan "Biz senin kesinlikle Allah'ın Resulu olduğuna şehadet ederiz!" cevabı almıştır. Münafıklar "Biz de müslümanız!" demişler ve Zeyd'i yalanlamışlardır. Resulullah ise vahy gelmediği için ve Allah o süreçte gaybını bildirmediği için konu ile alakalı kesin bir hükme varamamış, hatta bu sebeple Zeyd yalancı durumuna düştüğünü düşünerek üzüntüye kapılmıştır. Vahy gelip, Allah peygamberine gaybı haber verdiğinde, Münafikun suresi indirildiğinde; Resulullah apaçık tebliği yapmış ve münafıkların yalancılar olduklarına Allah'ın şahitlik ettiğini haber vermiştir, bu ayetle Zeyd doğrulanmıştır.

    Abdullah bin Ubeyy ve ekibi her fırsatta Allah'ın dininden insanları alıkoymaya/saptırmaya/çevirmeye çalışmış ve bu yolda yeminlerini/sözlerini kalkan yapmıştır. Tebük savaşında nice münafık savaşa katılmamıştır. Sefer dönüşü herkes Resulullah'a gelip mazeretlerini bildirmiştir. "Hastaydım, başım/midem ağrıyordu, karım hastaydı..." gibi tarih kaynaklarında bulunabilecek basit ve sudan/yalandan sebeplerle münafıklar müslümanların gazabından sıvışmışlardır, fakat ahirette Allah'ın azabı çok çetin olacaktır. Zaten Resulullah hiçbirine "Niye gelmedin?" diye sormamıştır, zira onların ne şerefsiz, yalancı adamlar olduğunu Allah Kur'an'da anlatmıştır. Hatta Allah onları öylesine aşağılamıştır ki, "elbise giydirilmiş keresteler" bir başka mealde "duvara dayandırılmış kütükler" olduklarını söylemiştir. Kereste, odun, kütük... hangisini seçerseniz, şuhubun musennedeh!

    Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kereste gibidirler. Her kuvvetli sesi kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın! Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan) çevriliyorlar! (MÜNÂFiKÛN suresi 4. ayet)

    Yalnızca üç sahabi hiçbir mazeretlerinin olmadığını söyleyerek pişman olmuştur. Savaştan geri kalma günahıyla alakalı konuşan mübarek sahabi, Resulullah seferde ve kendisi evdeyken, göğün üzerine yıkıldığı gibi bir hisse kapıldığını anlatmış, derin pişmanlığını böyle ifade etmiştir. Bu üç sahabi diğer sahabiler tarafından dışlanmış, hanımları yataklarını ayırmıştır. Bu sahabiler haftalarca göz yaşı dökmüş, tevbe etmiş, bir tanesi kendini mesciddeki sütunlardan birine bağlamış ve affedilene kadar yerinden ayrılmamak üzere söz vermiştir. Nihayet vahy geldiğinde, Allah bu üç sahabinin tevbelerini kabul ettiğini haber vermiştir. O gün mescidin bayram yerine döndüğü, sahabilerin ve bağışlananların mutluluk ve sevinçle şükrettiği, coştuğu, muteber hadis kitaplarında yazılıdır. Diğer tarafta, münafıklar tevbe etmek şöyle dursun, Resulullah'ın yanına çağrıldıklarında bile yüzlerini çevirip büyüklenmişlerdir. "Biz de müslümanız! Biz de inanıyoruz!" sözleriyle kendilerini mü'min çoğunluğun tepkisinden korurken, diğer taraftan insanları Allah yolundan alıkoyacak işler yapmış, sözler söylemişlerdir.

    Münafıklar, Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Allah da onların bu çabalarını başlarına geçirir. Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah'ı pek az anarlar. (NiSA suresi 142. ayet)

    Resulullah döneminde münafıklara en zor gelen şeylerden biri de hiç şüphesiz namazdır. inanmadıkları bir Allah'a, kabul etmedikleri bir kitabın buyruğuyla, ha şa adam yerine koymadıkları bir elçinin arkasında ibadet etmek onlar için ağır bir iştir. Zaten namaz, Allah'a saygı duyanlar, kalpleri hu şu ile ürperenler haricindekilere ağır gelen bir ibadettir. Münafıklar, her namaza üşene üşene, ıkına sıkına, öfleye püfleye kalkmışlardır. Kıldıkları namazı da gösteriş için kılmışlardır. Münafıkların bu külfete (!) boyun eğmelerinin tek sebebi müslüman çoğunluktan korkmalarıdır. Bu konuyla alakalı değinilmesi gereken bir diğer hadise ise, sahabilerin, münafıkları sabah namazına kalkmamalarından ve yatsı namazına üşenip kılmamalarından ayırt ettiklerini, onların kimler olduklarını bu sayede anladıklarını anlatmalarıdır. Münafıkların genel olarak bu namazlarda uyanık olmadıklarını ve ayrıca mescide de uğramadıklarını yine sahabiler anlatır. Elbette bu asla namaz kılmayan/kaçıran insanı münafık yapmaz, Allah'a sığınırız! Fakat, şu da bilinmelidir ki namaz kılmamak, aynen yalan söylemek, emanete hıyanet etmek, söz verdiğinde sözünde durmamak gibi bir münafıklık alametidir. münafıklık alametini üzerinde barındıran insan, münafık olmaz. münafık olabilmek için inkar etmek gereklidir.
    #3629765 (aklini kullanan gerizekali, 06.07.2008 23:22)
  14. Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kereste gibidirler. Her kuvvetli sesi kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın! Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan) çevriliyorlar! (MÜNÂFiKÛN suresi 4. ayet)

    Münafıklar her kuvvetli sesi kendi aleyhlerine sanırlar. Bir ayet inince kendilerinden mi bahsediyor diye korkak korkak dinlerler, ürperirler. Zilletin/aşağılığın bu kadarı ancak münafıklarda görülmüştür. Kafalarındaki/gönüllerindeki sahte ilahlar onların gerçeği görmesini engellemiştir. Onlar Allah'tan korkmaz, başkalarından korkarlar. Onlar Allah'ı sevmez, başkalarını veya başka şeyleri Allah'ı sever gibi severler. Onlar Allah'a ha şa saygı duymazlar, başka şeylere, putlara, insanlara Allah'a duyulması gereken gibi saygı duyarlar. Bu konuda döneminin alimlerini eleştiren, dosdoğru yolu/istikameti terk eden sultanları eleştiren, bir yandan da Kur'an ve sünnete baş vurarak zamanındaki nifak alametlerine vurgu yapan Abdulkadir Geylani hazretlerinin sözlerine de kulak vermek gerekir. Çünkü genellikle vaazlarına, sözlerine hiç uymayan, kimi zaman da ha şa şirke varan mübalağalı menkıbelerle anılan büyük islam alimi, ilmiyle amil az bulunur şahsiyetlerden Abdulkadir Geylani hazretleri Fütuh'ul Gayb (40.makale, sayfa 130, Abdulkadir Akçiçek Tercüme, Alperen yayınları) adlı eserinde şöyle diyor:

    "Şimdi senin için put, zahirde yoktur; ama gizlide de çoktur.... Allah'tan başka kime itimad ediyorsan o senin ilahın olur. Kimden korkuyor ve ondan kurtuluşu diliyorsan onu ilah seçmişsin demektir. Zarar ve menfaati kimden biliyor ve Allah'ın o işi, onun eliyle yaptığını görmüyorsan, o senin için ilahtır!"

    Münafıklar basiretsiz insanlardır. Sadece bakarlar, anlayış kıtlığı vardır onlarda. Mucize görseler onu peygamberden bilirler. Bakar kör derler ya onun gibidirler, bakmalarına rağmen görmezler; aynı şekilde duymalarına rağmen anlamazlar. Müslümanların tepkisinden korkarlar, ama Allah'ın azabının hak olduğunu hiç düşünmezler. Malı, mevkiyi, çıkarlarını, kimi insanları ve putları çok sever ve sayarlar; fakat, Alemlerin Rabb'i olan Allah'ı unuturlar. Gönüllerinde öne çıkan şeyler, aynen bir fotoğrafta yakına odaklanılması gibi arkayı bulanıklaştırır/flulaştırır. Resmin bütününü göremezler, sadece önlerindeki basit hayata/"an"a takılıp kalırlar. Uluhiyetin ve rububiyetin, din ve ibadetin ne manaya geldiğini çözemediklerinden, ilahları, rableri farklılaşır; dinlerini/yaşam tarzlarını/sistemlerini Allah'tan başkaları oluşturur, ibadetleri de o dini oluşturanlara olur. Sonuçta farklı bir ilah'a/puta tapar, o putun kurduğu dini benimser ve kulluğu/ubudiyeti de o puta olur. Putlar mütenevvidir. Putların... Taş, toprak, helva, kavram, düşünce sistemi, her hangi tapınılan bir felsefe, insan, hükümdar, devlet başkanı, çıkar/menfaat, haz/zevk, kariyer, şeyh, lider, veli, kadın, para, mevki, nefs ve bunun gibi bir çok versiyonu vardır.

    insan zarar ve menfaati; azab ve himmeti, korku ve ümidi, sıkıntı ve medeti Allah'tan başkasının meydana getirdiğini düşünüyorsa artık putperest olma yoluna adım atmıştır.

    Değerli alimlerimizden mustafa islamoglu Hoca tefsir derslerinden birinde parmak ısırtacak bir ifade kullanmış ve şöyle demişti, paylaşmamak mümkün değil:

    iki dünyası olanın tek yüzü olur, iki yüzü olanın tek dünyası olur.
    #3629819 (aklini kullanan gerizekali, 06.07.2008 23:29 ~ 23:30)
  15. (bkz: münafikun suresi)
    #3655431 (aklini kullanan gerizekali, 12.07.2008 19:58)

© 2008 - uludağ sözlük

munafik başlığındaki yazılar uludağ sözlük yazarları tarafından yazılmıştır. munafik ile ilgili tanımlamalar bulunmaktadır. yazılanların hepsi yalan olmakla beraber sadece uludağ sözlük yazarlarını bağlamaktadır. sitede yazanlar birinci dereceden el emeği göz nuru olup yürütülmesi durumunda iş bu kişi uludağ a tatile ıssız bir kulubeye davet edilecek 'ben içerdeyim gel canım nedir bu munafik nedir problem' denilip uludağ gazozuna ilaç konmak suretiyle etkisiz hale getirilecek ve sonra ibreti alem için bilimum dağ hayvanatına yem yapılacaktır. ayrıca soğuk içilmesi tavsiye olunur ve bundan doğabilecek bir boğaz tahribatı durumunda bana ne denilir. feci şekilde bir ek$i sözlük klonudur.

» kendisinden hoslanan kizla konusamayan erkek » babanin serefsiz olmasi » miller » love letters in the sand » halim safak » bedavaligtv net » aivd » disko krali » fc tokyo » jackass a b c d e f g h i j k l m n o p q r s t u v w x y z 0 1 2 3 4 5 6 7 8 9 » sitemap » kısa » Beijing 2008 Olympic Games