24 nisan 2014, perşembe
753 başlık
skorbord
kapat

müslümanlara sorulacak 91 soru

  1. 119
    insanı müslümanlıktan soğutan sorulardır.

    (bkz: özet geçer misin kardeşim)
    #20563605
  2. 215
    hepsinin cevabı verilse de soruları soranın bir kere şartlandığından cevap vermeye tenezzül etmenin gereksiz olduğu hadise.

    (bkz: yav he he)
    (bkz: bi bitmediniz amk)
    #20563613
  3. 24-4
    91 tane sorum yok.

    ama bir tane var;

    neden müslüman olmayan herkesi şeytan olarak görüyorsunuz, bir tek siz mi iyisiniz?

    edit: hatta iyi olduğunuzdan emin misiniz? çünkü müslüman olmayanların gözünde pek öyle değilsiniz.
    #20563621
  4. 257
    9 + 1 = 10

    9 - 1 = 8

    8 x 10 = 80

    91 sayısında kaç rakam var, 2.

    80 / 2 = 40 yapar. bu da milliyetçi hareket partisinin kuruluş yıldönümü.
    #20563676
  5. 26-16
    allah gelse mantıklı cevap veremeyeceği sorulardır.
    #20563713
  6. 63
    ilk 7 sorunun cevabı oldukça basit olan sorulardır.

    (bkz: i love hard exams)

    edit:80'lere doğru ''pek çok rivayet ve hadislere göre şunlar olmuştur.'' yazıyor. diğer tüm sorular için gerek linkli gerek hadisli kaynaklar veren arkadaş bunların kaynağını bulamadı mı?
    #20563746
  7. 111
    ilk 3 soruyu okuduktan sonra diğerlerini okuma gereği dahi duymadım. az ötede yapın araştırmanızı. araştırmamı dedim özür dilerim azıcık araştırsalar zaten soru sormazlardı.
    #20563920
  8. 25-3
    müslümanların vereceği cevapları yazıyorum;
    -allahın bir bildiği vardır.
    -allah en iyisini bilir. Biz onu anlayamayız.
    -allah olmasa kuranı kim yazacaktı?
    -çarpılacaksın pis kafir!
    -sen cehennemde yanarken ben zevkle izleyeceğim.

    Evet bu sorulara başka cevaplar alamazsınız. imkansız.
    #20563922
  9. 82
    kendi çapında allahın olmadığını kanıtlamaya çalışan kişilerin üşenmeyip hazırladıkları 91 sorudur. bu tarz sorular her türlü paylaşım yerinde öyle çok görülmüştür ki artık mide bulandırmaktadır.

    inançlı biri olup dini baştan aşağı bilseydim birini bile cevaplamak için uğraşmazdım. herkes kendi işine baksın.
    #20563999
  10. 22
    cevaplanması zaman isteyen sorulardır. bin türlü sınava girdim ben bu kadar çok soru görmedim. iki üç tane soraydında bari okuyup biz de bir iki bişey yazaydık hiç değilse güzel güzel tartışırdık.
    eklenti: ulan bir de mobilden giriyorum aşağı in yukarı çık diyerekten parmağı sürükler iken alev alıcak ekran ondan korkuyorum.
    #20564035
  11. 62
    aha kardeş sen buraya sor dedirten sorulardır.

    http://kurul.diyanet.gov.tr/sorusor/
    #20564053
  12. 4-2
    müslümanların da verecek 91 cevabı olmasını gerektirir.

    bir gayrımüslim olarak bekliyorum cevapları.
    #20564092
  13. 53
    Şaşırtmaca sorulardır.

    40. Soruya cevap vermek istedim.
    Şeytan, Hz Adem'in önünde eğilmiyor. Allah'ta onu kovuyor. Sonra şeytan Hz Adem'i kandırıyor ve yasaklı meyveyi yiyor.
    Allah ceza olarak Hz Adem'i dünyaya gönderiyor. Şeytan da yalvarıyor 'beni de gönder senin kullarını yoldan çıkartayım' diyor. Ahiret gününe kadar şeytana izin veriyor. Kafirler yazıyor çünkü gerçek müslümanı şeytan yoldan çıkartamaz.
    #20564146
  14. 42
    Diyanet işleri Başkanlığı Fetva Kurulu'ndan haberi olmayan yazarın uğraşıp yazdığı sorulardır. Madem bu kadar sorun var, sor fetva kuruluna; adamların işi ne? Hatta Ankara'da falansan git; asmazlar korkma.
    #20564148
  15. 119
    içinde bir miktar sağlam ve iddialı soru bulunsa da, -ki bazıları gerçekten sorgulanmaya değer- büyük çoğunluğu üslup çarpıtmaları üzerine şekillendirilmiş komik ve çok düşük seviyeli sorulardır.

    Örneğin diyor ki, "bir ayette yıldızlar dökülecek yazıyormuş hiç yıldız dünyaya dökülürmüymüş" iyi de arkadaş, "edebi sanat" denen bir şey var!

    sen hiç roman okumadın mı ki?
    teşbih, istiare, kinaye, tezat, telmih, teşhis, Mecaz, tecahül-i arif, abartma, anlam aktarması falan bilmez misin ki garezine garezine çocukların bile anlayabileceği şeyleri soruyorsun sayın sorgulayıcı?

    Allah bilir sen, birisi "iki tabak yedim" dediğinde de porselen tabakları ekmek arası yapıp yedi zannediyorsundur.

    (bkz: bunlar olmaz dedim)
    (bkz: bunlar sıradan)
    (bkz: alın bunları alın)
    #20564155
  16. 84
    geneli itibariyle cevap verilmesi bile zaman kaybı olacak 91 sacma sorudur.

    69. sorudan örnek veriyim enfal 1 ve enfal 41 türkçe mealde ganimet diye yazılmış 2 farklı arapça kelime var. zaten surenin ismi olan "enfal" 1. surede savaş ganimeti anlamında geçiyor. enfal 41'de ise normal ganimet anlamında arapça "ganimtum" kelimesi geçiyor.

    8/1 Yes'eluneke anil enfal* kulil enfalü lillahi ver rasul* fettekullahe ve aslihu zate beyniküm ve etıy'ullahe ve rasulehu in küntüm mü'minın

    8/41 Va'lemu ennema ğanimtüm min şey'in fe enne lillahi humüsehu ve lir rasuli ve lizil kurba vel yetama vel mesakıni vebnis sebıli in küntüm amentüm billahi ve ma enzelna ala abdina yevmel fürkani yevmel tekal cem'an* vallahü ala külli şey'in kadır

    tabi tefsirine bakmaya aslını irdelemeye filan ne gerek var. çelişki bulmak önemli olan değil mi?
    #20564180
  17. 40
    kaynak bari gösterseydin dediğim sorular.
    (bkz: babanın soruları gibi kopyala yapıştır yapmışsın bizımla değılsın)
    #20564200
  18. 64
    hepsi en mantıklı ve en doğru şekilde cevaplansa bile müslüman olmayacak kişinin sorduğu sorulardır.

    insan hidayete ermedikçe, kendini ateizme zorladıkça bir değişim gösteremez.
    #20564233
  19. 20
    olası müslüman cevabı 'ol dedi oldu'.nun sorularıdır.
    #20564263
  20. 77
    hepsini okumadım. okuduklarımın çoğu daha önce ateist sayfalarda ve turan dursun kitaplarında değinilen konular, kimileri ise ucu açık felsefi sayılabilecek ve cevaplanması mümkün olmayan cinsten sorular.

    başlığı açan eleman ekşiden araklamış, yine aynı sitede de soruların öyle tahmin ediyorum ki %60-80'ine cevap verilmiş. üstelik henüz sorulmasından bu yana 24 saat geçmedi, muhtemelen gelecek hafta eskiyecek bir mevzu.

    son soruya cevap vereyim. burada yapılan tek şey ateistlerin daha önce sık sık yaptığı "ayet cımbızlama" olayı. (belki öncekilerde de vardır)

    91.soru
    saffat suresi 125. ayet şöyledir; “yaratanların en güzelini bırakıp ba’l (adlı puta) mı tapıyorsunuz?” allah neden burada kendisini “yaratanların en güzeli” diye tanımlamaktadır? allah’tan başka yaratıcı mı vardır?

    --spoiler--
    saffat suresi (124-127)
    şüphesiz ilyas da peygamberlerden idi.
    hani kavmine şöyle demişti: "allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?"
    "yaratıcıların en güzelini, sizin ve geçmiş atalarınızın rabbi olan allah'ı bırakarak "bale mi tapıyorsunuz?"
    onu yalanladılar. bu sebeple onlar (cehenneme) götürüleceklerdir.
    --spoiler--

    91.soruda gördüğünüz üzere ayette hz.ilyas'ın söylemiş olduğu söz araklanmış ve sanki allah'ın kelamı gibi nakledilmiştir.

    bu arada şuradaki eleman sağlam bir cevapla da konuyu özetlemiş. https://eksisozluk.com/entry/35377071

    kuran 1400 yılık varolan ve insanlık tarihi boyunca en çok okunan kitaptır. müslüman ülkelerce 5 vakit okunur, her ülkede namaz arapça kılınsa da kılınmasa da mealleri bulunur, islam nüfusunun %20-30'u da zaten araplardan oluşmaktadır yani kendi dillerinde bu kitabı okumaktadırlar. dolayısıyla inancı hakkında bilgi edinmek isteyen birçok insan, imam, teolog pek çok kişi bu ve buna benzer sorularla milyonlarca kez karşılaşmıştır. şimdi buradan çıkan 91 soru ne kadar ilginç olabilir? ne kadar egzantrik olabilir? 6236 ayetlik bir kitapla ilgili sorulabilecek pek çok soruldu zaten? nedir bu, "bir şey fark ettim haydi tüm müslümanları dinden çıkarayım" hevesi? dindar olmayan adamları şakirt yapıyorsunuz ateistler, yeminle cemaatlere çalışıyorsunuz.

    bu arada şunu da yanıtlamak istiyorum. sorular sırasında sürekli "

    hz. muhammed göğsünü mü yarmış?
    levhi mahfuz niye var allah neden defter tutuyor, aklında tutamaz mı?
    ademle havva niye bahçeye girmiş?

    tarzında 7 yaşındaki çocuğun varoluşsal çığlığı kıvamında basit sorular var. bunların hepsi kuranda verilen misallerdir. imam gazali'nin külliyatında bahsettiği kuran'da yer alan sembolizm ve misallere dayalı anlatımın örnekleridir.

    kuranda sık sık "allahın merhametli elleri" gibi kelimeler kullanır, yani şimdi sen gerçekten tanrının elleri olduğunu mu sanıyorsun? ah bu materyalizm boğacak seni be çocuğum.

    kuranda sembolizm olduğunu ispatlamak gerekirse de şunları örnekleyebilirim sanırım;
    “allah hak ile batılı bir benzetme ile anlatır.” (ra’d 13/17)
    “allah, öğüt alsınlar diye insanlara böyle benzetmeler yapar/misaller verir.” (iibrahim 14/25)
    “size kendinizden bir misal verdi… işte biz, aklını kullanan bir toplum için ayetleri böyle açıklıyoruz.”(rum, 30/28)

    nasıl ifade etmeli tanrı kendini insanlara? ne bekliyordun? mesela bir uçak, helikopter nasıl ifade edilebilirdi? bir uzay aracı, araba, astronotlar? bu kutsal kitapta inanmak isteyene tüm cevaplar vardır, boşuna kasma.

    şu adamları okuyun, değer verin, boğulmayın.

    (bkz: roger garaudy)
    (bkz: caner taslaman)
    (bkz: imam-ı gazali)
    #20572306
  21. 3-1
    91. soru
    SÂFFÂT SURESi 125. AYET
    "Eted’ûne ba’len ve tezerûne ahsenel hâlikîn(hâlikîne)."
    1.e : mı
    2.ted'ûne : tapıyorsunuz
    3.ba'len : ba'l (bir put adı)
    4.ve tezerûne : ve bırakıyorsunuz
    5.ahsene : ahsen, en güzel
    6.el hâlikîne : yaratıcılar

    "Siz Ba'le mi tapıyorsunuz? Ve Yaratıcılar'ın En Güzeli'ni terk mi ediyorsunuz."

    burada birden fazla yaratıcıdan bahsedilmiş ve yaratıcıların güzeli-çirkini olabileceği belirtilmiştir.

    böyle bir ayetin kuranda mevcut olması gerçekten garip.
    #20572348
  22. 51
    90 sorunun olduğu gibi 91. sorunun da cevabı bilinen sorulardır. 91. sorunun cevabı:

    --spoiler--

    BAZI MEALLERDE ŞÖYLEDiR. BAKINIZ

    Elmalılı (sadeleştirilmiş):O en güzel yaratanı bırakıp da Ba'le mi yalvarıyorsunuz?

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2):(124-126) Hani o kavmine: «Siz Allah'tan korkmaz mısınız? Yaratanların en güzeli olan, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı bırakıp da «Ba'l'e» (Ba'l ismindeki puta) mi yalvarıyorsunuz?» dedi.

    Muhammed Esed:Ba'l'e yalvarıp sanatkarların en güzelini, (Allah'ı) bırakır mısınız,

    Suat Yıldırım:(124-126) Hani o halkına şöyle demişti: "Siz hâla şirkten ve günahlardan sakınmayacak mısınız? Sizin de, gelip geçmiş atalarınızın da Rabbi olan Allah’ı, o Mükemmel Yaradanı bırakıp hâla Ba’l’e tapmaya mı devam edeceksiniz?

    Hasan Basri Çantay:(125-126) «O en güzel Yaradanı, sizin de, evvelki atalarınızın da Rabbi olan Allâhı bırakıp da «Ba'l» e mi tapıyorsunuz»?

    Diyanet işleri (eski):(124-126) Milletine: 'Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Biçim verenlerin en iyisi olan, sizin de Rabbiniz, önceki babalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı bırakıp da Baal putuna mı taparsınız?' demişti.

    AYETiN ARAPÇA ORJiNALi

    " Eted’ûne ba’len ve tezerûne ahsenel hâlikîn(hâlikîne). "

    En güzel yaratıcıyı bırakıp da Ba'l'e mi tapıyorsunuz.

    O en güzel Yaradanı, sanatkarların en güzelini, biçim verenlerin en iyisi olan, O Mükemmel Yaradanı bırakıp hâla Ba’l’e tapmaya mı devam edeceksiniz?

    Evet Saffat 125. ayetin verdiği anlam budur. Yapılan çeviri veya meallerde kesinlikle bu anlam vardır. Yani yaratıcıların en güzeli, yaratanların en güzeli anlamında değil, "O EN GÜZEL YARATICIYI" bırakıp da Ba'l'e mi tapıyorsunuz ? Şeklinde tercüme edilir.

    Ahsenel hâlikîn(hâlikîne)= Yaratıcılar şeklinde , yaratıcılar arasından en güzeli diye de çeviri yapılabilirse de anlamı değişmez.

    Neden değişmez ?

    Önce bir tespit yapalım. Bu sözü söyleyen kim ? Bu sözü kavmine söyleyen ilyas peygamberdir.

    Sâffât Sûresinin 123 . Ayetinde
    Şüphesiz ilyas da peygamberlerden idi.
    Sâffât Sûresinin 124 . Ayetinde
    Hani kavmine şöyle demişti: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?”
    Sâffât Sûresinin 125,126 . Ayetinde
    “Yaratıcıların en güzelini, sizin ve geçmiş atalarınızın Rabbi olan Allah’ı bırakarak “Ba’l’e mi tapıyorsunuz?”
    Sâffât Sûresinin 127 . Ayetinde
    Onu yalanladılar. Bu sebeple onlar (cehenneme) götürüleceklerdir.

    Yani "yaratıcılar" ifadesini kullanan hz ilyas peygamberdir.

    Bu ifadeye kuran onay veriyor ki, ilyas peygamberin kavmine söylediği bu hitap ifadesi kuranda ayet olarak geçiyor. Ayetlerde çelişki , bir eksiklik veya akla aykırı bir durum olmayacağı aşikardır.

    Dolayısıyla ayeti tefsir ettiğimizde

    Başka ilahların varlığını düşünmek tabii ki mümkün değildir. O halde, Kur'an'da böyle bir üslubun kullanılması neyi ifade etmektedir?

    Kur'ân baştanbaşa tevhidi ispat edip göstermektedir. Bu husus, Kur'ân-ı Hakîmde kullanılan bu gibi tabirlerin asla tevhit inancını zedeleyen bir anlam taşımadığının açık bir göstergesidir. Bilindiği üzere, diğer sıfatlar gibi hâlıkıyetin/yaratıcılığın da çok mertebeleri vardır. Kur'an'da Ahsenü'l-Hâlıkîn tabirinin kullanılması, başka yaratıcıların varlığını değil, Allah'ın yaratıcılık mertebelerinin en güzelinde varlığı yaratan bir yaratıcı olduğunu vurgulamak içindir.

    Yani, Allah, "her şeyi, her şeye lâyık bir tarzda, en güzel bir mertebede halk eder bir Hâlıktır/yaratan bir yaratıcıdır." Nitekim bu mânâ "O herşeyi en güzel şekilde yarattı." (Secde, 32/7) mealindeki ayet ve benzerlerinde ifade edilmektedir.

    BiR DiĞER ÖNEMLi HUSUS

    "Halk"/“yaratma” kelimesi Arapça’da yoktan var etmek anlamında kullanıldığı gibi, "güzelce ölçüp biçmek, yapmak, inşa etmek" anlamında da kullanılır. ikinci anlamıyla yaratma kelimesi hem Allah hem de insanlar için kullanılabilir.

    Mesela; "Hamd olsun Allah'a ki, gökleri ve yeri yarattı"(Enam, 6/1) mealindeki ayette geçen "HLK" fiili, daha önce bir modeli olmaksızın, Allah'ın onları yoktan var ettiği anlamında kullanılmıştır. Bu tür halk/yaratma, Allah'a mahsustur. "Yaratan ile hiç bir şey yaratamayan bir olur mu? Hiç mi düşünmüyorsunuz?" (Nahl, 16/17) mealindeki ayette bu gerçeğe vurgu yapılmıştır.

    Bu ifade tarzı insan aklının algılamasına yardım eden bir düzeyi göz önünde bulunduran bir ifade tarzıdır. insanoğlu, bazen bazı sanatları gözünde öyle büyütür ki, onları yapan ustaları takdis edercesine bir paye verir. işte Kur'an, kullandığı bu gibi ifadelerle, o gibi insanlara ders veriyor ve Allah'ın yaratması ile insanların ustalığı arasında yerden göğe kadar fark olduğunu bildiriyor .

    Örneğin, Yaratıcıların en güzeli Allah" tabiri, eğer insanların veya cinlerin yaptıkları da bir yaratma kabul edilirse, örneğin buğdaydan un, undan ekmek veya pasta veya kumdan cam , camdan da vazo yapmak gibi, insanlar tarafından yapılmış herhangi iş ve oluşum da Allah'ın yaratmasına benzemektedir. Bir farkla ki, onlar bu yapmayı Allah gibi yoktan var edememişler var olandan, olmayanı yeni icatlar veya yeni yapıtlar meydana getirerek yapmışlardır

    Kurandan bir örnek ayet verelim. ( Maide 10 )

    Hz. isa ile ilgili olan şu: "Hani bir vakit sen, benim iznimle, çamudan/topraktan kuş şekline benzer bir şey halk ediyordun" mealindeki ayette ise, "HLK" fiili, bir maddeden bir şey yapmak, inşa etmek anlamında, insan için kullanılmıştır.

    Yaratma yeteneği olmayan, yaratıcı ilan ettiğinizden haberi bile olmayan sözde tanrılarınızı bırakın ve Gerçek olan var eden, evrenin mutlak sahibine yönelin diyor !

    alınan yer: http://www.forum.medinewe...en-guzeli-t18187.html?amp ;

    --spoiler--
    #20572492
  23. 22
    ekşi sözlükten alınmış sorulardır. keşke kaynak belirtilseydi.. kul hakkı konusuna bir ara elbet değiniriz..
    üstelik cevapların -istisnasız- hepsi internet üzerindeki taramalarınızda kaynaklarla beraber çıkacaktır.
    bir kaçına yer vermek istedim.

    1)Noktasından virgülüne, tertibinden dizilişine Kur’ân-ı Kerim ile ilgili olarak soracağımız her sorunun muhatabı doğrudan vahiy sahibidir. Neden şöyledir, neden böyledir, niçin şu âyet şu âyetten önce gelmiştir... vs. tarzında sorulacak her soru, karşısında, doğrudan, vahiy sahibi olan Cenab-ı Feyyâz-ı Mutlak’ın yüksek irâdesini bulur.

    Yüce Kitabımız Kur’ân-ı Kerim ilk âyetinden son âyetine kadar hiç şüphe yok ki, vahiy mahsulüdür. Hiçbir yönü, hiçbir niteliği, hiçbir tertibi, hiçbir düzeni yoktur ki—hâşâ—vahiy harici bir parmak karıştırılmakla ortaya konmuş olsun. Kur’ân-ı Kerim âyetleri, Peygamber Efendimiz’in (asm) Peygamberlik süresi olan yirmi üç yıl zarfında ihtiyaç vaki oldukça nazil olmuş; nazil oldukça da bizzat Hazret-i Cebrail (as) tarafından inen âyetin hangi sûrenin hangi âyeti bulunduğu söylenmiştir. Meselâ ilk inen beş ayetin, Kur’ân’ın 96. Sûresinin girişine yerleştirilmesi tamamen vahiy eseridir. On dokuz âyetten müteşekkil olan Alak Sûresinin (96. Sûre) diğer âyetleri de, daha sonra yine Mekke döneminde nazil olmuştur. Bir gün bir sûrenin bir âyeti, bir başka gün bir başka surenin bir başka âyeti ihtiyaç ortaya çıktıkça nazil oluyordu.

    Peygamber Efendimiz (asm) her âyeti vahiyden aldığı işaret ile zihnen kendi yerine koyuyor ve böylece hafızasına alıyordu. Sahabeler de her âyeti ve sûreyi, nazil oldukça, yerli yerinde ezberliyorlardı.

    Cebrail Aleyhisselam her Ramazan ayında iniyor, o ana kadar Cenab-ı Hak’tan indirdiği Kur’ân âyetlerini, Peygamber Efendimiz’le (asm) mukabele ediyorlar, yani karşılıklı okuyorlardı. Böylece o ana kadar inen âyetler Peygamber Efendimiz’in (asm) nezih dimağında pekiştirilmiş oluyordu. Bu mukabele Peygamber Efendimiz’in (asm) son senesinde ikişer defa yapıldı. Peygamber Efendimiz (asm) bundan, o sene içinde görevinin sona ereceğini sezmişti. Kur’ân âyetlerinin nüzulü tamamlandığında, tamam birer Kur’ân, âyet ve sûreleriyle yerli yerince, gerek Peygamber Efendimiz’in (asm), gerekse O’nun sadık sahabelerinin (ra) pâk zihinlerine yerleşmiş bulunuyordu. Ayrıca ceylan derilerine ve sair sayfalara da aynı sıra ve tertip üzere yazılmıştı.

    Nitekim inen son âyet de, Mâide Sûresinin (5. sûre) üçüncü âyetidir. Bu âyette Cenab-ı Hak: “Bu gün size dininizi kemale erdirdim. Üzerinize olan nimetimi tamamladım. Din olarak sizin için islâmiyet’i seçtim” buyurur. O sene içinde Peygamber Efendimiz (asm) dâr-ı bekaya irtihal buyurduğunda, Kur’ân-ı Kerim bütün âyetleriyle birlikte, bu günkü sırasıyla, birçok sahabenin ezberinde mevcut idi.

    Kur’ân-ı Kerim’in sayfalarında Allah’ın isimlerinin belirli bir tenasüp ve uygunluk içinde geçer

    bu tespitini Kur’ân’ın tertibinin, surelerinin ve âyetlerinin sıralanışının da vahye dayalı olduğu hususuna delil olarak sunulur ve Kur’ân-ı Kerim’deki tevafuklara işaret eder. Meselâ Allah lafzının karşı karşıya gelen sayfalarda veya yaprağın iki yüzündeki sayfalarda adet itibariyle genellikle birbiriyle uygun düştüğünü, bunun ise Kur’ân’ın sayfa düzeninin vahye dayalı olduğuna bir delil teşkil ettiği bildirilir.

    2)

    Günümüzden misâl verecek olursak; bir kısım sigara, içki müptelası veya sokaklarda gezme hastası, yahut kahvede oturma alışkanlığı olan kimseler düşünelim. Bunların başlarını kesseniz ve "Arkadaş kahveye gidersen öleceksin" deseniz, o yine bir takım bahaneler ileri sürerek gidecektir. Eğer bir gün kahveye gitmeyip evde kalsa, evinde bir köşeye oturacak, üf-üf edecek ve fırsat bulunca da kahvenin yolunu tutacaktır. Çünkü alışageldiği hayat şekli değişmiştir. Halbuki o, lüzumlu olmayan basit bir adetini terk etmiştir.

    Şimdi bir de, sigara tiryakisini ele alalım; nikotik olmuş bir adama diyorsunuz ki: "Vücuduna zararlı olan bu sigarayı terk et. Çünkü senin sigara içmen yavaş yavaş intihar etmek gibidir. Sanki elindeki hançeri birdenbire değil de, yavaş yavaş sinene saplıyor ve âheste âheste intiharı tamamlamış oluyorsun." Hatta bunu bir hekime anlattırsanız, yâni doktor dese ki: "Sigarada, hiçbir fayda olmadığı gibi, şöyle şöyle, zararları da var." bu adam sigarayı terk etmek için bir hayli tereddüt geçirecektir. Bırakın onu, bildiği halde doktorun kendisi de vazgeçmiyor ya...

    Bir de alkolik kimseyi ele alınız; adam mest olmuş, iç alemi başkalaşmış. O kadar ki, bir adım daha atsa kendinden aşağı tabakadaki mahlûklara benzeyecek. Şimdi bu kimseye birden: "içkiyi bırak" demek, "fıtratını değiştir" demek gibi olacaktır.

    Böylesine, insanların huy haline gelmiş ve damarlarına işlemiş âdetleri, kötü ahlakdan binlerceye çıkarınız ve sonra Kur'ân'ın inişindeki zamanın geniş tutulmasını düşününüz...

    Evet dikenleri kesip evvela çapa yapıyor, kötü şeyleri tahliye edip temizliyor. Sonra süslemeye başlıyor. Yani kötü huyları onların ruhlarından çıkararak, âli huyları getirip yerleştiriyor ve kısa denecek bir zamanda binlerce iş yapıyor. Buna göre biz, Kur'ân-ı Kerim'in 23 senede indirilmesini çok sür'atli buluyoruz. Bediüzzaman Hazretlerinin de dediği gibi: "Haydi, yüzer feylesofu alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar! O zâtın o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi?" işte, hodri meydan!

    içkiden binlerce yuvanın yıkıldığı meydandadır. Yeşilay Cemiyeti her sene konferanslar vermektedir. Bu işi genişleterek ilköğretimden yüksek tahsile kadar götürmektedir. Buna karşılık acaba kaç kişi içkiyi terk etmektedir. Buyurun üniversite, bütün profesörleriyle seferber olsun, bir sene çalışsınlar acaba yirmi adama içkiyi terk ettirebilecekler mi? Şayet başarabilirlerse, bunu onlar hesabına çok büyük muvaffakiyet sayacak ve Efendimiz'in (sav) icraatının yanına altın yazılarla yazıp asıvereceğiz. Heyhat, o bir kere olmuştu! Dost-düşman, o sûrette ikincisini imkansız görüyor.

    Evet, 23 sene çok seridir; bu yüzden de, Kurân'ın yaptıkları mucizedir. insanlık, Efendimiz'in (sav) 23 senede kat ettiği mesafeyi binlerce senede kat'edememiş; kat'edemez de...

    Kur'an-ı Kerim bir taraftan böyle kötü huyların binlercesinin kaldırılmasını hedef almış, diğer taraftan da kaldırılan bu kötü huyların yerini Kur'anın yüksek ahlaki düsturları ile donatmak, ziynetlendirmek vazifesini hedeflemiş ve bütün bunları kimseyi örselemeden, törpülemeden, ürkütmeden, ruhlarını rencide etmeden onlara kabul ettirmiş. Ortaya attığı bir çok meseleyi o kadar çeşitli safhalardan geçirip tatbikat sahasına getirmiştir ki; bugün onların birkaçının pratik hayata hâkim olması için daha bilmem ne kadar 23 seneye ihtiyaç duyulmaktadır.

    Bu 23 sene, süreye ihtiyaç duyulan bir kısım emir ve yasakların, o günün insanının kabullenip benimsemesi için gerekli olan bir zamandı ve belli şeylerin derece derece kaldırılması, onların yerlerine de belli şeylerin yerleştirilmesi için bu süreye ihtiyaç vardı. Meselâ, bu süre zarfında üç dört devrede içki yasaklanmış, iki devrede kız çocuklarına yapılan zulümler kaldırılmış; darma dağınık kabile hayatı, bir iki hamlede halledilmiş ve kabileler arasında birlik temin edilerek kitleler toplum hayatı şuura yükseltilmiş, böylece kendilerine bir cemiyet teşkil etme liyâkati kazandırılmıştır ki, bütün kötü huyların atılması, onların yerlerine yüksek ahlakın getirilip oturtulması gibi çok çetin icraatlarla mümkün olabilmiştir. Bundan dolayı da daha uzun zamana ve mehile ihtiyaç hasıl olmuştur.

    Ayrıca görüyoruz ki, bizim hayatımızda, “şu sene şartlar şöyle gitti, bundan dolayı şöyle bir sosyal denge ve düzen gerekiyor.” deyip gelecek sene şartların değişeceği hesap edilerek, plân elâstikiyeti ona göre ayarlanıyor; daha sonraki senelerin şartlarına göre, detaylardaki değişmelerin dizaynı yapılıyor: derken zamanın akıcılığı ve eşyanın tabiatına uygunluk aranarak yaptığımız şeylerin sürekliliğini temine çalışıyoruz. Bunun gibi saadet devrinde de, müslümanlar tıpkı bir ağaç gibi büyüyor âheste âheste yeni şartlara adapte oluyor ve fıtrî olarak gelişiyorlardı. Müslümanlığa hergün yeni katılımlar, ısınmalar oluyor, yeni yeni fikirler, şuurlar kazanılıyor; onlara alıştırmalar yapılıyor ve derken fertler, sosyal fertler haline geliyordu. Bunlar yavaş yavaş oluyordu ama; bütün olmalar âhenk içinde birbirini takip ediyordu. işte, bu seyr içindeki çeşitli safhalar, ebedlere kadar devam edecek olan islâm hakikatının mikro planda, zaman boyutuna ait bütün hususiyetlerini aksettiren bir ayna oluyordu.

    Bu, 23 senede değil de, birden bire yapılmak istenseydi, bir ölçüde o bedevî cemiyet bu işe dayanamayacak ve ölecekti. Bunu, şuna benzetebiliriz. Meselâ: bir insan güneşe maruz kaldığı zaman, cildinde değişmeler olur. Soğuk memleketlere götürüldüğü zaman da bu defa ona göre bir takım küçük küçük değişmeler meydana gelir, ama katiyyen 20 mutasyon ağırlığında ciddi bir değişiklik birden olamaz. Olsa, bu türlü seri fizikî değişmelerde canlı öldüğü gibi, bunda da öyle olur. Bu tıpkı 1 (bir) atmosfer basınç altında duran birinin birden bire 20 bin fitlik bir irtifaya çıkması gibi bir şey olur ki, insan orada hemen ölüverir. O noktaya uçaklar dahi çıkarken, oksijen maskeleri ve sâire ile sizi ihtiyatla çıkarıyorlar.

    işte böyle birden 20 bin fit irtifaa yükselmek nasıl öldürüyor; öyle de hayat anlayışı, aile anlayışı, ferd anlayışı sıfır derecede olan bir cemiyete, birden bire, Kur'ân inip aynı günde hemen: "işte hükümler ve kanunlar, tatbik edin. Bu kitaptaki hükümlerin hepsini eksiksiz yaşayın." diye karşılarına çıksaydı, o cemiyetten hiç kimse bunu kabul etmezdi. Çünkü bu, birden bire cemiyetin 20 bine fite yükselmesi demekti ki o cemiyet buna dayanamayacaktı. Öyleyse Kur'ân-ı Kerim'in, hükümlerini insanlara 23 senede getirmesi, yavaş yavaş, adım adım telkin etmesi, insan yaratılışına uygunluğun gereğidir ve insanın yapısına da en uygun olanıdır.

    insanı kâinattan ayıramayacağımıza göre, onu kâinatın içindeki hadiselerin seyrine göre ele alma mecburiyetinde olduğumuzu ve onu kâinattaki gelişmelerin dışında değerlendiremeyeceğimizi, kabullenme mecburiyetindeyiz. Kâinatta nasıl ki, bazı gelişmeler yavaş yavaş ve basamaklar şeklinde oluyor ve kanunlar o doğrultuda hareket ediyor, insanın olgunlaşma ve terakkisi de, aynı şekilde olacaktır. O ilerlemenin zembereği, esası ve prensipler mecmuası olan Kur'ân-ı Kerim de, işte bu esasa binaen 23 senede nâzil olmuştur.

    4)

    Önce şunu kesin olarak biliyoruz ki, sonradan kesilmesi istenen tek şey “sünnet yeri" değildir. Tırnaklarımız da, saçlarımız da, koltuk-eteklerimizdeki kıllar da uzuyor ve bunları kısaltmak, tıraş etmekle emrolunuyoruz. Demek ki, sonradan kesilmesi istenen başka şeyler de vardır. Kaldı ki, sünnet yerinin kesilmesi bir defaya mahsus iken, bunları her uzadığında kesmek zorunda kalıyoruz. O halde bize düşen şey -hikmetini bilmezsek de- Allah’a güvenmektir. Hikmetini bilmediğimiz binler şey vardır, bunu da onların listesine yazabiliriz.

    Sünnet işleminde kesilecek et parçasının varlığı, insanın “ahsen-i takvim” denilen güzel yaratılışının bir parçası olduğu gibi, sünnet olmak suretiyle o et parçanın alınması da bu güzelliğin bir parçasıdır. Çünkü, insanın güzelliği sadece biyolojik, fizyolojik boyutuyla sınırlı olmayıp, ruhî, kalbî, nesebî, ahlakî değerler gibi psikolojik, sosyal, manevî boyutları da olan bir güzelliktir.

    Bu pencereden baktığımızda, her şey, kendi konumunda, kendi ortamında, hikmetli bir değer ifade etmekle kendi güzelliğini ortaya koyar.

    Mesela; sünnet işleminde kesilecek olan fazlalık et parçasının biyolojik, fizyolojik hikmetleri yanında meşru daire dışında kullanılmaması gereğine işaret eden tekvinî / ontolojik bir hikmeti de vardır ve bu manevî bir güzelliktir. Bu hikmet, anlaşıldıktan sonra, daha hijyenik bir konum vs. hikmetler için bunun kesilmesi de bir güzelliği ifade eder. Keza, insanların diğer hayvanlar gibi tabii bir postla yaratılmamış olması, ahsen-i takvim kıvamına uygun bir güzelliktir. Fakat, bu çıplak bedeni sun’î post / yani elbiseyle örtünmesi de kendi konumunda ayrı bir güzelliktir. Saç, tırnak ve benzerleri için de aynı şey söylenebilir.

    Allah’ın yaratması, sebepler altında cereyan eder. Bu husus, Hakîm isminin bir tecellisidir. insanın vücudu bu hikmet çerçevesinde yaratılırken, hem bedenin canlılık konumuna uygun, hem de belli bazı görevlerinden ötürü göbek kordonu gibi, hitan / sünnet yerindeki deri de bu ontolojik prensip doğrultusunda yerini almıştır. Bir yandan bedenin canlılık kanununa ayak uydurarak uzanan, diğer taraftan fıtratın bir gereği olarak var olan bu uzantıların kesilmesi, insanın -Allah’ın kendisine bir nimeti ve bir emaneti olan- kendi bedenin bakımını üstlenmesi açısından da önem arz etmektedir. Bu sebeple, tırnak, saç, bıyık kesmek, etek, koltuk tıraşı olmak da peygamberlerin bir sünneti olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat, hitan / sünnet olmak, zor bir iş olduğundan, ilahî hikmet tarafından tırnak gibi her zaman uzanmasına izin verilmemiştir.

    Ayrıca, manevî bir perspektiften bakarak konuyu şöyle izah etmek de mümkündür. Yüce Allah, kadınlarda bekaret perdesini yaratarak, -manen- kadınlara gayri meşru bir ilişkinin fıtrata aykırı olduğunu, kaçak yollardan bu perdenin yırtılmasının büyük bir suç olduğunu ders verdiği gibi, erkek için söz konusu olan deri de, gayri meşru yollara baş vurulmaması için bir hatırlatma levhası, ontolojik bir uyarı simgesi olarak düşünülebilir. Gerek kadında gerek erkekte olsun, bu fıtrî perdenin sonradan ortadan kaldırılması, bu manayı unutturmaz, bilakis her zaman hatırlatmak sinyali gibi bir görev de yapabilir.

    6)

    kandan mı yaratılıyor insan?.. hayır, kanla ilişkisi yok. yaratılmanın, bebeğin oluşumunun kanla ilgisi var mı?.. yok

    alâk ne demek?.. taallûk, alâka, ilişki demek, yapışmak demek. araplar sülüğe de alâk derler, yapıştığı için. şimdi embriyon diyorlar ya doktorlar, o rahmin duvarına yapışıyor ya, onun için alâk denmiş. alâk'tan yarattı dediği o...(Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan )

    _“insanı yapışkan bir hücreden yaratan.”

    genel olarak müfessirler(tefsir yapanlar) alaka’nın çoğulu olarak alak kelimesine, “kan pıhtısı görünümünde olan döllenmiş hücre” anlamı verirler. fakat elmalılı m. h. yazır, bu maddî mânadan başka kelimenin bir de: ruhanî ve manevî olarak “alâka” gibi aşk ve sevgi mânası da olduğunu, dolayısıyla “alak”tan, “rabbanî bir izafetten ibaret olan ruhî ilişiğe kadar, insanın yaratılışının başlangıçlarını kapsayan, hem de okunan metnin ruhî bir sevgi ve alaka ile takip edilmesine bir uyarı ihtiva eden bir mâna düşünmenin mümkün olduğunu yazar ki, güzel ve dikkate değer bir tefsirdir. (suat yıldırım meali) “insanı (rahim cidarına) yapışan bir hücreden yaratan” şeklinde bir meal de suat yıldırm’a atfediliyor, kitaplar elimizde olmadığından bilemiyoruz.

    7-

    6. Sakın!, çünkü insan muhakkak azar.
    7. Kendisini ihtiyaçtan vareste gördü diye.
    8. Şüphesiz dönüş ancak Rabbınadır.
    9-10. Bir kulu, namaz kılarken men 'edeni gördün mü?
    11. Gördün mü ya o, doğru yol üzerinde ise.
    12. Yahut takvayı emrettiyse...
    13. Sakın ey hatibim, ona boyun eğme, secde et ve yaklaş.
    Ebu Hüreyre'den rivayette o şöyle anlatıyor: Ebu Cehl Hz. Peygamber (sa)'in secde etmesini kastederek: "Muhammed, sizin aranızdayken, sizlerin yanında da yüzünü yere koyuyor mu?" diye sordu. "Evet." dediler. "Lât ve Uzzâ'ya yemin ederim ki onu, bunu yaparken görürsem boynuna basacağım veya yüzünü toprağa bulayacağım." dedi. Bir gün Rasûlullah (sa) namaz kılar*ken geldi, boynuna basabileceğini sandı ama bir de baktık ki elleriyle yüzünü koruyarak geri geri çekiliyor. Ona : "Sana ne oldu?" diye sormuşlar, "Benimle arasında ateşten bir hendek, korku ve kanatlar oluşuverdi." demiş. Allah'ın Rasûlü (sa): "Eğer bana yaklaşsaydı melekler onu uzuv uzuv parçalıyacaklardı." buyurmuş. Ravi der ki: Bunun üzerine Allah Tealâ "Sakın, ey habibim ona bo*yun eğme, secde et ve yaklaş"a kadar olmak üzere "Sakın!, çünkü insan muhak*kak azar..." âyetlerini indirdi.[4]
    Namazın Hz. Peygamber (sa)'e mi'râcda farz kılındığı göz önüne getirilirse ve mi'râc da bi'setin onikinci senesi (Hicretten bir sene kadar önce) meydana geldiğine göre bu âyet-i kerimenin ondan sonra ve en yakın zaman olarak bi'setin onikinci senesi nazil olduğunu söylemek gerekecektir. Yani buna göre Sûrenin başı ile sonunun indirilmesi arasında on iki senelik bir zaman geçmiştir.
    _ “O, insanı bir alak'tan yarattı.”

    dipnotta: döl yatağı duvarına yapışıp asılı duran, hücre,embriyo.(ali bulaç)

    _ “O insanı aşılanmış yumurtadan yarattı.”

    dipnotta: alak, insanın yaratılış safhalarından olan aşılanmış yumurtayı ifade eder.(diyanet vakfı meali-heyet)

    _ “O insanı bir alaktan yarattı.” (elmalılı meali- sadeleştiren:lütfullah müftüoğlu)

    _ “O insanı alaktan/rahim duvarına yapışmış bir embriyodan yarattı.” (elmalılı meali, hazırlayanlar: lütfullah cebeci, sadık kılıç)

    _(1-2 ayetlerin meali beraber) yaratan, insanı pıhtılaşmış kandan yaratan Rabbinin adıyla oku.. (fazlur rahman/islam/tercümesi)

    _O, insanı bir alak'tan yarattı.

    kainatı genel olarak zikrettikten sonra insanın ne gibi hakir bir başlangıç ile yaratıldığı belirtilmiştir. "alak", "alaka"nın çoğuludur. manası, "pıhtılaşmış kan"dır. bu durum hamileliğin ilk birkaç günü içinde meydana gelir. daha sonra et şeklini alır. ve tedricen insan şekillenmeye başlar.(mevdudi-tefhimul kuran/tercümesi)

    _ O, insanı bir kan pıhtısından yarattı.

    sure sonra insanın yaratılmasını ve hayata başlamasını özel olarak ele almaktadır. "O, insanı bir kan pıhtısından yarattı". evet Allah insanı, bu donmuş ve rahime yapışan bir damlacık kandan yarattı. işte bu son derece sade ve küçük kaynaktan yaratılmıştır insanoğlu. bu bir damlacık kan pıhtısı da Yaratıcı’nın gücünü göstermekle birlikte ondan da öte O'nun keremini, ihsanını gösterir. çünkü onun lütfu ile bu kan pıhtısı öğretilebilen ve buna dayalı olarak da, öğrenen insan seviyesine yükselmiştir. "Oku Rabbin en büyük kerem sahibidir. O insana kalemle yazmayı öğretti, insana bilmediğini öğretti."(seyyid kutub/fizilalil kuran/tercümesi)

    _“Yaratan Rabbinin adıyla oku. O insanı alaktan (kan pıhtısı biçimini alan embriyodan) yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir. O (insana) kalemle (yazmayı) öğretti. insana bilmediğini öğretti." (Alak: 1-5) muhammed gazali

    _ “O insanı bir kan pıhtısından yarattı.”

    alak , aleka'nın çoğulu olarak sayılmıştır. beydâvî demiş ki: "insan" kelimesi, çoğul mânâsında olduğu için çoğul yapılmıştır. "kamus" ve şerhlerinden anlaşıldığına göre aslında lügatta alek maddesi, yapışıp ilişmek mânâsına vaaz edilmiştir. ve mutlak şekilde ilişken ve yapışkan nesneye de denir. bundan her türlü kana ve kırmızı kana ve özellikle uyuşuk kana alek denilmiş. kandan bir kısım olması itibariyle veya doğrudan doğruya ilişiklik mânâsı ile rahimdeki tutuğa da aleka denilmiştir. yapışkanlığından dolayı sülük ve kuyu makarasına ve ipine ve makarasının iliştirilip ipi geçirilen takıntısına ve işlek yola da alek denilir . bütün bunlar maddî mânâdır. bunlardan başka alek, ruhanî ve manevî olarak "alaka" gibi aşk ve sevgi mânâsına geldiği de lügatta açıklanmıştır.

    tefsir bilginleri, yaratılışın maddi yönünü göz önünde bulundurarak meni (sperma)nin aşılamasından sonra meydana gelen kan pıhtısının çoğulu olmasıyla yetinmişler ve bunu en alçaktan en yükseğe yükselmeyi göstermek için açıkça anlaşılan mânâ olarak görmüşlerdir. fakat manevî yönü de kapsamak üzere mutlak bir alaka, bir ilişik mânâsına müfred olarak düşünülmesine hem alekanın yaratılmasına da başlangıç olan ve Rabbanî bir izafetten ibaret bulunan ruhî ilişiğe kadar insanın bütün yaratılışın başlangıçlarını kapsayan, hem de okunanın ruhî bir sevgi ve alaka ile takip edilmesi hususuna da açık faydalı bir uyarım olacağından dolayı daha ince, daha derin, daha beliğ olur. bu şekilde meâle şöyle demeli: "O, insanı bir ilişikten yarattı.” bununla beraber iki takdirde de kısaca mânâsı şudur: bir alakadan, yahut sırf bir ilişikten bir insan yaratan ve mutlak surette yaratmak kendinin şanı olan Rabb'in hiç okumamış olan kimseyi de böyle bir emir ile elbette okutur. onun için oku!(elmalılı hamdi yazır tefsiri)

    _insanı bir yumurta hücresinden yaratan!

    bu iki ayette geçen haleka fiilinin geçmiş zaman halinde kullanılması, ilahî yaratma fiilinin (halk) sürekli tekrarlanmakta olduğunu göstermek içindir. dikkati çeken bir husus da, bu ilk Kur’an vahyinin, insanın bir yumurta hücresinden -yani, döllenmiş bir yumurtacıktan- embriyonik bir gelişme göstermesine işaret etmesi ve böylece insanın biyolojik kökeninin ilkelliği ve basitliği ile zihnî ve ruhî potansiyelinin zıtlığını vurgulamasıdır: hayatın yaratılışının gerisinde bulunan bilinçli bir planın ve amacın varlığına işaret eden bir zıtlık.(muhammed esed meali tercümesi)

    _“Oku yaratan Rabb’inin adıyla. insanı alâktan (asılıp, tutulan embriyonik bir hücreden) yarattı. Oku, Rabb’ın sonsuz ikram sahibidir. O ki kalemle yazmayı öğretti.” mustafa islamoğlu

    _arapça kelime olan alekanın üç anlamı var: 1) sülük, 2) asılı duran, 3) kan pıhtısı. aleka evresinde asılı duran ile embriyoyu karşılaştırırsak, ikisi arasında şekil 1’de görüldüğü gibi bir benzerlik görürüz.1 ayrıca, bu evrede embriyo, annenin kanından beslenir, tıpkı sülüğün başkalarının kanından beslenmesi gibi. 2alekanın ikinci anlamı, ‘asılı duran şey’dir. 2 ve 3 numaralı resimde gördüğümüz embroyunun anne rahminde asılı duruşu tamamen böyledir. alekanın üçüncü anlamı, “kan pıhtısı”dır. embryonun dış görünüşü ve onun kesesi bu evrede kan pıhtısına benzer. bunun sebebi, embryonun içinde yüksek miktarda kan bulunmasıdır.3 ayrıca bu evrede embroyadaki kan, üçüncü haftanın sonuna kadar dolaşıma başlamaz.4 Zaten embroyunun kan pıhtısına benzemesinin asıl sebeplerinden biri budur.

    7)
    6. Sakın!, çünkü insan muhakkak azar.
    7. Kendisini ihtiyaçtan vareste gördü diye.
    8. Şüphesiz dönüş ancak Rabbınadır.
    9-10. Bir kulu, namaz kılarken men 'edeni gördün mü?
    11. Gördün mü ya o, doğru yol üzerinde ise.
    12. Yahut takvayı emrettiyse...
    13. Sakın ey hatibim, ona boyun eğme, secde et ve yaklaş.
    Ebu Hüreyre'den rivayette o şöyle anlatıyor: Ebu Cehl Hz. Peygamber (sa)'in secde etmesini kastederek: "Muhammed, sizin aranızdayken, sizlerin yanında da yüzünü yere koyuyor mu?" diye sordu. "Evet." dediler. "Lât ve Uzzâ'ya yemin ederim ki onu, bunu yaparken görürsem boynuna basacağım veya yüzünü toprağa bulayacağım." dedi. Bir gün Rasûlullah (sa) namaz kılar*ken geldi, boynuna basabileceğini sandı ama bir de baktık ki elleriyle yüzünü koruyarak geri geri çekiliyor. Ona : "Sana ne oldu?" diye sormuşlar, "Benimle arasında ateşten bir hendek, korku ve kanatlar oluşuverdi." demiş. Allah'ın Rasûlü (sa): "Eğer bana yaklaşsaydı melekler onu uzuv uzuv parçalıyacaklardı." buyurmuş. Ravi der ki: Bunun üzerine Allah Tealâ "Sakın, ey habibim ona bo*yun eğme, secde et ve yaklaş"a kadar olmak üzere "Sakın!, çünkü insan muhak*kak azar..." âyetlerini indirdi.
    Namazın Hz. Peygamber (sa)'e mi'râcda farz kılındığı göz önüne getirilirse ve mi'râc da bi'setin onikinci senesi (Hicretten bir sene kadar önce) meydana geldiğine göre bu âyet-i kerimenin ondan sonra ve en yakın zaman olarak bi'setin onikinci senesi nazil olduğunu söylemek gerekecektir. Yani buna göre Sûrenin başı ile sonunun indirilmesi arasında on iki senelik bir zaman geçmiştir.

    11
    Allah dilediğini hidayete ulaştırır dilediğini ise saptırabilir. Her şey onun kudret eli altındadır. Fakat her şeyi yapabilecek güce sahip olması, her şeyi yaptığı anlamına gelmez.
    Biz hiç bir elçiyi, kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki, onlara apaçık anlatsın. Böylece Allah, dilediğini şaşırtıp saptırır, dilediğini hidayete erdirir. O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (14 ibrahim Suresi - 4)
    ibrahim suresindeki bu ayette Allah, açıkça, dilediğini saptırıp dilediğini de doğru yola iletebileceğini söylemektedir. Bunu yapabilme gücüne sahiptir. Bu güce sahip olması, her zaman bunu kullandığı anlamına gelmez. Aynı zamanda Allah kimseye haksızlık da yapmaz. Onun sıfatlarından birisi de adil olmasıdır. Kulları arasında adaletle hükmeder. Allah’ın insanları saptırmasıyla ilgili ayetlere bakılırsa, bu insanların sapmayı istedikleri ve inkarda oldukları görülecektir. Allah sapmayı isteyene bu yönde sapkınlığını arttırmaktadır. Yoksa inanmak isteyen, samimi bir şekilde kendini Allah’a açan bir insanın saptırılması söz konusu değildir.
    De ki: “Sizin şirk koştuklarınızdan hakka ulaştırabilecek var mı?” De ki: “Hakka ulaştıracak Allah’tır. Öyleyse, hakka ulaştıran mı uyulmaya daha hak sahibidir, yoksa doğru yola ulaştırılmadıkça kendisi hidayete ulaşmayan mı? Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?” (10 Yunus Suresi - 35)
    Bu ayette görüleceği gibi burada şirk koşanlardan söz edilmektedir. Bunlar şirk içindedirler. Allah böyle sapmak isteyenin de sapkınlığını arttırır. Onlara hidayet vermez. Bu konuyla ilgili ayetlerin tümüne bakıldığında bu mantık görülecektir. Allah sapmak isteyenin sapkınlığını arttırır, iman etmek isteyenin ise hidayetini arttırır. Örneğin bir kişi kalben bir samimiyetle Allah’a yönelmek isterse, Allah onun bu isteğine karşılık verir. Onun kalbini islam’a açar. Bu açıdan kalpler Allah’ın elindedir. Bir kişi kendisi istese de bunu yapamaz, ama hidayet veren (hadi) olan Allah bunu yapar. Aynı şekilde birisi sapmak istediğinde onun sapmasını yine Allah sağlar. Bunun adalet içinde olduğunun düşünülmesi çok önemlidir. Allah, insanlar arasında adaletle hükmeder. istese herkesi iman eden yada inkar eden yapabilir. Bu güç onun elindedir. Bu güce sahip olması adaletle hükmetmeyeceği anlamına gelmez. Aslında materyalist değerlerle düşünüldüğünde insanların seçme gibi bir şansı yoktur. Her şey maddeden ibaret görüldüğünde, bu maddenin fonksiyonları da bellidir. insanı da sadece maddeden ibaret düşündüğümüzde, olaylar karşısında vereceği tepkiler belirli olacaktır. Çünkü sahip olduğu organlar ve onların salgıları dışında hiçbir şekilde hareket edemez. Bu da insanın hiçbir şekilde bir seçme şansının olmadığını iddia etmek olur. Evren sadece maddeden ibaret değildir. Bu evreni yaratan yüce Allah, insana seçme hakkı vermiştir. Bu seçimine göre Allah insanı saptırır yada hidayete erdirir. Cüz’i irade ve Küllî irade konusunda yapılan hata ikisinin de nitelik olarak benzer kavramlar olarak düşünülerek kıyaslanmaya kalkılmasıdır. Allah zaman dışında ve zamana hakim olan bir varlıktır. Onun için zamanın geçmesi ya da zamanı yaşamak diye bir durum söz konusu değildir. insan ise zamanlı bir varlıktır. O yüzden zaman için de insanın sahip olduğu cüzi irade ile, zamansızlık da Allah’ın sahip olduğu külli iradenin karşılaştırılması mantık olarak yanlıştır. Mutlak irade sahibi olan Allah, insanlara seçme hakkı vermiştir. insanların sahip olduğu bu hak, onun iradesiyledir.

    12
    islâm'a inanmayan bazı kimseler -Kur'an Allah'ın sözleri olduğuna göre- "Fâtiha sûresinde Allah kime dua ediyor?" veya "kendisine dua ediyor" gibi ifadeler kullanıyorlar. Bu ifadelere bazı yerlerde "Fâtiha her namazda okuduğumuz bir sûredir", "Allah bize bu şekilde dua etmemizi emretmiştir" şeklinde cevap verildiğinde bazıları "o zaman neden Fâtiha'da 'de ki' yok?" diyerek bu cevaba itiraz ediyorlar. Aslında Fâtiha'daki "Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz" ifadesinin Müslümanlar tarafından Allahü Teâlâ'ya söyleneceği başında "de ki" / "deyin ki" olmasa da açıktır. Diğer yandan Tevbe sûresi hariç sûrelerin başında besmele bulunuyor.¹ Yani bir sûreyi okumadan önce besmeleyi okuyoruz ve "Rahman ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle" diyoruz. (Besmelenin başında da "de ki" / "deyin ki" yok.) Fâtiha'nın kelime anlamı "açış, giriş, başlangıç" demektir. Kur'an'ı bütünüyle okumaya başlayan birisi ilk önce Fâtiha Sûresini okuyor ve şöyle diyerek Kur'an okumaya başlamış oluyor: Rahman ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle. Hamd âlemlerin Rabbi, Rahman ve Rahîm, dîn gününün mâliki Allah'a mahsustur. Görüldüğü gibi Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla başlayan da, Allah'a hamd eden de biz oluyoruz. Arkasından "Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru, yola kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet, gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil" diyerek dua eden de biziz. Fâtiha'da "de ki" / "deyin ki" bulunmamakla birlikte kimin Allah'a hamd ve dua etmek için bu sözleri söyleyeceği gayet açıktır (Fâtiha Allah'ın sözleridir fakat Fâtiha ile Allah'a hamd ve dua edecek olan biziz), fiilen de böyle olmaktadır.

    13

    Bir insanın Cennete mi Cehenneme mi gideceğini Allah bilmez mi? Bilmeyen ilah olur mu hiç? Kader, Allahü teâlânın, olacak şeyleri ezelde bilmesidir. Kaza, kaderde bulunan şeyleri, zamanı gelince yaratmasıdır. Yani kader, maaş bordrosu gibidir. Kaza ise, bu maaşın dağıtılmasıdır. Allahü teâlâ, herkesin ne yapacağını, nerede nasıl öleceğini bilir. Buna şans, kader, kısmet, baht, nasip, talih, yazgı, alınyazısı deniyor. işte üç âyet-i kerime:
    (Allah, onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir.) [Bekara 255]
    (Allah her şeyi bilir.) [Hucurat 16]
    (Yeryüzünde hiçbir olay ve başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta [levh-i mahfuzda] yazmış olmayalım. Elbette bu, Allah’a göre kolaydır.) [Hadid 22]
    Bu âyetleri açıklayan üç örnek verelim:
    1-Bir film defalarca gösterilse, bunu önceden seyretmiş birisi, ikinci, üçüncü defa seyrederken, (Başroldeki oyuncu, attan düşüp ölecek) dese, o dediği için mi filmdeki oyuncu ölüyor, yoksa, söyleyen daha önce seyrettiği için mi biliyor? Allahü teâlâ da ezeli ilmi ile kimin nerede nasıl öleceğini ve Cennete mi Cehenneme mi gideceğini elbette bilir.
    2-Takvimlere, bir yıl içinde güneşin ne zaman doğup, ne zaman batacağı, hesaplanarak yazılıyor. Güneş, takvimde bildirilen saatlerde doğup batar. Güneş, takvime öyle yazıldı diye bilinen saatlerde doğup batmaz. Takvime yazılması, güneşin doğmasını ve batmasını etkilemez. Allahü teâlâ da insanların başlarına ne geleceğini bildiği için, bunları levh-i mahfuza yazmıştır.
    3-Bir öğretmen, tecrübelerine dayanıp, tembel bir öğrencisi için, (Bu öğrenci bu sınavı kazanamaz) diye bir deftere yazsa, bu yazı, o öğrencinin sınavını etkilemez. Öğrenci sınavı kazanamazsa, (Sen deftere yazdığın için ben kazanamadım) diye suçu öğretmene yüklemesi insafsızlık olmaz mı? Allahü teâlâ da, bir kâfirin, Cehennemlik olduğunu bilmez mi hiç? Nitekim Allahü teâlâ Ebu Leheb’in kâfir olarak ölüp Cehenneme gideceğini bildiği için, (Ebu Leheb alevli ateşte yanacak) buyurdu. (Tebbet 3)
    Allahü teâlâ Ebu Leheb’in akıbetini Kur’an-ı kerimle bildirdi. Diğer insanlarınkini ise Levh-i mahfuza yazdı. insanların başlarına gelecek bütün işlerin levh-i mahfuzda yazılı olması onları o işleri yapmaya mecbur kılmaz. Kader, Allahü teâlânın ezeli ilmi ile kullarının başına gelecek işleri bilmesi demektir. Yoksa başına gelecek şeyleri onlara zorla yaptırması demek değildir.
    #20574087
  24. 22
    14

    CEHENNEMiN YAKITLARI
    a- insanlar:
    Âyette geçen "insanlar"dan murâd, Allahu a'lem, günahkâr olan ehl-i îmân insanlardır. Günahkâr oldukları için cehennem yakıtı olmuşlardır. Yalnız îmân ehli olmaları sebebiyle ebedî olarak cehennemde kalmayacaklardır.
    b) Taşlar:
    Taşlara gelince, burada biraz durup tefekkür etmekte fayda vardır.
    Tefsirlere bakılacak olursa, cehennem taşlarından murad; putlar, tapınılan heykeller ve daha evvelden hazırlanmış kömür cinsinden taşlardır. (2)
    Acaba gerçekten taştan yontulmuş putlar cehennemde yakıt olabilir mi? Kâfirler herhangi bir taşı put yapıp ona tapmışlarsa, burada bu taşın ne kabahatı var ki, cehenneme yakıt oluyor? Zîrâ cehenneme girmek için akıl ve irâde sâhibi bir kişinin Allah'a isyan etmiş olması, günahı gerektiren bir fiilinin olması gerektir. Halbuki taşlar emir ve yasaklarla mükellef değildir. işte bu durumda put olarak kullanılan taşlar demez mi ki; "Yâ Rabbi, sen "Adl"sin, adâlet sâhibisin. Benim, kendimi insanlardan koruma gücüm yoktu. Ne konuşabilir, ne de kendimi müdâfaa edebilirdim. Ama sen beni yarattığından beri devâmlı seni tesbîh ediyor ve zikrediyorum. Senin emirlerine karşı da bir isyânım olmadı..."
    Evet, hakîkat budur ki, Cenâb-ı Allah Azîmüşşân Hazretleri Rahmân'dır, Rahîm'dir, Adl (Adâlet Sâhibi)'dir ve mahlûkâtına da yine adâletle muâmele eder.
    Ayrıca canlı-cansız her varlığın Allah'ı zikrettiği de Kitâb-ı Kadîm'in beyânıdır. Cenâb-ı Allah, isrâ Sûresi 44. âyet-i kerîmesinde şöyle buyuruyor:
    "Yedi gökler, yer ve bunlarda bulunanlar, Allah'ı tesbîh ve tenzîh ederler. Zâten hiç bir şey yoktur ki, O'nu hamd ile tesbîh etmesin. Ne var ki siz onların tesbîhini anlamazsınız. Şüphesiz ki O Halîm'dir ve çok bağışlayandır."
    Görüldüğü gibi, bütün mahlûkât, Cenâb-ı Hakk'ı zikretmektedir. Sevgili Peygamber Efendimiz (s.a.v) de bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyuruyor: "Kim ihlâslı olarak Lâ ilâhe illallah (Muhammedün Resûlullah) derse cennete girer." (3)
    Cenâb-ı Hakk'ın doksan dokuz esmâsı tecellî hâlindedir. Biz farkında olmasak da, bütün mahlûkât, taşlar da içinde olmak üzere Allah (c.c)'ı zikrediyorlar.
    KÂFiRLERiN KALPLERiNiN TAŞA BENZETiLMESi
    Kur'ân-ı Kerîm'de kâfirlerin kalpleri taş olarak tavsîf edilmiştir: "Bundan sonra yine kalpleriniz katılaştı, taş gibi oldu ve hattâ daha da katı oldu. Çünkü; taşlardan öylesi vardır ki; yarılır ve ondan su çıkar. Yine öylesi var ki; Allah korkusuyla yuvarlanıp parçalanır. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir."
    işte bu âyet-i kerîmede de Cenâb-ı Hakk'ın beyânı, kâfirlerin kalplerinin katılaşıp taş gibi olduğu yönündedir. Bu sebeple Rabbimiz onlara "taş" diye hitap etmiş olmaktadır.
    Ayrıca Resûl-i Ekrem (s.a.v) de kâfirleri, kalplerinin katılığından ötürü taşa benzetmiştir. Bunu gösteren rivâyet şöyledir:
    Ebû Hüreyre (r.a) demiştir ki: Peygamber (s.a.v) ile berâberdik. Birdenbire Peygamber (s.a.v) bir büyük şeyin düştüğünü işitti ve ; "Bunun ne olduğunu biliyor musunuz?" diye sordu. "Allah ve Resûlü en iyi bilir." dedik. Resûlullah (s.a.v); "Bu 70 yıldan beri cehenneme atılmış bir taştır. Bu kadar zamandan beri oraya düşmektedir, nihâyet dibine ulaştı." buyurdu. (4)
    Bu esnâda sahâbeden bir tanesi Resûlullah (s.a.v)'e gelerek, 70 yaşındaki filân müşriğin öldüğü haberini getirdi.
    Bu olayda görülmektedir ki; Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, o müşriği "taş"a teşbîh etmiştir. Bu sebeple yukarıdaki hadîs-i şerîf, Resûlullah (s.a.v)'in "Cevâmiu'l-Kelim" oluşuna çok güzel bir örnektir.
    "HAYVANLARDAN DAHA AŞAĞI" iFÂDE-i iLÂHÎSiNi NASIL ANLAMALIYIZ?
    Cenâb-ı Allah Kur'ân-ı Kerîm'inde A'râf Sûresi 179. âyet-i kerîmesinde kâfirler hakkında şöyle buyuruyor: "Şânıma and olsun ki; cin ve insanlardan bir çoğunu cehennem için yarattık. Kalpleri vardır; anlamazlar, gözleri vardır; görmezler, kulakları vardır; işitmezler. işte bunlar, hayvanlar gibidirler ve hatta daha da aşağıdırlar. işte gafiller ancak bunlardır."
    Bu âyeti daha iyi anlayabilmek için Allah katında mahlûkâtın mertebelerini sıralamak gerekmektedir.
    Mahlûkâtın Mertebeleri:
    Kendisine muhatap kabûl etmesi ve vermiş olduğu değer bakımından Allah Teâlâ'nın yaratıklarını, şöyle sıralayabiliriz:
    1. insan: Halîfetullahtır ve ilâhî emirlerle mükelleftir. Fâtır Sûresi 39. âyetinde şöyle
    buyrulmaktadır: "Sizi yeryüzünde halîfeler yapan O'dur...." insan, Rabbülâlemîn'in Kur'ân-ı Hakîm'de işâret buyurduğu gibi halîfedir. Bunun için mahlûkâtın içinde ilk sıradadır.
    Ayrıca Tîn Sûresi 4. âyet-i kerîmesinde de insanın, yaratılmışların en üstünü olduğu açıkça beyân buyurulmaktadır: "Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık."
    2. Melekler: Allahü Azîmüşşân Hazretleri tarafından çeşitli işlerin yapılması için görevlendirilmiş memurlardır. Cebrâîl (a.s)'ın vahiyle, isrâfîl (a.s)'ın sûra üflemekle, Mîkâil (a.s)'ın tabiat olaylarının tertîbi ile, Azrâîl (a.s)'ın insanların canını almakla görevli olması gibi... Meleklerde mükellefiyet söz konusu değildir. Onlar sadece Allah'a ibâdet ve itaat ederler.
    3. Cinler: Meleklerden ve insanlardan aşağıdırlar. Zîrâ şeytan, cin tâifesindendir. Cinler de tıpkı insanlar gibi mükelleftirler. Onların da insanlarda olduğu gibi müslümanları ve kâfirleri vardır.
    4. Nebâtât: Bitkilerdir. Allah Teâlâ onları insanların istifâdesine sunmuştur. Nebâtâtta mükellefiyet yoktur.
    5. Hayvânât: Hayvanlardır. insanlar, hayvanların etlerinden, sütlerinden yünlerinden ve taşımacılık için bedenlerinden faydalanırlar. Hayvanlar da tıpkı nebâtât gibi sorumlu değildir.
    6. Cemâdât: Taş, toprak ve mâden gibi şeylerdir. Mahlûkat içinde mertebe bakımından en son sırada yer alırlar. Cemâdât da mükellef değildir.
    Bu sıralama üzerinde ehl-i tasavvufun ve büyüklerimizin ittifâkı mevcuddur. Burada görüldüğü üzere cemâdâttan olan taşlar, mertebe bakımından hayvanlardan daha aşağıdır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Allah Teâlâ, A'râf Sûresi 179. âyetinde kâfirlerden bahsederken; "Onlar, hayvanlar gibidir, hattâ daha aşağıdırlar." buyuruyor. Mahlûkât içinde hayvandan daha alt mertebede olan şey, cemâdâttır. Dolayısıyla burada da Cenâb-ı Hakk'ın kâfirleri kinâye yoluyla "taş" olarak nitelediği görülmektedir. Bu âyet-i kerîmede ve Bakara Sûresi 74. âyetinde kâfirler "taş" olarak nitelendirilmiştir.
    Burada belirtilmesi gereken bir husûs da şudur: Taşlar fizikî olarak serttirler. Ama itaat yönünden itaatkârdırlar. Pamuk ve ipek gibi de yumuşaktırlar. Çünkü Cenâb-ı Allah, Bakara Sûresi 74. âyetinde "Allah korkusuyla yuvarlanan taşlar"dan bahsetmektedir. Dolayısıyla kâfirlerin taş olarak tavsîf edildiği âyetlerde, taşların sadece fizikî yapıları bakımından kâfirlere benzerliği söz konusudur. Yoksa kıymet bakımından düşünülürse, elbette ki îmân etmeyenler, hayvanlardan da, daha aşağı durumdaki taşlardan da kıymetsiz ve aşağıdırlar.
    Burada üzerinde durulması gereken ve konuya açıklık getiren bir âyet daha vardır. Cin Sûresi 15. âyetinde Hak Teâlâ şöyle buyuruyor: "Hak yoldan sapanlara (kâfirlere) gelince, onlar cehenneme odun olmuşlardır."
    Tahrîm Sûresi 6. âyetiyle bu âyeti birlikte düşündüğümüzde şunları söyleyebiliriz: Rabbimiz, ebedî cehennemlik olan kâfirleri, kalplerinin taş gibi katı olması bakımından cehennem yakıtı olan taşlar şeklinde tavsîf etmekte, her hâlükârda cehennemde yanacakları için de oduna benzetmektedir. Bu kerîmede Cenâb-ı Allah'a îmân etmeyen cinlerin de cehennem yakıtı olduğu ifâde edilmektedir. Hülâsa gerek insanlardan, gerekse cinlerden îmân etmeyen kâfirlerin cehennem yakıtı olacağını âyet-i kerîme açıkça gösteriyor.
    Biz insanlar, ateş yakmak için odunları tutuşturarak yakarız. işte cinlerin kâfirleri de bize atfen "cehennem yakıtı odun" diye açıklanıyor. Gâye, yakıt olduğu belli olsun diyedir.
    HÜLÂSA
    Cehennemin iki çeşit yakıtı vardır: Günahkâr mü'minler ki, Allah (c.c) bunlardan "insanlar" diye söz etmektedir. Diğer yakıt ise âyet-i kerîmede "taşlar" diye bahsedilen kâfirlerdir.
    Taşların mükellef olmamaları, devâmlı sûrette Cenâb-ı Hakk'ı zikretmeleri, bazı taşların "Allah korkusuyla yuvarlanmaları" gibi sebeplerle taşlar, cehennem yakıtı değildir.
    Cenâb-ı Hakk'ın "Adl" sıfatı gereği, taşları cehennem azâbında kullanması mümkün değildir.
    Kur'ân-ı Kerîm'de, kâfirler, kalplerinin katılığı bakımından kinaye yoluyla taş olarak tavsîf buyurulmuşlardır.
    Taşlar, fizikî yapıları bakımından son derece sert oldukları için kâfirlere benzetilmişlerdir. Yoksa taşlar, itaat yönünden Cenâb-ı Hakk'a tam mânâsiyle mutîdirler ve bu bakımdan da kâfirlerden üstündürler. Taşlar, Cenâb-ı Hakk'a muti olmaları hasebiyle de bâtinî yönden pamuk ve elyaf gibi yumuşaktırlar. Onlara bu özelliği kazandıran ise Allah (c.c) itaatkâr olmalarındandır.
    Resûlullah (s.a.v) de, 70 yaşında ölen bir müşriği, "70 yıldır cehenneme yuvarlanmakta olan bir taş"a benzetmiştir.
    Taşlar, mertebe bakımından mahlûkâtın en alt derecelisidir. Bu sebeple, Allah Teâlâ, "Hayvanlardan da daha aşağı" olarak nitelediği kâfirleri, derece bakımından hayvânâtın altında bulunan cemâdâta, husûsiyle taşa benzetmektedir. Bu benzerlik ise sadece taşların fizikî yapılarındandır.
    Bu sebeplerle, Tahrîm Sûresi 6. âyetinde ve Bakara Sûresi 24. âyet-i celîlesinde beyan buyurulan cehennem yakıtı insanlardan maksad, ehl-i îmân'ın günahkârları, cehennem yakıtı taşlardan murâd ise kâfirler olsa gerektir.
    Allahu a'lemu bi-murâdihî...
    Görüldüğü gibi burada îzâh edilen mânâlar, Kur'ân-ı Kerîm âyetlerinin mânevî-ledünnî sırlarıdır. Cenâb-ı Hak Azîmüşşân Hazretleri, bir âyetin sırrını açtığı zaman, o âyetle ilgili diğer âyetleri de hatırlatır. Böylece âyetlerini, yine kendi âyetleriyle tefsîr ettirir. Bir âyetin mânevî sırrına vâkıf olabilmek; zâhirî ilimleri bilmekle berâber, ledünnî ilimleri de bilmeyi gerektirir.
    Ve's-Selâmu Alâ meni't-Tebe'a'l-Hüdâ.
    __________
    1-Yakın meâlde bir âyet için bkz. Bakara Sûresi/24.
    2-Bkz. Suyûtî, Tefsîru'l-Celâleyn-I, s. 7; M. Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur'ân Dili-I, s. 237; Râzî, Tefsîr-i Kebîr-II, s. 153; Konyalı Mehmed Vehbî Efendi, Hülâsatü'l-Beyân-XIV, s. 5998 vd.
    3-Buhârî/ilm: 34; Rikâk: 50.
    4-Tâc Tercümesi-V, 768. Hadîs, No: 1183.

    15
    #20574103
  25. 22
    15

    “Yıldızlar döküldüğü zaman.” (Tekvir, 2): Güneş parıltısı, şua ışınları için bir ölçüdür. Bununla, gerçek(mutlak) ışınla, zahiri (görünür) ışın bilinir. Zahiri ışın, yıldız ışığının yere ulaştığı güç için de bir ölçüdür. Yıldızlar derecelerine göre farklılık gösterirler. Bu farklılık, ışınlardaki radyasyon gücü ve yerden olan uzaklığı yönündedir. Yıldız ışınlarının derecelerini bilmekle, yıldızın bizden uzaklığı, çapı gibi başka boyutları da öğrenebiliriz. Işın güncün değiştiği yıldızların zahiri ışınlarına, yıldızın büyüklüğü olarak adlandırılır. Yıldızın ölümü yaklaşınca, ışınlar ve parlaklık büyük ölçüde azalmaya başlar. Yukarıdaki ayet-i Kerime işaret ediyor ki, yıldızlardaki ışınların azalması, kıyamet alametlerindendir. Ve bu bir Kur’an mucizesidir. Çünkü bu gerçek, ancak 20. Asrın sonlarında idrak edilebildi.
    Yıldızların büyüklüğü (Stellar Magnitude), bir sayı ölçümüdür, onunla yıldızın parlaklık derecesi tabir edilir. En parlak yıldız derecesinin en ez rakamla ifade edilmesi esasına dayan bir logaritma ölçümüdür. Yıldız aydınlığı( Stellar Luminosit ) ise, ışık, elektrik veya kalori birimleriyle, saniyede ürettiği enerjidir.

    “Yıldızların ışığı söndürüldüğü zaman.” (Mürselat, 9)
    1921 senesinde uzay bilim adamları, yıldızların bizzat x ışınları yaymadıkları halde ancak bazı normal yıldızların x ışınları yaydıklarını tespit ettiler. Bilimsel açıklamalarını yapamadıkları bu yıldızların, son derece yüksek yoğunluğa sahip fakat görünmeyen gök cisimlerinin etkisi altına ve yüksek çekim gücü alanlarına girdiklerini tespit ettiler, Bu gizli yıldızlara “Kara Delikler” (Black Holes) adı verildi ki, bunların çekim alanına giren veya yanından geçen farklı biçimlerde olan her türlü madde ve enerjiyi yutabilme gücüne sahiptir. Kur’an bu olayı şöyle ifade ediyor: “..Akıp giden, bir kayıp olup bir etrafı aydınlatan yıldızlara andolsun.” (Tekvir, 15-16) Uzay bilimcileri buna, dev yıldızların hayatında yaşlılık dönemi şeklinde ifade ediyorlar. Bu dönem, yıldızın patlayıp dumana dönüşmesinden sonra, ışığının tamamen sönmesi dönemidir. Bu nedenle Kur’an, bunu kıyamet alameti sayarak şöyle diyor: “Yıldızlar söndürüldüğünde”

    16

    insanoğlu tarih boyunca konuşmalarına ve sözlerine kuvvet vermek, muhatabını iknâ etmek, sözlerinin doğruluğuna güvenilmesini istemek ve bunu sağlamak için yemini kullanmıştır. Yani yeminli ifadeler kullanmak, insanoğlunun yabancısı olduğu bir üslûp değildir. Kur’ân’da geçen yeminli ifadeler de, insanın anladığı seviyeden insana hitap eden Allah’ın şüphesiz birer sözüdür.

    Âyetlerde de görüleceği üzere, Cenâb-ı Allah bizzat Kendi Yüce ismi üzerine yemin ettiği gibi (Hicr, 15/92); peygamberlerine (Yâsîn, 36/1), peygamberlerin yaşadığı veya vahyin geldiği beldelere (Tûr, 52/1-3; Beled, 90/1), meleklere (Sâffât, 37/1; Nâziât, 79/1-2), Kur’ân’a (Vâkıa, 56/77;Tûr, 52/2), kıyâmet gününe (Kıyâmet, 75/1), kâinâtta var olan önemli varlıklar üzerine, meselâ kaleme (Kalem, 68/1), gökyüzüne (Burûc, 85/1; Târık, 86/1), güneşe (Şems, 91/1), aya (Şems, 91/2), geceye (Leyl, 92/1), sabaha (Fecr, 89/1), kuşluk vaktine (Duhâ, 93/1), zamana (Asr, 103/1), yıldıza (Necm, 53/1), havaya (Zâriyât, 51/1) ve bitkilere (Tîn, 95/1) yemin etmiştir.

    Kur’ân, âlemlerin Rabbi sıfatıyla Allah’tan, kullarına gelen ilâhî kelâmlar mecmuâsıdır. Bizim fikir, algılama ve anlayış seviyemize inen Kur’ân-ı Hakîm’in, âyetlerinde ve beyanlarında yeminli ifâdelere yer vermesi de, bizim algıladığımız biçimde anlaşılırlığını, ciddiyetini ve sözlerinde hilâfı olmadığını anlamamızı sağlamak içindir. Cenâb-ı Hak, bazen yeminle âyetlerini doğrulamış ve kuvvetlendirmiş; bazen de bir takım varlıkları yemin konusu yaparak bu varlıkların insanlık için değerine ve kıymetine işâret etmiş ve dikkatleri bu varlıklar üzerine çekmiştir.

    Cenâb-ı Allah, insanların âyetlere olan îmân ve güvenlerini temin etmek, verdiği haberleri kuvvetlendirmek, önemli varlıklar ve nesneler üzerinde tefekkürü teşvik etmek, önemli nîmetleri hatırlatmak; Kur’ân’ın, Kur’ân’ın verdiği haberlerin, kıyâmet gününün, âhiret gününün, öldükten sonra dirilişin, hesabın, Cennetin ve Cehennemin hak olduğu konusunda insanları iknâ etmek ve bunlarda muhtemel şek ve şüpheyi ortadan kaldırmak gibi hikmetlerle, âyetlerini yeminli ifadelerle takviye etmiştir.

    Konuya mânâ-yı ismiyle değil, mânâ-yı harfiyle bakmamız gerekiyor. Yani, Allah’ın üzerine yemin ettiği her şey, kendi başlarına değerli değil, Allah’ın yaratmış olması itibariyle yücedir, değerlidir ve kıymetlidir. Cenâb-ı Allah Kendi Zâtının yüceliğini bildirmek ve isim ve sıfatlarının tecellilerinin kemâlini ve eşsizliğini göstermek için varlıklar üzerine çeşitli şekillerde dikkatleri çekmiştir. Her şey Allah’ın kudretinin ve hilkatinin eşsiz şekilde tecellisi ve tasarrufu değil midir? Zatı Yüce olan Cenâb-ı Allah, eşsiz ve sayısız isim ve sıfatlarının eseri olan mevcudat üzerine yemin etmekle, aslında kudretinin ve hilkatinin muhtelif tecellilerine, dolayısıyla kudretinin azametine, hikmetinin kemâline, rahmetinin kuşatıcılığına, hilkatinin benzersiz güzelliğine yemin etmiş olmaktadır. (bk. Nursi, Mektubat, s. 378)

    Allah'ın üzerine yemşn ettiklerinden bir örnek olarak, "Andolsun asra ki..." ( Asr, 103/1) ayetini kısaca açıklamak istiyoruz:

    Bu ayeti kerimede Cenab-ı Hak, yarattığı varlıklardan birisi üzerine yemin ediyor. Bu noktada düşünülmesi gereken iki husus vardır. Bunlardan birincisi, Allah niçin yemin eder?

    Yemin genel olarak söylenen bir söze, ortaya atılan bir iddiaya muhatabını inandırabilmek için, saygı duyulan, iki tarafça da kutsal olarak bilinen ve adı anıldığında, söylenen sözün yalan ve yanlış olmayacağı kabul edilen bir varlığın adını zikretmek, böylece karşı tarafa iddianın doğru olduğu mesajını vermektir. Çoğu zaman ise yemin için adı verilen varlık, kudretli ve aldatan kimseyi cezalandırması beklenen bir varlıktır. Müslümanların bu manada Allah'tan (c.c.) başkasının adına yemin etmesi haramdır.

    Peki Allah (c.c.) neden yemin ediyor? Elbette ki, Allah'ın (c.c.) böyle bir şahit getirmeye, sözünün doğruluğunu ispatlamak için bir başka varlığa ihtiyacı yoktur. O'nun bu yemininden kasıt, yemin ettiği varlıkla ilgili olarak insanların yanlış düşüncelerini düzeltmek ve insanların dikkatini yeminden sonra gelen ifadenin önemine çekmektir. insanlar kimi zaman varlıkların değerlerini olduğundan daha düşük gösterir ve onlara uğursuzluk, kötülük ve çirkinlik sıfatlarını yakıştırırlar. Halbuki onlar Allah'ın (c.c.) yarattığı diğer varlıklar gibi şereflidir ve bu kötü sıfatlara haiz değildir. insanlar bazen de bu varlıklara, kendilerinde bulunmayan sıfatlarla nazar eserler ve onlarda uluhiyet vehmederler. Bu da doğru değildir. Onlar yalnızca Allah'ın (c.c.) yarattığı varlıklardır. işte Allah-u teala (c.c.) bu varlıklara yemin ederek bunların ne insanların su-i zan ettiği gibi uğursuz ve değersiz varlıklar olduğunu, ne de insanların onlarda vehmettiği gibi bir uluhiyet vasıflarının bulunduğunu, bunların yalnızca Allah'ın (c.c.) eserlerinden olduğunu vurgulamak için üzerlerine yemin etmiştir.

    Düşünülmesi gereken ikinci husus ise "Asr" ın anlamı ve Allah'ın (c.c.) neden onun üzerine yemin ettiğidir.

    Bir görüşe göre "Asr" zaman (ed-dehr) demektir. Zaman insanların hayatlarını, fiillerini kuşatan bir olgudur. Yaptığımız iyi veya kötü bütün işler, zaman içerisinde gerçekleşir. Rahatlık, sıkıntı, hastalık, sıhhat, zenginlik, fakirlik hep zamanın içinde meydana gelir. Bu yüzden zaman, insanların dikkatini çeken bir olgudur. Zamana yemin etmekle, insanların dikkatleri daha sonra söylenecek sözlere çekilmiştir.
    Ayrıca cahiliye Arapları zarar ve ziyanı, zamanın kötülüklerine bağlardı. Bu gün bile insanlar başlarına bir iş geldiğinde günlerin ve rakamların uğursuzluğundan bahsetmekteler. Böylece Cenab-ı Hak, asra yani zamana yemin ederek, insanlara kötülüğün zamanda değil kendilerinde olduğunu belirtmiştir.

    Diğer bir görüşe göre (Ebu Müslim) "Asr", ikindi vakti demektir. Allah (c.c.) kuşluk vaktine (Duha) yemin ettiği gibi, günün diğer ucu olan ikindi vaktine de yemin etmiştir. Ayrıca ikindi vaktinin önemini anlatan bir çok hadisi şerif vardır. ikindi, artık günün sonunun yaklaştığı, insanların işlerini bitirmek için uğraştığı, kazanç veya kayıp hesaplarının yapıldığı bir vakittir. Ve bu özelliği ile kıyametten önceki, veya ölümden önceki son vakitlere benzemektedir. Artık hüsranda olan veya saadet içerisinde olan insan, hesap vermeye hazırlanmaktadır.

    Ayrıca cahiliye Araplarının bu vakitte işlerini bitirerek, Kabe etrafına toplandığı, burada işsiz güçsüz insanların dedikodu ve diğer çeşitli kötü işlere daldığı, bunun neticesinde çeşitli kavga, dövüş ve çirkin neticelerin hasıl olduğu rivayet edilmiştir. Bunun sonucunda Araplar, ikindi vaktinin uğursuzluğuna hükmetmişler ve aslında kendilerinde olan kötülüğü, ikindi vaktine yüklemişlerdi. işte Allah (c.c.) bu vakte yemin ederek, insanlara onun, Allah'ın (c.c.) yarattığı şerefli bir varlık olduğunu belirtmiştir.

    Üçüncü görüşe göre, "Asr" ikindi namazı demektir. Buna delil olarak Bakara Suresinin 238. ayetinde geçen "ve, ...orta namaza(ikindi namazına) da devam edin." emri gösterilmektedir. Hz. Hafsa'nın (r.a.) Mushaf'ında bu ayetin açıklaması "ikindi namazına (salat il-Asri)" şeklinde geçmektedir. Peygamber Efendimiz(s.a.v) bir hadisinde "ikindi namazını kılmayan kimse, sanki çoluk-çocuğunu ve malını-mülkünü kaybetmiştir." buyurmuştur.(Buhârî, Mevakit, 14; Müslim, Mesacid, 200, 201) ikindi namazı, gündüz vakti kılınan en son namaz olması itibari ile de çok kıymetli bir namazdır. işte bundan dolayı Allah (c.c.) ona yemin etmiştir.

    Dördüncü ve son görüşe göre "Asr", Peygamber Efendimizin yaşadığı zaman dilimidir. Zaman, Hz. Adem'den Hz. Musa'ya kadar ilk asırlar, Hz. Musa'dan Hz. Peygambere kadar orta asırlar, Hz. Peygamberden sonra ise son asırlar (ahir zaman) olarak üçe ayrılmıştır. Hz. Peygamberle birlikte islam tüm insanlara ve cinlere, onları karanlıklardan aydınlıklara çıkarmak için gönderilmiş, vahiy son defa inmiştir. Ve Allah (c.c.), "Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz." (Âl-i imran, 3/110) buyurarak, Peygamberimizin ümmetini övmüştür. işte bu yüzden, Allah (c.c.) Peygamber efendimizin yaşadığı zamana yemin etmiştir.

    Sonuç olarak "Asr" kelimesi, çeşitli manalara gelen müşterek bir lafızdır. Ve bunlardan birine yönelik kesin bir ipucu bulunmamaktadır. O halde "Asr" a bu manaların hepsi verilebilir.

    Kaynaklar:
    Ve'l-Asr Tefsiri - Ahmet Hamdi Akseki
    Tefsiri Kebir - Fahruddin Er-Razi
    Hak Dini Kur'an Dili - Elmalılı Hamdi Yazır.
    Safvet üt tefasir - Muhammed Ali Essabuni

    17

    inşirah Sûresi Mekke'de, Duhâ Sûresinden hemen sonra, 12. sırada inmiştir. Bu sebeple Kur'ân ilimleri konusunda tanınmış uzmanlardan olan Tavus ve Ömer b. Abdülazîz, Duhâ ve inşirah Sûrelerini tek Sûre olarak kabul etmişlerdir.
    Duhâ Sûresinde peygamberimizin geçmişteki hayatı ve kendisine verilen nimetler hatırlatılmış, ayrıca bundan sonra kendisinden beklenen davranışların bir kısmı açıklanmıştı. Bu Sûrede de peygamberimize verilmiş olan nimetlerin hatırlatılması sürdürülmekte ve kendisinden beklenen davranışların açıklanmasına devam edilmektedir.
    Sûrenin tahliline başlamadan önce, Müslümanlar arasına sokulmuş bir hurafe olan شرحالصّدر - şerh-ı sadr = Göğsün Yarılması mucizesinden bahsetmekte yarar görüyoruz. Çünkü bu tür asılsız anlatımların bugüne kadar Müslümanlara nelere mal olduğu herkesin malûmudur.
    Peygamberimizin kalbinin ameliyatla açılarak içindeki maddî ve manevî pisliklerin çıkarıldığını ve bunların yerine yüksek faziletlerin konduğunu dile getiren uydurma rivayetlerin, olayın farklı zaman ve yerlerde gerçekleştiğini ifade eden dört ayrı varyasyonu vardır:
    Birinci ameliyat, peygamberimiz henüz bebekken sütannesi Halime'nin yanında yapılmıştır. Rivayete göre peygamberimiz o sırada bir süt çocuğu olmasına rağmen seneler sonra bu ameliyatı hatırlamış ve şöyle anlatmıştır:
    "Çocuktum, arkadaşlarımla bir derede oynuyorduk. Üç kişi geldi, yanlarında bir altın leğen vardı. içi karla doluydu. Beni arkadaşlarımın arasından aldılar. Birisi beni yanım üstüne yatırdı. Karnımı yardı. Ben bakıp duruyordum. Hiç acı duymadım. Karnımdan bağırsaklarımı çıkarıp leğende yıkadı. Yine karnıma koydu. Öteki gelip kalbimi dışarı çıkardı. Kalbimin içinden pıhtılaşmış bir kara kan parçasını çıkarıp attı. Sonra nurdan bir mühür çıkarıp kalbimi mühürledi. Sonra kalbim peygamberlik ve hikmet nuruyla doldu. Sonra kalbimi yerine koydu. Üçüncüsü ise karnımın yarılan yerini sıvazlayıp yaramı iyileştirdi. [12-1]

    ikinci ameliyat, peygamberimiz on yaşındayken yapılmıştır. Bu ameliyat hakkındaki rivayet, peygamberimiz hakkında uydurduğu yalan hadisler ile şöhret yapmış olan Ebû Hüreyre kaynaklıdır. Buna göre hadise şöyle olmuştur:
    Peygamberimiz on yaşından birkaç ay almışken yolu çöle düşmüş. Başının üstünde (gökte) iki adam konuşuyorlarmış. Birisi diğerine "Bu, o mu?" diye kendisini göstermiş. Öbürü: "Evet, bu o" demiş. Sonra peygamberimizi yatırıp kansız ve acısız ameliyatı gerçekleştirmişler. Kalbinden "kin" ve "kıskançlığı" çıkarıp "merhamet" ve "şefkat"i koymuşlar. [12-2]

    Üçüncü ameliyatın Hıra mağarasında yapılmış olduğu rivayet edilmişse de nedense senaryolaştırılmamış ve çeşitli kitaplarda ayrıntısız bir şekilde yer almıştır.
    Dördüncü ameliyat ise, "Miraç" süreci içinde yapılmış ve Mevâhibü'l-Ledünniyye, ibn-i Kesir gibi daha birçok hadis kitabında geniş ayrıntılarla yer almıştır. Miraç'la ilgili rivayetlerde detaylarıyla anlatılan bu ameliyatın özeti şöyledir:
    Peygamberimiz Kâbe'nin yanında yan üstü yatmakta iken üç kişi gelmiş, kimlik tespiti yaptıktan sonra ameliyata başlamışlardır. Ameliyatta göğüs ve kalp zemzem ile yıkanmış, açılan kalbin içine altın leğendeki tastan iman ve hikmet doldurulmuştur. Sonra göğüs kapatılmış ve peygamberimiz cennet bineği olduğu iddia edilen Burak marifetiyle yüce makamlara gönderilmiştir. [12-3]
    Gerek bu yalanları uyduranlar, gerekse uydurulan bu yalanları eserlerine koyanlar, farkında olarak ya da olmayarak hem ağır bir günah işlemişler, hem de daha süt çocuğu iken kalbi zemzem ile yıkanıp nur ile mühürlenen peygamberimizi, her seferinde yeniden temizlenmeyi gerektirecek kadar kalbinde kötülük oluşan, uslanmaz, haşarı bir insan olarak göstermişlerdir. Böylece ilk günahlarına bir de iftira suçunu eklemişlerdir.
    Ancak; bu yalanların sadece uyduranlar açısından değil, aynı zamanda bu yalanlara inanan muhataplar açısından da olumsuz neticeler doğuracağı kesindir. Bu olumsuz neticelerle karşılaşmak istemeyen bir Müslüman'ın yapması gereken tek şey, aklını kullanmaktır. Aslında her akıllı Müslüman, kalbin ameliyat esnasında yıkanarak kötülüklerden arındırılması ve boşalan yere aklın ve idrakin ürünü olan erdemlerin ve imanın doldurulması gibi mantıksız bir yalanı derhal anlayabilir ve reddedebilir. Aklını kullanmayıp bu yalanlara inananlar ise bilmelidirler ki, Allah, pisliği aklını kullanmayanların üzerine kılacaktır. [yağdıracaktır, bırakacaktır]. (Yûnus Sûresinin 100. Âyeti).
    ÂYETLERiN MEALi:
    RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA.

    1. Biz, senin için, senin göğsünü açmadık mı?

    2. Senden ağır yükünü indirmedik mi?

    3. Ki o, senin belini çatırdatmıştı.

    4. Senin zikrini [şanını] de senin için yüceltmedik mi?

    5. Demek ki zorluğun yanında mutlaka bir kolaylık var.

    6. Zorluğun yanında bir kolaylık muhakkak var.

    7. O halde boşalır boşalmaz hemen yeni bir şeye başla.

    8. Ve arzularını yalnızca Rabbine yönelt.


    ÂYETLERiN TAHLiLi:
    1. Biz, senin için, senin göğsünü açıp genişletmedik mi?

    شرحالصّدر - ŞERH -i SADR:
    Deyimi oluşturan sözcüklerden biri olan شرح - şerh sözcüğü aslen "et ve benzeri şeyleri açmak, yaymak, açıp yayarak genişletmek" anlamındadır. Deyimin ikinci sözcüğü صدر – sadr ise, "her şeyin ön ve baş tarafı, insan vücudunun kalp ve ciğerleri de içine alan baş ile bel arasındaki bölümünün ön kısmı, yani sine, göğüs, bağır" denilen bölgesidir. Ayrıca sadr sözcüğü, kinaye olarak قلب - kalp ve نفس . nefs sözcükleri için de kullanılır.
    Yukarıda açıkladığımız şerh ve sadr sözcüklerinden oluşan شرحالصّدر - şerh-ı sadr tamlamasının sözcük anlamı "göğüsün açılması" demektir. Deyim olarak ise "göğüs ve kalp ferahlığı" demektir. Bu deyim aynı zamanda ruhsal sevinç, şevk, bilgi ve tahammül genişliği anlamlarına da gelir. Nitekim Arap dilinin ve Kur'ân kavramlarının büyük otoritelerinden olan Ragıb, Müfredât adlı eserinde şerh-ı sadr deyimi için "ilâhî nurla göğsün genişlemesi, Allah tarafından bir huzur ve rahatlatmadır" açıklamasını yapmıştır. [12-4]
    Bu deyimin karşıt anlamlısı olarak ضيق الصّدر - dîg-ı sadr=göğüs darlığı deyimi kullanılır. Türkçeye "tazyik [sıkıştırmak]" olarak geçen ضيق - dîg sözcüğü, çok sıkıştırmak, "âdeta presle sıkıştırmak" demektir. Göğsün sıkışması sebebiyle oluşan sıkıntıdan dolayı deyim "göğüs darlığı" anlamını kazanır. Bu nedenle ضيقالصّدر - dîg-ı sadr deyimi, manevî açıdan "iç sıkıntısı, ümitsizlik, karamsarlık, manevî çöküntü" anlamlarında kullanılır. Nitekim Hicr Sûresinin 97. Âyetindeki "hiç kuşkusuz, gerçekte onların söyledikleri sebebiyle gönlünün daraldığını biliyoruz" ifadesi de peygamberimizin çektiği böyle bir manevî sıkıntıyı dile getirmektedir.
    شرحالصّدر - şerh-ı sadr deyimi, Kur'ân'da dört yerde daha geçmektedir:
    (Enam; 125) Ve sonra, Allah kimi doğru yola iletmek isterse, islâm için onun göğsünü açar. Kimi de saptırmak isterse, göğsünü öyle sıkar ki, o, göğe yükseliyormuş gibi olur. işte böyle, Allah, pisliği iman etmeyenlerin üzerine kılar. [bırakır, atar]
    (Zümer; 22) Allah'ın islâm için göğsünü açtığı kimse, Rabbinden bir ışık/aydınlık üzerinde olmaz mı? Allah'ın zikrine karşı kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! işte onlar apaçık sapıklık içindedirler.
    (Nahl; 106) Kalbi iman ile yatışmış halde iken baskıyla zorlanan kimse hariç, kim imanından sonra Allah'a küfür eder, inkâra göğsünü açarsa, böylelerinin üzerine Allah'tan bir gazap iner. Bunlar için büyük bir azap da vardır.
    Tâ-Hâ; 25–28) Mûsâ dedi ki: "Rabbim! Göğsümü aç, işimi bana kolaylaştır. Dilimden de düğümü çöz ki, sözümü iyi anlasınlar "
    Görüldüğü gibi, bu deyim Âyetlerin hepsinde "ferahlık, rahatlık, metanet" gibi anlamlarda kullanılmış, ima ile de olsa kesinlikle kalp ameliyatı anlamında kullanılmamıştır.
    Meallerin çoğu Âyeti "Biz senin göğsünü açmadık mı?" şeklinde çevirmişler ve Âyette geçen لك - leke = senin için sözcüğünü ihmal etmişlerdir. Oysa çeviride bu sözcüğün de kullanılarak Âyetin Biz senin için, senin göğsünü açıp genişletmedik mi? şeklinde çevrilmesi gerekmektedir. Buradaki لك – leke = senin için sözcüğü, peygamberimize yapılan özel bir iltifatı simgelemesi açısından bir incelik içermektedir. Bu incelik, Allah'ın peygamberimizin yüreğini, Tâ-Hâ Sûresinin 25. Âyetinde belirtildiği üzere, Mûsâ peygamberin yakardığı gibi yakarmasına gerek kalmadan ferahlatmasıdır. Bu ferahlatmanın peygamberimize yapılan bir iltifat olduğu لك – leke=senin için sözcüğü kullanılmak suretiyle vurgulanmıştır.
    2,3. Senden ağır yükünü indirmedik mi? Ki o, senin belini çatırdatmıştı.

    Yukarıda bahsettiğimiz شرح الصّدر - şerh-ı sadr deyimi için ameliyat senaryoları yazanlar, neyse ki bu Âyette geçen "sırtındaki yük" ve "belini bükme" deyimleri için peygamberimizin ağır yükler altında kemikleri çatırdayan bir hamal olduğu yolunda hikâyeler uydurmamışlardır. Fakat tefsirciler "sırta ağır gelen yük"ün ne olduğu hakkında aşağıdaki gibi değişik yorumlar yapmışlardır:
    Bu yük, büyük günah anlamındadır. Peygamberimizin de geçmişinde günahları vardı.
    Bu yük ümmetinin günahlarıdır ki, ümmetine şefaat yetkisi alarak bu yükten kurtulmuştur.
    Bu yük, gittiği bir düğünde seyrettiği kötü şeylerin günahıydı. Ama Allah onu orada uyuttu ve daha çok günaha girmesini engelledi.
    Bu yük Cebrâîl korkusuydu, ona alıştırıldı.
    Bu yük toplumun tepkisiydi, dayanıklı kılınarak alıştırıldı.
    Bu yük tam hidayet üzerinde olmadığı peygamberlik hayatından önceki tüm hayatı idi.
    Ebu Talib ve Hadice ölünce ağır yük altına girmiş oldu.
    Biz, bu ağır yükün peygamber olmanın getirdiği ağır sorumluluk olduğu görüşündeyiz. Nitekim Doğrusu Biz senin üzerine ağır bir söz bırakacağız anlamındaki Müzzemmil Sûresinin 5. Âyeti hatırlandığında, peygamberimize tevdi edilen ağır sözden peygamberlik görevinin ağır bir görev olduğu kolayca anlaşılır.
    Gerçekten de bu görev çok ağırdı ve tek başına altından kalkılması zordu. Peygamberimiz aldığı görev gereği hem tebliğine devam edecek, hem de Kalem Sûresinin 48. Âyetindeki, Öyleyse Rabbinin kararına karşı sabret, balık arkadaşı gibi olma ve Müddessir Sûresinin 7. Âyetindeki Ve yalnız Rabbin için sabret talimatlarına uyarak tepkiler karşısında asla geri çekilmeyecek, karşılaştığı zorluklarla, azgınlıklarla, karanlıklarla tek başına mücadele edecekti. Peygamberimize صبر - sabr sözcüğü ile verilmiş olan mücadele görevi, bundan sonraki Asr Sûresinde görüleceği gibi tüm Müslümanlara da verilmiştir.
    Peygamberimizin görevi gerçekten çok ağırdı ama Âyette bu yükün hafifletildiğinden bahsedilmektedir. Bu ifadeden anlaşılmaktadır ki, ilk tebliğden itibaren peygamberimizin tebliğine uyanlar çoğalmaya başlamış, bu yeni müminler ortaya koydukları maddî-manevî destekleriyle peygamberimizin yükünü kısmen de olsa hafifletmişlerdir.
    4. Senin zikrini [şanını] de senin için yüceltmedik mi?

    Bu Âyet hakkında da birçok yakıştırma yapılmış ve "zikrin yüceltilmesi"nden maksadın, peygamberimizin adının "Arş-ı a'lâ"ya yazılması olduğu söylenmiş ve buna bağlı olarak peygamberimizin adı kelime-i şehadette ve tahiyyatta Allah ile beraber anılmaya, ezanlarda, hutbelerde, vaazlarda, kitaplarda "Hamdele" ve "Salvele" ile yer almaya başlamıştır. Ancak peygamberimize verilen bu sıfat ve rütbelerin hepsi de ona insanlar tarafından verilmiş sıfat ve rütbelerdir. Oysa Âyette bizzat Rabbimiz tarafından verilen rütbelerden bahsedilmektedir. Şu halde Allah'ın peygamberimize verdiği rütbelerin ve terfilerin neler olduğunu öğrenmek, dolayısıyla "zikrin yüceltilmesi"nin ne olduğunu anlamak için sadece Kur'ân'a bakmak gerekmektedir.
    Kur'ân'a bakıldığında görülmektedir ki, Alak ve isrâ Sûrelerinin 1. Âyetlerinde sıradan bir kul olarak zikredilen peygamberimiz;
    Fetih Sûresinin 29 ve Ahzab Sûresinin 40. Âyetlerinde رسولاللّه - Allah'ın elçisi,
    A'râf Sûresinin 157. Âyetinde النّبىّالامّى - Nebiyy-i Ümmî = Anakentli peygamber,
    Enfâl Sûresinin 64, 65, 70; Ahzab Sûresinin 1, 28, 45, 50, 59 ; Mümtehıne Sûresinin 12; Talâk ve Tahrim Sûrelerinin de 1. Âyetlerinde النّبى - Nebiyy = peygamber,
    Ahzab Sûresinin 40. Âyetinde de خاتمالنّبىّ - Hatemu'n-Nebiyyîn = Peygamberlerin mührü, sonuncusu, zirvesi, rütbeleriyle zikredilerek terfi ettirilmiştir.
    ذكر - zikir sözcüğünün ilk anlamı "hatırlama ve hatırlatma", ikinci anlamı ise "hatırlatan şey" demektir. Bu anlamıyla zikr, kişiyi hatırlatan namı, şanı, rütbesi demektir. Sözcük mecazen de "itibar, onur" manasına gelir. Buna göre Âyetin anlamı "Senin namını, şanını, rütbeni, itibarını, onurunu seni memnun etmek için yüceltmedik mi? Sen sıradan bir kul iken sana 'Allah'ın elçisi', 'peygamber', 'Hatemu'n . Nebiyyîn' rütbelerini vermedik mi? Böylece seni toplumda yüksek rütbeli, yüksek itibarlı, çok onurlu bir duruma getirmedik mi?" olmaktadır.
    Birinci Âyette geçen لك - leke = senin için sözcüğü bu Âyette de kullanılarak "zikrin yüceltilmesi" yolu ile yine peygamberimize özgü bir iltifat yapıldığı vurgulanmıştır.
    4. Âyetin geçmiş zaman kipiyle ifade edilmiş olması, yine tahakkuk-u vukûuna [gerçekleşmesinin kesinliğine] binaendir. Zira Âyet indiğinde yukarıda anılan rütbeler henüz peygamberimize verilmemişti.
    5,6 Demek ki zorluğun yanında mutlaka bir kolaylık var. Zorluğun yanında bir kolaylık muhakkak var.

    Zorluk ve kolaylık gibi iki zıt olgunun bir arada olamayacağı düşüncesi ile bu iki Âyetteki مع - ma'a = beraber edatına genellikle بعد - ba'de = sonra anlamı verilmiş ve Talâk Sûresinin; Allah bir zorluktan sonra bir kolaylık kılacaktır anlamındaki 7. Âyetinin de delâletiyle Âyetler her zorluktan sonra mutlaka bir kolaylığın geleceği şeklinde anlaşılmıştır.
    Oysa bize göre bu Âyetler, Bakara Sûresinin 179. Âyetindeki … Kısasta ölüme ölüm, göze göz, dişe diş... Sizin için hayat vardır… Ve yine Bakara Sûresinin 216. Âyetindeki … Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz şey de sizin için şerdir … ifadelerinde olduğu gibi, zıt anlamlı kavramların bir arada olabileceği göz önüne alınarak yorumlanmalıdır. Bu açıdan bakılınca her iki Âyet de Leyl Sûresinin 5–7. Âyetlerindeki Bu nedenle kim malını/kazancını verir, takvalı davranır ve en güzeli doğrularsa Biz ona en kolay olanı kolaylaştıracağız, sözleriyle vaat edilenlerin gerçekleşmesi durumuna işaret etmektedir. Peygamberlerin ve Sâlih amel sahibi müminlerin hayatlarına bakıldığında, karşılaştıkları zor gibi görünen her durumda Allah'ın onlara mutlaka bir kolaylık yaratmış olduğu görülmektedir. Çünkü Allah, فتّاح - fettâh sıfatı ile her türlü zorluğu açmakta, kolaylaştırmaktadır. Dolayısıyla bu Âyetle Allah, dünya hayatında insanları denerken, sonsuz rahmetinin bir sonucu olarak her zorlukla beraber mutlaka bir kolaylık yaratacağını müjdelemiştir.
    Nitekim Allah bu vaadini peygamberimiz döneminde yaşayan müminler üzerinde açıkça göstermiş ve bunu da Kur'ân'da belirtmiştir:
    (Nisâ; 100) Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde barınacak çok yer ve genişlik bulur. Kim Allah'a ve elçisine hicret etmek üzere evinden çıkar, sonra kendisine ölüm gelirse o kişinin ecri/ ödülü şüphesiz Allah'a düşmüştür. Allah bağışlayıcıdır, esirgeyicidir.
    (Enfâl; 26) Hatırlayın; hani sizler sayıca azdınız ve yeryüzünde zayıf bırakılmıştınız, insanların sizi kapıp- yakalamasından korkuyordunuz. işte O, sizi [yerleşik kılıp] barındırıyordu, sizi yardımıyla destekledi ve size temiz şeylerden rızıklar verdi. Ki şükredesiniz.
    Allah'ın aynı vaadini peygamberimizle ilgili olarak yerine getirdiğini gösteren bir başka örnek de Tövbe Sûresinin 40. Âyetinde yer almaktadır. Bu Âyette, müşriklerce izlenen peygamberimizin bir arkadaşı ile birlikte bir mağaraya sığınışı ve o kötü durumdan Allah'ın yardımıyla kurtuluşu anlatılmaktadır:
    (Tövbe; 40) Siz ona [peygambere] yardım etmezseniz, kesinlikle Allah ona yardım etmiştir. [edecektir] Hani kâfirler ikinin ikincisi olarak onu [Mekke'den] çıkarmışlardı; ikisi mağarada olduklarında arkadaşına şöyle diyordu: "Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir." Böylece Allah ona huzur ve güvenlik duygusunu indirmişti, onu sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş, inkâr edenlerin de kelimesini [inkâr çağrılarını] en alçak kılmıştı. Oysa Allah'ın kelimesi, en yüce olandır. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
    Allah'ın müminlere sağladığı kolaylıklara diğer peygamberlerin Kur'ân'da anlatılan hayatlarından da örnekler verilebilir:
    Meselâ Yûsuf peygamber, kendisini kıskanan kardeşleri tarafından kuyuya atılmış, ama kuyunun yanından geçen bir kervan tarafından kuyudan çıkarılmıştır. Daha sonra köle olarak satılmış ve bir iftiraya uğrayarak hapse düşmüş, buna karşılık güzel ahlâkı ve Rabbine olan güveni sayesinde Allah onu hem bu zorluklardan kurtarmış hem de ailesine kavuşturmak ve önemli bir yönetici yapmak suretiyle ödüllendirmiştir.
    Keza Mûsâ peygamber de, tarihin en azgın insanlarından biri olan Firavun ile olan mücadelesinden Allah'ın kendisine yaptığı mucizevî yardımlar sayesinde üstün çıkmıştır. Öyle ki, Rabbinin lütuf ve ihsanıyla Firavun'un büyücülerini alt etmiş, asası ile denizi ikiye ayırarak kavmini Mısır diyarından kurtarmıştır.
    Sonuç olarak Allah, Âyetinde de bildirdiği gibi, koyduğu hükümlere samimiyetle bağlı olanlar için mutlaka bir kolaylık yaratmaktadır. Bakmasını bilen her insan, Allah'ın kendisi için yarattığı kolaylıkları görebilir ve hiçbir zaman zorluklar karşısında gevşeklik göstermez. Ne var ki, bu gerçeği görebilmek ancak Allah'tan korkup sakınmakla, Allah'a güvenip sığınmakla, tek dost ve velinin sadece Allah olduğuna iman etmekle mümkündür. Yüce Allah, bu özellikteki kullarını ummadıkları yerlerden rızıklandıracağını ve onların işlerini kolaylaştıracağını şu Âyetlerle ilân etmiştir:
    (Talâk; 2–3) işte bununla, Allah'a ve âhiret gününe iman edenlere öğüt verilir. Kim Allah'tan saygıyla sakınırsa, [Allah] ona bir çıkış yolu gösterir ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim de Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip, gerçekleştirendir. Allah, her şey için bir ölçü kılmıştır. [koymuştur, belirlemiştir]
    (Talâk; 7) Geniş imkânları olan, nafakayı geniş imkânlarına göre versin. Rızkı kısıtlı tutulan da, artık Allah'ın kendisine verdiğinden versin. Allah, hiçbir nefse ona verdiğinden başkasıyla yükümlülük koymaz. Allah, bir güçlüğün ardından bir kolaylık kılacaktır.
    7. O halde boşalır boşalmaz yeni bir şeye başla.

    Bu Âyet peygambere görevini tatil etme veya ara verme yetkisi verilmediğini, tebliğe ara vermeksizin devam edilmesi gerektiğini ifade etmektedir.
    Ancak buradaki mesaj sadece peygamberin ana görevi olan tebliğ ile sınırlı değildir. Bilakis peygamberlik süreciyle ilgili her olayı kuşatacak bir genelliğe sahip olan mesaj, her türlü olayda karşılaşılan sorunların üzerine gitmemek ya da sorunlardan kaçmak yerine, sorunlarla bıkmadan, yılmadan ve ara vermeden mücadele etme gerekliliğine işaret etmektedir. Dikkat edilecek olursa, Âyette "boşalır boşalmaz" diye çevirdiğimiz ifade, bir acelecilik ve süreklilik içermektedir. Bu acelenin sebebi, bundan sonraki Asr Sûresinde açıklanacağı gibi zamanın azalmasıdır.
    8. Ve arzularını yalnızca Rabbine yönelt!

    Çünkü Allah'tan başka yol gösterecek ve yardım edecek yoktur.
    Rağbet, bir şeyi çok özlemle istemek demektir. Ne istiyorsan, neye özeniyorsan bunları sadece Rabbine yönelt, onları sadece Rabbinden iste!
    Âyetteki فارغب - ferğab sözcüğü فرغّب - ferağğıb olarak da okunmuştur. Buna göre Âyetin anlamı ve başkalarını yalnızca Rabbine özendir" demek olur.

    edit: arapça metinler çıkmadı maalesef.
    #20574122
müslümanlara sorulacak 91 soru ile alakalı başlıklar