hayat hayaller ve yikimlar 


/ 4
kapat
  1. hayat, kendimizi sevmekle başlar; aslında anne ve babamızın bir birini sevmesi ile başlar bizim hayatımız ama biyolojik sürece girmeye hiç gerek yok... nasıl olsa her şeyi hepimizi biliyoruz...

    hayat, kişinin kendini tekrarlamasıdır; insanların yaşamak için bedel ödedikleri her gün yaptıkları şeylerin hemen hemen aynı olmasıdır... günler hep bir birinin aynı şeklinde geçer gider... zaten değişik birşey olması da beklenemez bu ülke ve yaşam standartlarında... bazılarımız geleceklerini güvence altına almak için okurlar... her gün ders, her gün sıkıcı hocalar... akşamları ya da yıl sonlarında kendilerinden başarı bekleyen ailelerine hesap verme zorunluluğu...

    bazılarımız da hayata erken atılarak çalışırlar ya da okul olayını bitirip iş hayatına geçmişlerdir ki bu insanlar diğerlerine göre daha bi tekrarlarlar kendilerini... her gün sabah aynı saatte işe gitmek, mailleri kontrol etmek, iş planında bulunan işleri akşam çıkış saatine kadar bitirip eve gitmek tek dertleri olmuştur... hayatı para kazanıp yine o kzandıkları üç kuruş para ile sevdikleri insanların daha huzurlu yaşamalarına adamışlardır...

    her sabah yeniden doğar, her gün kendimizi tekrarlar ve akşamları bitiririz kendimizi... hayat bizden vazgeçene kadar bu böyle sürüp gider...

    hayallerimiz oldukça bizler yok oluruz; insan hayalleri kadar insandır... herkesin hayali gerçekleştirebileceği kadardır...

    hayaller, biz büyüdükçe küçülselerde, çocuk yaşlarda kurulanları her daim insanın beynin bir köşesinde yer kaplar... ve hayat bize büyük hayaller kurma şansı vermez... imkanlarımız doğrultusunda kuracağımız hayaller bizi insan olarak ayakta tutmaya yeter...

    hayaller gerceklestirildikce anlamini yitirir...

    ve yıkımlar; işte en sevilen sondur... çünkü her son yıkımdır, her son yıkar... hayatımız ve hayallerimizin son durağıdır... acıdır, acıtır... tutunamayanlar'dan olduğumuzu anladığımız andır...

    not: *

    edit: imla...

    edit2: başlık ve şahsım tarafından girilmiş tüm entrylerin her hakkı saklıdır. kopyalanamaz çogaltilamaz.. aksi şekilde davrananlara karşı yasal işlem başlatılacaktır..
    #2650885 (fatal, 01.12.2007 17:49 ~ 13.08.2008 13:23)
  2. bir eşya ya da parayla satın alınmış bir mal değildi... görünmeyen güçlerin, dokundurmadığı, dokunanın öldüğü yerlere yerleştirdiği bir şeydi hayal... ve en büyük düşmanı hayatın acımasızlığıydı... bir cift göz!... sanırım her şeyin başlangıcı buydu... bitişi de tabii ki her şeyin...

    mazot ve is kokan bir şehrin ortasında sonbahar soğugunda ciğerlerimi ölüm sebebimle doldurmuştum... sen sağ ayağınla kaldırım taşları arasından çıkan yeşil bir otu ezerken benim sol yanım ölüyordu... sen "karışma, kendimi eziyorum" desen de ezilen, yıkılan sen dolu yanımdı...

    devam etme zorunluluğumuz vardı hayat denilen okula, devamsızlıktan kalmak yoktu... "olsaydı keşke" ben hep senin olduğun dersten kalırdım... sen de kalmak için...

    zor zamanlar vardı... hayallerlerin, acıların, yıkımların bir arada yaşandığı zor zamanlar buna "hayat" deniliyordu ve biz bunu "yaşamak" zorundaydık... daha kim bilir neler yaşayacaktık? nelere üzülüp nelere ağlayacaktık? birlikte olmadan, "biz" olmadan... zaten acılarla başlanmıştı "hayat"a, ölüm acılarıyla... "hayat" hep en çok "sevdiklerimi" almıştı benden, bana yıkımları kalmıştı...

    bu da ölmek gibi bir şeydi... kaybetmekti sonuçta giden değil kalan olmaktı bir nevi...
    #2664095 (fatal, 05.12.2007 11:40 ~ 11:42)
  3. yıkımlar olmasa zaferlerin ne anlamı olabilirki. her yıkımdan sonra bir kez daha ayaga kalkabildiğini görmek ise apayrı bir zevktir.

    (bkz: paramparça aşklar ve köpekler)*
    #2664097 (Seytanin Fisildadiklari, 05.12.2007 11:43 ~ 17.12.2007 15:05)
  4. "ben" olmamı sağlamış şey.
    #2664134 (galapagoslu iguana, 05.12.2007 12:00)
  5. hep kazanc diye bir mevzu bahis değildir hayatta ne yani hep kazanacan kazanacan sonra en ufak zararda hayat boktan diye agliycan, var mi böyle iş arkadas? kici kirik ipeği bile elde etmek için kelebek olma imtihanini veren tirtir sizlere ömür oluyor.

    her şeyin bir bedeli var...

    bedel ödemekten kacinildiği müddetce arabesk besiğinde sallanir insan.
    #2664145 (mulayim, 05.12.2007 12:03)
  6. hayat cinsellikle başlayan ölümcül bir hastalıktır.

    hayata anne rahminden ağlayarak göz açarız sanki bütün olacakları gün ışığına çıktığımız da anlarız. gülmeyi öğreniriz zamanla emeklemeyi sonra kendi ayaklarımız üzerinde durmayı konuşmayı anlaşmayı derdimizi anlatmayı.

    hayallerimizi ilk okulun sıralarında kurmayı öğreniriz. 'ben doktor olucam' günler geçer 'ben polis olup vatanı kurtarıcam' herşey kolay gelir çünkü ozamanlar oynanan güzel oyunlar ileride unutulacak arkadaşlıklar hiç hesaba katılmaz.

    zaman geçer yavaş yavaş her istediğiniz şeyin olmadığını anlarsınız hayeller ile yaşamaya devam edersiniz her biten hayalin yeniden kurulduğunu anlarsınız. yıkımlar git gide acıtmaya başlar ilk aşklar yaşanır yada başka ilk ler.

    yıkımlardan sonra daha bir sert bakılmalı hayata dimdik durmalı yıkılmayanın karşında ki ilk gün annemiz rahminden ağlayarak çıktığımız günü özlememek için.
    #2664160 (kuntayi kinteleyen adam, 05.12.2007 12:10)
  7. hayat,sandığımız kadar kötü,umduğumuz kadar güzel değildir.
    #2664172 (wintrygreen, 05.12.2007 12:14)
  8. hayat: oyundur.. bitmesini dilediğimiz can acıtan ve asla baştan başlanılamayan bi oyun..

    hayal: oyunu güzel kılmak adına adımdır attığımız.. küçük bir tebessüme yer vermek için yüzümüzde ya da gözyaşlarımızı silmek için günün birinde.. umuttur.

    yıkım: oyunun parçasıdır, olmazsa olmazı, demirbaşı.. illaki olacak illaki yaşanacak ki oyunun yüzüne güldüğü insanlar eğlensin.. diğerleri? onlar niye eğlensin ki?
    #2664205 (tulbentustundesakiz, 05.12.2007 12:26)
  9. hayatın zorunlulukların, hayalin isteğin, yıkımın başarısızlığın sonucu olduğunu gösteren erozyon etkisidir. beklentilerin dozu kaçtığında öznel hakikate erişilemeyeceği ise mutlaklığı ile insanın yüzüne vurur...
    #2665320 (demester, 05.12.2007 17:06)
  10. kusmak istiyorum ama içki sonrası kusmaları gibi değil... düşüncelerimi, acılarımı, hüzünlerimi, mutluluklarımı kusmak istiyorum... bir an da hepsini boşaltmak istiyorum... tüm soruları silip atmak istiyorum aklımdan... cevabını bulamadığım ve soramadığım beynime hapsolmuş tüm soruları öldürmek istiyorum...

    rahatlar mıyım acaba? kimse görmeden acılarımı çeksem parmaklarımla damarlarımdan... yerine başka şeyler doldursam... duvarları siyaha boyanmış bir odada karanlığın içine doğru koşarken gözlerimi çıkarıp bugusunu temizlesem, sonra gögüs kafesimi acıp içine gömdüğüm tüm aşkları tek tek cımbızla söküp atsam rahatlar mıyım acaba?

    sonra kessem saçlarımı, kafatasımı ikiye ayırsam alıp beynimi bir pamukla temizlesem, unuturmuyum geçmişi? kaybedebilir miyim geçmişimi? adımı unutur muyum acaba? ah unutulması gereken o kadar çok şey var ki hangi birinden başlasam unutmaya?

    neden bu kadar zahmete giriyorum ki? tek tek tüm vucudumu temizlemek gibi... aslında bir yolu var "intihar etmek!" "off bu hepsinden zor" hayat vazgeçilemiyecek kadar kutsal... ama diğer tüm kutsallıklarımdan vazgeçmem lazım... nasıl yapacağım bunu? yine başladı sorular... "tamam sus aklım, tamam" çıldırmak üzereyim... en iyisi uyuşturmak seni bir süre rahatsız etmezsin bu sayede beni... "sus, şimdi seni öldüreceğim yoksa..."
    #2672577 (fatal, 07.12.2007 15:51)
  11. garip bir telaş içinde herkes... anlamsız bir koşuşturmaca var etraf da... ışıl ışıl her yer... aydınlıktan nefret ettiğimi biliyorlar sanki her tarafı süslemişler renkli ışıklarlar... "hoş geldin 2008" yazıyor her yerde renkli, süslü parlayan harflerle...

    peki gerçekten hoş mu geliyordu 2008? ya da neden seviniyorlardı bu kadar bir tarihin değişmesine? neden önemseniyordu ki bu kadar değişen bir zaman dilimi... ilk defa değişmiyordu oysa hep olan bi'şeydi bu... neden her yeni güne girişlerini değil de sadece yeni yıla girişlerini kutluyorlardı? saçmalıktı bu... onlar da böyle mi kandırıyorlardı kendilerini acaba? durmak bilmeyen bir israf sadece basit bir rakam değişikliği için miydi yoksa bir aldatmaca mıydı bu? beyinlerini uyuşturmak mıydı? evet evet onlar da kendilerini böyle kandırıyordu sanırım anlasız şeylere anlam yükleyerek ve sevinerek...

    sevinmek? en son ne zaman neye sevinmiştim acaba? belki bu rakam değişikliğine sevinebilirdim? belki karanlık odamın duvarlarını bir kere olsun aydınlatabilirdim süslü kelimelerimle... ama değişik bir şey olması gerekirdi... herkes geleni kutlarken ben gideni kutlamalıydım... evet bu tam benlik bir şey gideni kutlamak.... "güle güle 2007" ya da "sktir git 2007..." evet öyle masum bir güle güle uymuyordu bana küfür etmem gerekirdi... kelimelerin bittiği yerde başlayan bir isyan olarak küfür etmeliydim...

    peki ya "o"? "o" da "hoş geldin 2008" çığlıkları atacak mıydı acaba? neden olmasın ki? gezmelerdeydi o, kahkahalar da, çok mutluydu ayrıca neden kutlamasın ki bu rakam değişikliğini...

    "sktir git 2007" bunu siyah duvarıma hangi renkle yazmalıydım acaba? mavi olmaz, sanırım en iyisi kırmızı, kan kırmızısı... en az siyah kadar hırçın bir renk o da...
    sonra kelimelerimle süslemeliyim duvarları, sonra "o" gelse keşke birlikte üzülsek 00:00'da 2007'nin gidişine...

    peki gerçekten doğru muydu "yeni bir yıla nasıl girersen öyle devam eder" geyiği? sanırım doğru... öyle ya nasıl girmiştim 2007 yılına ve nasıl bitiyor... ah o sabah olmasaydım orada keşke belki gözlerim bugulu bakmazdı etrafa... belki üzülmezdim bu kadar o gidişe? belki? belki? ne kadar iğrenç bir kelime tıpkı "keşke" gibi...
    #2676074 (fatal, 08.12.2007 14:14 ~ 14:21)
  12. - hadi öldürelim!
    - tamam
    - kim başlıyor ilk?
    - sırayla değil bir an da yapacağız
    - nasıl yani?
    - herkes kendini öldürecek!
    - evet bence de herkes kendini öldürsün
    - evet katılıyorum ben de. nasıl olsa bu güne kadar hep kendimize acı verdik bu son acıyı da kendimize verelim başkasına bırakmayalım...
    - ben yokum!
    - neden?
    - bu saçmalık!
    - sktir sen ne bilirsin ki?
    - çok sey belki de?
    - belki de?
    - evet saçmalık... bu diğer acılar gibi değil... kendimizi öldürmemiz son acımız olabilir belki ama ya diğerleri? onlara da acı çektirmiş olacağız kendimizi öldürmekle! yani ilk ve son kez uzunca bir süre bizim yüzümüzden başkaları büyük acılar çekecek. ben buna razı olamam... ben sadece kendime acı çektirebilirim... başkalarının benim yüzümden acı çekmesini hiç istemedim istemem de...
    - ne çok konuşuyorsun sen böyle?
    - bence mantıklı. biz sadece kendimize acı çektirebiliriz...
    - ne yani vaz mı geçiyoruz?
    - evet
    - hiçbir yaşama son vermiyoruz!
    - bira versene bir tane de sıgara.
    - bitti, git al!
    - sktir!
    - hayat haricinde her şey bitiyor ve bu benim sinirimi bozuyor...
    - hadi o zaman hayatı öldürelim!
    - ...
    - defol!...
    #2692482 (fatal, 13.12.2007 12:21)
  13. ne zaman gözlerimden yaş gelse sen aklıma geliyorsun... silip gözyaşlarımı küfürler ediyorum sana, kendime ve kalan herkese... sonra hayaline tükürüyorum... lanetler yağdırıyorum gittiğin yöne doğru... ve sonra yine siliyorum gözyaşlarımı...
    #2707066 (fatal, 17.12.2007 14:56)
  14. hayallerimiz vardı ortaklaşa kurduğumuz, hayal kurmak için değil konuşurken düşündüğümüz..
    hayallerimiz vardı gerçekleştirmek için sonuna kadar savaşacağımıza inandığımız..
    hayallerimiz vardı hep seninle olan, hep beraber olduğumuz..
    yıkıldılar tek bir darbeyle..
    ve şimdi geride yıkık dökük duruyorlar ne toparlanabilir ne de eski haline döndürülebilirler.. artık onlar bir enkaz eskiden pembe olan düşlerin kara enkazları..
    #2707078 (kursunkalem, 17.12.2007 15:01)
  15. ic icedirler.
    #2707088 (filozofil, 17.12.2007 15:05)
  16. "bayramınızı en içten dileklerimle kutlarım..." diye gelen bir mesaj... "en içten dileklerimle" ne demek acaba? çok yapmacık ve sahte... özel günleri laf olsun diye kutlayan insanlardan nefret ediyorum... hiç düşünmüyorlar o içten dileklerle kutladıkları insan seviyor mu acaba bayramları diye? sanırım kendilerini tatmin ediyorlar... yoksa bir insan kaç kişi için içten dileklerde bulunabilir ki? saçma ve yapmacık! hiç sevmedim bunu!...

    hiçbiriniz hiçbir şey ifade etmiyorsunuz ben de... hiçbir anlam yüklemiyorum size... zaten tüm anlamlarımı yüklediklerim gitti... belki de siz de gitmeyin diye anlam yüklemiyorum ya da sevmiyorum sizi... sevebilirdim oysa ama o gitme ihtimaliniz yok mu? işte o insanın canını sıkıyor... oysa kimler gitmişti gitmez denilen... yok olmuştu hepsi sırtlarını dönüp giderken ve hiç acı hissetmemişlerdi çünkü tebessüm vardı giderken göremediğim ama hayalini kurduğum yüzlerinde...

    kabuslarımın hepsini tek tek öldürüyorum... korkularım da yok artık... hiçbir şey ve hiçbir zaman umruda değil... odamdayım... siyah duvarlarin içindeyim ve huzurluyum... kimse dokunmasın bana yavaş yavaş ölüme yürüyorum ve gülümsüyorum...

    "güçlü ol ya da öl!" demişti o mükemmel insan... karamsarlığın ve vazgeçmişliğin en tepesinde dikilen o güzel dost... dış görünüşünün hiçbir önemi yoktu çünkü mükemmel bir yüreği vardır... ama bana "güçlü ol" derken kendi ölüyordur... affeder miydi tanrı onu? neden affetmesin ki? zira "o"nun görevi bu değil miydi? zaten her şeyin tek sorumlusu olarak ilk akla "o" geliyordu... affetmesi gerekirdi ve affedecekti çünkü bunu çok iyi başarıyordu...

    yine bitti sıgaram ama biram var hala... siyah rengi hiç bu kadar çok sevmemiştim... kabuslarım da yoktu oysa... korkularım da... ama hayata hala tutunuyordum bir şekilde ve bu beni oldukça çok rahatsız ediyordur... hayallerim de "o" en son giden insanın peşinden gitmişti... "gitme" deseydim keşke hayallerime "o" gidiyor bari "sen gitme" hayallerim...

    cebimde yine yıkımlar kalıyor bozukluklar halinde... yıkılan bir ev enkazı gibi, talan edilmiş bir bahçe gibi, başını ellerinin arasına alıp dizlerini göğsüne yaslamış bir insan görünüyor aynaya baktığımda... halbuki ben yatakta uzanmış bir şekilde yatıyorum... sanırım aslında diğer insanlara görünen şeklim bu...

    vazgeçmiş bir insan, gözlerindeki ışık yok olmuş, elleri titrek, konuşmakta zorlanan bir insan... buğulu gözler, tebessüm etmeyi unutmuş yüz...

    yüz adımdaydi yüzün, yüzsüzdüm yürümedim... şimdi sensiz bir yüzüm...
    #2730026 (fatal, 22.12.2007 15:23 ~ 15:26)
  17. usulca doğruluyorum... bir şeyler olmasını bekliyorum ama ne olması gerektiğine karar verebilmiş değilim... sanırım ne olursa olsun mutlu olacağım... çünkü mutlu olmayı uzun zamandır bekliyorum ve nasıl mutlu olunur unutmuşum... öyle ya nasıl mutlu olunur? neler mutlu edebilir beni? başıma gelebilecek en kötü şeyler zaten gelmişken daha neler mutlu olmamı engelleyebilir?

    hala kulaklarımda o bitmiş insanın sözü; "güçlü ol ya da öl..."

    garip bir kendime zarar verme isteği var içimde... insan neden kendine zarar verebilir ki? neden bunu yapmak istiyorum? bilmiyorum...

    off yine sorular dolaşıyor beynimde... hayat bir kaç merdiven dişarıda su gibi akıp gidiyor... bense bu karanlık oda da oturuyorum... tutunmak için hayata sadece bir kaç merdiven inmem gerekiyor ama ben üşeniyorum buna... ne zaman tutunmaya çalışsam hayata hep birileri gelip parmaklarımı kesiyor acımadan... ne zaman biri tutunma sebebim olsa hayata hayallerimi yakıp kendini ısıtiyor giderken... herkes kendine insan, herkes kendine iyi sadece...

    her terk eden insan bir katil oluyor... her terk edilen şüphesiz, faili belli bir ölüme terk ediliyor... tekrardan ölmek için, tekrardan birine sarılmak gerekiyor... sonra usulca boynunu okşayıp, ölümü solumak ensesine ve bu soğukluk onları katil yapıyor... ölmemek için öldürüyorlar beni... onlar güçlü oluyor ben ölüyorum...

    daha kaç kere ölebilirim bilmiyorum... yıkılmışım dizlerimin üstüne, boynum yere bakıyor ve o gelip boğazımı sözleriyle kesiyor... ben ölüyorum... söylenmiş tüm sevda sözcükleri kan yerine akıyor boynumdan göğsüme doğru... tüm anlamlar sıcacık bedenimim soğumasıyla buz kesiyor... ve toplanırken ölü bedenim, sevda sözleri, anlamlar, hayaller ve yıkımlar, kaldırıma dökülüyor... sonra onların ne anlama geldiğini hiçbir zaman bilmeyecek olan bir işçi görevini yapıyor, temizliyor hepsini zamanında gölgesinde insanların uyuduğu çalıdan yapma süpürgesi ile...
    #2753034 (fatal, 27.12.2007 13:25)
  18. maskemi takmışım yüzüme, acılarımı saklıyorum etrafımdakilerden bu son gününde yılın... uzun zaman sonra ışıklarını yakmışım odamın siyah duvarları daha bir güzel görünüyor aydınlıkta... ve karışıyorum kalabalığa usul usul farkettirmeden kendimi... müzik kulaklarımı tırmalıyor her yerde farklı bir eğlence tek bir çoşku... herkes maske takmış "yoksa herkes mi acılarını saklıyor?" diye soruyorum kendime... kırmızı renkte her şey -ki sadece gül'de güzel duruyor bu renk-...

    herkes gülüyor taktığı maskenin altından... herkes hiç kimseye aldırmadan gürültü yapıyor... herkes yine birbirinden rahatsız ama kimse şikayet etmiyor bunu...

    son ayinimi de yapıyorum yılın bu son gününde... sen hayalini yüklüyorum yaktığım tütsünün dumanına, duman senin yüzün oluyor... derin bir nefes çekiyorum içime seninle zehirliyorum kendimi yine...

    usul usul acı çektiriyorum kendime, senin hayalının durduğu yerlere uzun uzun bakıyorum... tekrar bir duman daha ama bu sefer daha yoğun... seni üflüyorum siyah duvara, duvar senin yüzüne dönüşüyor...

    dışarıdan sesler geliyor... yeni yıla geri sayım yapıyor maskeli ve gülen insanlar... bitişinde sana sarılıyorum, öpüyoruz birbirimizi sonra göz göze geliyoruz ben soluk alıp verince hayalın yok oluyor... ben hayaline sarılıyorum...

    son bir duman daha çekiyorum ne olduğunu bilmiyorum... sen bütünüyle odamdasın.... bana bakıyorsun hiçbir şey söylemeden saniyelerce beni izliyorsun bense çıkarmışım maskemi sana acımı gösteriyorum, sen kafanı çevirip yok oluyorsun... sonra doğruluyorum pencereden gittiğin yöne doğru bakıyorum... herkes orada bir tek sen yoksun... herkes geliyor bir yerleden, sen gidiyorsun... "gitme" diye haykırıyorum, maskeli ve mutlu insanların çığlıklarından duymuyorsun... takıp maskeni onlara karışıyorsun gülerek... sen de inanıyorsun "yeni yıla nasıl girersen öyle geçer" yalanına...

    bir tek benim sözlerime inanmamıştın işte belki de bu yüzden yalanları seçiyorsun kendine ve inanacaksan eğer bir yalan da benden sana... "sen hala anılarımın en beyaz yanısın..."
    #2772875 (fatal, 31.12.2007 21:58)
  19. kurdukça yıkan iki yüzlü belediye mağduru gecekonducu gibi hissetmenize yol açan acı hayat çıkarımı.
    #2772914 (gameguru, 31.12.2007 22:09)
  20. kısa bir yol yürüyoruz seninle el ele... ellerimiz terliyor ama ikimiz de mutluyuz... herkesin aradığı mutluluğu o an için bulmuşuz ve keyfini çıkarıyoruz...
    bu olmalı diye düşünüyoruz özgürlük, birlikle denizi izlemek, sessizce hiçbir şeyi, hiç kimseyi rahatsız etmeden özgürlüğümüzün keyfini çıkarıyoruz... ne kimseyi imrendiriyoruz ne de bize gıpta ile bakıyorlar belki nazar değsin istemiyoruz bu sefer ikimizde... son olsun istiyoruz tıpkı ilk sevgilerimizin son olmasını istediğimiz gibi...

    ama istemek hiçbir zaman hiçbir şeye yetmiyor...

    soğuk, çok soğuk hem de... üşüyoruz ikimiz de... ikimiz de yorgunuz... ikimiz de farklı yerlerde... hiçbir özgürlüğün, hiçbir mutluluğun hiçbir anlam ifade etmediği yerlerde...

    uyanıyorum... sen karşımdasın... gözlerimi ovuşturup bir daha bakıyorum yine hayalmiş... yine siyahın ve dumanın bana oynadığı bir oyunmuş... eksilmesin diye duman bir sıgara yakıyorum... sen hiç sevmemiştin bunu... hiç sevmediğin sıgaranın dumanında yüzün... yüzün duman doluyor, duman yüzüne dönüşüyor siyah duvarın önünde...

    uzun bir yol yürüyorum... tek başıma... üşüyorum... özellikle ellerim üşüyor... onlar da ellerini özlüyor belli... tüm bedenim farklı yerlerini özlüyor... gözlerim gözlerini, dudaklarım dudaklarını, gögsüm başını, sakallarım ellerini, yanımdaki boşluk varlığını özlüyor... bir şiir dolanıyor sonra dilime "özlem, gidip görmek istemen, ama, gidememen, görememen; gene de, istemen..."

    ara sıra aklıma geliyor... hiç gelmesini istemedğim hatıralar... en mutlu zamanlar... belki de canımı en çok yakan bu oluyor... mutlu olduğumuz zamanları hatırlamak... aklımın bana yaptığı en büyük kötülük olsa gerek bu... neden şimdi? oysa ki ben unutmuştum seni... neden yine ve yeniden hatıralar? neden şimdi aklım? neden bunu yapıyorsun her defasında? sen bana ait değil misin? benim değil misin sen? neden bu kötülüğü yapıyorsun bana? öldürmem mi gerekiyor seni? uyuşturmam mı lazım tüm sağlıksız şeylerle seni?

    tüm yalnızlıklarım sana çıkıyor... tüm konuşmalarım senle bitiyor... gülüşlerimi "gülmek sana çok yakışıyor" lafınla sonlandırıyorum... her sıgaramı senin nefret edişini hatırlayarak söndürüyorum... ve içmelerim... tüm kadehlerimi sana kaldırıyorum... sana bitiriyorum tüm içkileri... ama senin için yaşamıyorum... hiçbir şey için nefes almıyorum... hiçbir şey mutlu etmiyor beni...

    em kötüsü de insanın sol yanı olmadan yaşamaya devam etmesi... bir yanını gidene teslim ediyorsun... o gidiyor sen yarım kalıyorsun... tek böbrekle yaşamak gibi... tek el, tek kol hayatını idame ettirenler gibi... sen gidiyorsun sl yanıma felç iniyor... bunu biliyorsun ama hiçbir şey yapmıyorsun... işte belki de bu yüzden terk eden her insan katil oluyor... ve ben ve ben gibiler çekilen tüm acıların inadına yaşıyor... inadına... sana ve diğerine inat...

    düşlerimde hayallerimin yok oluşunu seyrediyorum... terler içinde uyanıyorum sonra... terlerimi sensizlikle siliyorum... düşlerim aklımın oyunu biliyorum... hayat da bir oyun ve biz kaybedenleri oynuyoruz hep... bize düşen rol de bu sanırım...

    "dur gitme" diye haykırışımı hatırlıyorum o aptal sahil kenarında... "dur gitme" diyebilecek bir acizliğe sen yenilmiyorsun... güçlü olmak bu olsa gerek ya da güçlü görünmeye çalışmak...

    "dur gitme"

    "Tecavüze uğramış bir şehir... kar, sis, mazot kokusu... her şey var... sen, yoksun!"

    belki de en çok bu koyuyor adama... "herşey ve herkes var ama sen yoksun..."
    #2794470 (fatal, 05.01.2008 19:03)
  21. Bazı karanlık zamanlarda "ölseydi keşke" diyorum... ne kadar acı sevilen, özlenen, beklenen ama hiç gelmeyecek olan birinin ölmesini istemek, dilemek... kendimce geçerli sebeplerim vardı... ölseydi belki daha çok acı çekecektim ama ne kadar sürecekti ki bu? ne kadar bir ölüye ağlayabilirdim ki günümüz dünyasında? daha önce ölen sevdiklerim olmuştu ama neredeyse hiç aklıma gelmiyorlar...

    yaşaması, yaşaması daha çok acı çektiriyor bana sanırım... daha çok canımı yakıyor... başka bir şehir de, başka biriyle birlikte olduğunu bilmek, başka birine güldüğünü, sarıldığını, öptüğünü, başka birisi ile uyuduğunu, mazot dökülmüş sahili, is kokan havayı, soğuğu/sıcağı başka biriyle hissetmesi, başka birisinin gözlerine sevgiyle bakması, başka birisine "biz" diye konuşması ölümden daha çok acı veriyor insana... daha çok yıpratıyor insanı... daha çok, daha da çok...

    bunları düşünmek belki ahmaklık ama elde değil, aklım her defasında aynı ibneliği yapıyor... söküp atamıyorum da, bir başkasını da koyamıyorum yerine... "aklım yapma n'olursun" diye haykırıyorum ama beni hiç dinlemiyor... yine bildiğini, özlediğini, hasret çektiğini düşünüyor... tıpkı kalbim gibi o da içindeki boşluğa kanıyor gelip doldursun orayı yeniden diye... gözlerim "o sevgiyle gülen gözleri" özlediği için buğulu bakıyor etrafa... ellerim her defasında "onun ellerinin sıcaklığını" hissedemediği için üşüyor... "yapma bunu bedenim" diyorum beni hiç umursamıyor... bana ait olsa da "o"nun bedenini özlüyor... "o"nun bedenine teslim oluyor her sabaha uyanışımda...

    belki kendi ölümümü isteyebilirim... işte o zaman her şey son bulur... biter belki her şey... "ya sonrası?" diye düşünüyorum... bilmediğim bir yer, bilenin olmadığı bir yer... kendimi öldüremiyorum sadece diliyorum... ölmeyi istemek ne kadar da ürpertici, nasılda buz kesiyor insanın bedeni bunu dilerken... Üşüdüm, ellerin aklıma geldi ve yine canım acıdı... yine...

    ne zaman, biter bu elde olmayan acı? ne zaman, son bulur yeni bir başlangıç için? ne zaman, zaman her şeyin ilacı olduğunu anlayacak? ne zaman, öleceğim ya da ölecek? zaman... bitmek bilmeyen zaman, "ne zaman üstüne düşeni yapacaksın?..."
    #2809479 (fatal, 08.01.2008 21:02)
  22. ne kadar can acıtır bilemezsin uzaktan seni izlemek, başkalarına tebessüm edişini seyretmek, sen konuşurken dudaklarını okumaya çalışmak, üşüdüğünü görmek ama ısıtamamak ellerini, uzun uzun bakışamamak, karşında saçmalayamamak, güldürememek seni ne kadar acı bilemezsin...

    gözlerimi gözlerinde öldürmek istediğimi, ölümü senin yanında arzuladığımı, çekilecek tüm acılarıma senin yanında gögüs germek istediğimi, sonra usul usul, kısa adımlarla yüzyıllar boyunca seninle yan yana yürümek istediğimi, birlikte etrafımızdaki herkesi rahatsız eder derecede bagırarak şarkılar söylemek istediğimi bilemezsin...

    bildiğini söylediğin acıyı da bilemezsin, hiçbir şey bildiğin yok... hiçbir yaşanmışlığın, acın, hüznün yok... bir şarkıya günlerce sevinirken, adına yazılmış binlerce satırı bilemezsin... şiir tadında şaçmalamaları bilemezsin... hiçbir şiiri, hiçbir sevda sözünü, hayat değiştiren hikayeleri, hayatlarını sevdaya kurban etmişleri, acının insanı ölüme usul usul götürüşünü, gülüşlerini seyretmenin gözlerimi kör ettiğini, yüreğimi düğümlediğini bilemezsin... bir türkü tutturmuşsun hiçbir yolda düz yürüyemiyorsun, girdiğin her bataklıkta beni boguyorsun, bilemezsin...

    mazot kokan şehirdeki isli ruzgarı dinle, sana bilmediğin belki bilmekte istemeyeceğin şeyleri anlatacak... üşüyeceksin ve belki o zaman anlamaya çalışacaksın; adına söylenmiş hiçbir şarkı, adına yazılmış binlerce sevda sözü, hiçbir aşk romanı, dökülen gözyaşları, yerine gelenler ve gidenler, hiçbir teselli, hiçbir kadeh, sıgara dumanı, uyuşturucu, denizin mükemmelliği, görülmüş hiçbir manzara, güneşin doğuşu ve ayın muhteşemliği, içi gidenle birlikte boşaltılmış bir kalbi dolduramaz, anlayacaksın... yerine koyamaz hiçbir "hoşçakal" birlikte geçirilen hoş vakitleri, bitiremez hiçbir "bitsin" sözü seninle başlanmışları...

    bazen bilmemek hayatı daha bir zevkli, daha güzel, daha az can acıtır kılıyor di mi?
    #2812065 (fatal, 09.01.2008 13:08)
  23. hayat: "siz gelecek planları yaparken başınıza gelenlerdir" (john lennon)
    hayaller: genelde gözleriniz kapalı iken veyahut kafanız güzelken gördüğünüz, gerçekte olmayan senaryolardır.
    yıkım: belediyelerin genelde gece kondu mahallelerinde yaptığı veya yapmaya çalıştığı eylemdir.
    #2812149 (poisonx, 09.01.2008 13:28)
  24. diğer insanların tarif ettiği mutluluğu yaşamayalı ne kadar zaman oldu kim bilir? en son ne için mutlu olduğumu unutalı sanki yıllar geçmiş gibi hissediyorum kendimi... ne garip en son hüznümü, acımı, hayal kırıklığımı hatırlıyorum ama mutluluğumu hatırlayamıyorum... ama bunlara sebep olan bir mutluluk olmalı ilk başta yoksa neye hüzünleneyim, ne için acı çekeyim ya da hayallerim neden kırılsın yerle bir olsun, parçalansın ve hiçbir umut neden onları tekrardan birleştirmesin?...

    nasıl oluyor da beynim mutluyken kalbimi bir hüzün kaplıyor ya da kalbim heyecanından, mutuluğundan aşırı hızlı atarken beynim tüm karamsarlığını yayıyor vucuduma? neden beynime kalbim de dahil tüm bedenimi mutlu etmesi komutunu veremiyorum? her komutu algıladığı halde neden buna karşı çıkıyor? bana ait olan bir şey neden benim emirlerime karşı geliyor? illa çeşitli şekillerde uyuşturmam mı gerekiyor beymi mi mutluluk yüklesin diye tüm vucuduma?...
    "neden" ile başlayan ne çok soru varmış şimdi tekrardan sorgulayınca anladım...

    beynimle kalbimin mutlu olduğu tek zaman dilimi sanirim akşamları beynimi uyuşturduğum vakitler... sadece o zaman tüm vucuduma mutluluk salgılıyor kahrolası itaatsiz beyin... kendi içimde bile çelişkilerle, karamsarlıkla, itaatsizlikle yaşarken günlerimin düzgün geçmesini dilemek sanırım büyük ahmaklık olur...

    bir de kalbim var ne zaman ne hissedeceği belli olmayan kalbim... beynimin en büyük düşmanı, içinde küçük sevda mezarlarının bulunduğu yer... belki de bu sebepten itaatsizlik yapıyor beynime kim bilir? her taht kuranın kendinden öncekini gömüp kendi mezarını kazdığı yer... öyle çok büyük bir alan da değil kapladığı ama hayallerin, hayatların ve yıkımların en çok zarar verdiği tek yer...

    hiçbir organ kalp kadar zarar görmez sevda yıkımlarında... hiçbir organ da onun kadar mücadele etmez yıkımlardan, kırıklardan kurtulmaya... ara sıra başkası için atsa da en asil görevini hiç ihmal etmez her ne kadar "o" başkası bin parçaya bölse de giderken...

    sonra odada bir hayalet gibi sessiz oturan ve sadece oksijeni tüketen misafir konuşmaya başlıyor;

    - mutlu olmak senin yazgında olmayan... diğerleri mutlu olacak, sen onları seyredeceksin!...

    Ve ardından sorular sormaya başlıyor;

    - "eksik olan bir şeyler var ama ne?" diye sordu ilk, "zaten bunu düşünmek ve aramak arasında geçmiyor mu hayat?" diye ikinci bir soru daha... "peki sen ne kadar yaklaştın bu eksik olanı bulmaya?" diye soruları devam ediyor... "yoksa hiç aramadın mı?", "ya da hiç farketmedin mi onu?", "belki de bulmuşsundur?", "neden hiç cevap vermiyorsun?" diye sorular üstüne sorular sorarak odamdaki tüm oksijeni harcamıştı...

    her hayat eksik başlardı yaşama, bu su katılmamış bir gerçekti ve hepimiz eksiklikleri tamamlayarak yaşardık... yaşadık... yaşıyoruz... eksikleri tamamlamak hayatımızın oldukça büyük bir bölümünü elimizden alıyor... yaşamamız için bize sunulmuş hayatı, gündelik işler telaşı ile yok ediyoruz... eksikleri tamamlamak için harcadığımız her gün, hayallerimizi kaybetmemize neden oluyor... kaybedilen her hayal bir kırıklık, bir yıkım olarak bir daha yeri doldurulamıyacak şekilde ruhumuzdan bir parçayı söküp götürüyor...

    hiç bitmeyen puzzle parçaları gibi günlerimizi eksikleri yerlerine yerleştirmekle geçiriyoruz ve içinde "huzur, mutluluk, aşk, sevgi, saygı, üst düzey bir statü, para, geniş bir çevre, ayrıcalıklı sosyal imkanlar, vb.." şeylerin olduğu büyük resme ulaşmaya çalışıyoruz... peki ya bu resme ulaşmaya çalışırken neleri kaybediyoruz?

    hiçbir sevdayı tadına vararak yaşayamıyoruz, hiçbir acıyı tüm bedenimizde hissedemiyoruz, hiçbir günü sadece ve sadece etrafımızdaki insanların mutluluğu için harcamıyoruz, mutluluğun tadına varamıyoruz ve yüzlerce şey kaybediyoruz eksiklerimizi tamamlarken... çok klişe olacak ama "madem öleceğiz, neden bu hırs, kavga, birilerini ezerek en yukarıya tırmanma çabası?..."

    - "eksik olan bir şey yok, senin eksik dediğin, eksikliğini hissettiğin şey sadece hiçbir şey yapmamandan, hiçbir amacın olmamasından, hiçbir sorumluluk hissetmemenden, hiçbir zaman hiçbir kimseyle zorunlu bir bağın olmamasından kaynaklanan iç boşluğun... başka bir şey değil..." diye bir cevap odamdaki tüm oksijeni tüketenin merakını gidermişti...

    eksikliği içinizde değil de, diğer insanlar tarafından görünen, bilinen taraflarınızda aradığınız sürece hayatınızı tüketirsiniz ve hiçbir zaman da bulamazsınız... her insan eksiktir ama hiçbir ruh eksik varedilmemiştir...

    - sıgara versene!
    - Bitti!
    - Bira?
    - O da bitti!
    - Hiçbir şey yok!
    - Yatalım o zaman neredeyse sabah olacak. Güneşin doğuşunu ve o ilk ışığı görmek istemiyorum!...
    - Ne zaman istedin ki?
    - Hiçbir zaman...
    #2900109 (fatal, 26.01.2008 19:12 ~ 19:13)
  25. pencere tarafında oturuyorum... otobüsün camına yaslamışım başımı orada olduğunu bilemeden sana geliyorum, orada mısın?... iniyorum sonra otobüsten seni bekliyorum kuşlar haberimi getirmiş olmalı sana, geliyor musun?... karşındayım şimdi görmek istemediğin halimle görmeye gelmişim seni... "öldürme, vurma, dur, ellerini değil parmağını uzatsan yeter, lütfen üstüme basma" diyorum sen ellerini göğsüne bağlamışsın zamanın dolmasını bekliyorsun... köprüleri yıkmışım gelirken taşlı topraklı yoldan aşağı iniyorum... suya giriyorum sonra dereden akan, içindeyken suyun içimdeki seni boguyorum, ruhumu boguyorum ve karşıya geçiyorum... dönüp gidiyorum sonra geldiğim yere, tek oturuyorum bu sefer çift kişilik koltukta, koridor tarafındayım pencere tarafına acımı, yalnızlığımı oturtmuşum neredeyse yere düşeceğim... inanamıyorum!...

    bir ceset, bir et yıgını, duygusuz, hayalsiz, umutsuz, iniyorum otobüsten... sonra bir yer kazıyorum evimin çok uzağında kaybettiklerimi gömüyorum... gözlerimi bantlıyorum her akşam sabahları sensiz aydınlıkları görmesin diye, buz bağlıyorum kalbime içinden geçen kan buz tutsun diye, dilimi, dişlerimi kesiyorum hiçbir sevda sözü fısıldamasınlar diye, gülümsemesin diye dudaklarımı yırtıyorum, kulaklarıma duvar örmüşüm hiçbir aşk fısıltısı duymasın diye, parmaklarımı kesiyorum tırnaklarımı kesmek isterken hiç canım acımıyor canımı canına hapsetmişim...

    yine bir otobüsteyim senin olmadığın, hiç uğramayacağın, adını taşıyan çiçeklerin yetişmediği, hiç kimsenin tenime dokunmayacağı bir şehire göç ediyorum... hiçbir sevdanın yaşanmadığı yaşansa bile hiçbir acının olmadığı yere gidiyorum...

    bantları çıkarıyorum sonra gözümden, gözümden yaşlar damlıyor... yokluğun kurtarıyor beni her sabah senli kabuslarımdan... her gece sana ağlayarak uyuyorum, yastığım yatağım gözyaşımdan sırılsıklam ben gözyaşı içinde yatmaktan hastalığa yenik düşüyorum...

    veremli rengi kaplıyor yüzümü, ağzımda bir maske herkes benden kaçıyor... her sabah sensizlikle içiyorum ilaçlarımı, sensizliği alıp karşıma manzarasını izliyorum adaların... ilaçlar çoğalıyor ben sensizliğe yenik düşüyorum... soruyorlar sonra "neden buradasın bu genç yaşta?" diye ben diyemiyorum "tenime bir göz, elime bir el değdi, güldüm, gitti soldum..." aciyarak bakıyorlar sonra bana gözleri acıya bürünmüş, kaçırıyorum gözlerimi onlardan gözlerim gözlerine hasret akşam yemeklerinde...

    düşünüyorum sonra uzun vakitlerce, kitaplar okuyorum yalnızlığa dair her sayfasına ufak notlar alıyorum... en can alıcısı da yanımda ölen adamın söylediği oluyor... -evlat, "günler ne kadar zalim olsa da geçmeye mahkumdur..." ama günler geçmiyor, zalimliği artıyor, yalnızlık en çok da geceleri koridorun işiği kapının altından sızarken vuruyor... diğer tarafımda ölüme sarılmış yatan ihtiyar var...

    özgürlüğü özlüyorum... maskesiz koridorlarda yürümeyi, bahçeye çıkmam yasak bahçede yürümeyi özlüyorum hayalınle el ele... çok severdim adaları bir zamanlar oysa şimdi nefret ediyorum çok sevdiğim herkes gibi onlarda canımı acıttı... bir tek vapurlar var, nasıl sevilmesin ki bir zamanlar yari sana taşıyan vapurlar...

    düşünmemeye başlıyorum son birçok şeyi, son gözyaşlarımı da ilaçlarımı yutmak için kullanmışım... acılarım serum iğnesinin battığı yerde son buluyor... hayallerimi de şırıngaya kanımla birlikte dolduruyorum kan tahlili için... hiçbir hayalım kalmadı... tahlillerim uçuk çıkıyor tıpkı hayallerim gibi... öldürdüğüm ruhum, içimdeki sen çıkmıyor hiçbir röntgen de, "için bomboş" diyor doktor... "içimi öldürdüm bir dere kenarında" diyorum...

    ölüme sarılıp uyuyan adam ölüyor bir gece, odayı ölüm soğuğu kaplıyor üşüyorum... ölüme hiç bu kadar çok yaklaşmamıştım...

    kendi çığlığımla uyanıyorum kabuslarımdan "gitme, kal" diye haykırışlarım rüyamda seni görmeme engel oluyor... "ah o koridorun işiğı hiç sönmeyecek mi?"

    maskesizim artık, "istediğin yerde gez, yapacak bir şeyimiz kalmadı" diyorlar... dilimi kesmişim soru soramıyorum ama anlıyorlar bakışımdan "neden?" dediğimi, "sana artık ölüm yakışır" diye cevap veriyorlar...

    hiçbir şey değil de, şu manzarayı seninle el ele, tenin tenime değerek, birbirine değil aynı yöne bakan gözlerimizle izleyememek canımı acıtıyor... oysa dünlerde canımı ne çok şey acıtırdı...

    sanırım ölüm usul usul geliyor... yoksa bu hava sadece benim etrafımda bu kadar soğuk olamazdı... "aman tanrım çok soğuk!" ayaklarımı hissetmiyorum ölüm ayaklardan mı gelirdi acaba? peki ne yapmam gerekiyor şimdi? düne kadar hiç ağzıma almadığım yarım yamalak bildiğim duaları mı okumalıyım? bu kandırmama yeterli olabilir mi tanrı'yı? yoksa sadece kendi içimi mi rahatlatacaktım, kendimi mi kandıracaktım?

    of ne zormuş ölümü karşılamak! artık bittiği kesinleşen bir hayatım var ve hala ne yapacağıma karar verememişim! ne kadar acı bir son...

    peki canım çok yanacak mı acaba? sanırım hissetmeyeceğim, tıpkı şu an bedenimi soğuktan dolayı hissetmediğim gibi... ya kalanlar? ailem? arkadaşlarım? dostlarım? hayallerim? umutlarım? beklentilerim? özgürlüğüm? hiçbirin bir önemi yok mu artık?

    Yine başladım cevapları olmayan sorular sormaya... sus olmayan dilim, engelleyemediğim düşüncelerim bitin artık... bu son anında ömrümün bana huzuru getirin, hiçbir şey düşünmeden, hiçbir şeye dert yanmadan ve hiçbir şey yapmadan usulca ölmek istiyorum... hiçbir çığlık atılmasın yanımda, hiçbir gözyaşı dökülmesin -ki gözyaşları değerlidir bana harcanamaz- hiçbir iyi söz ve hiçbir kötü söz söylenmesin başucumda... derin bir sessizlik olsun etrafımda... insanın içini, ruhunu dinleyebileceği bir sesizlik... ve ruhlarımız orada o an birbiriyle fısıldaşsın sadece...

    Birkaç hayat, birçok hayal ve sonsuz yıkımlar birleşkesi...
    *
    #2914211 (fatal, 29.01.2008 16:15)
/ 4
© 2008 - uludağ sözlük

hayat hayaller ve yikimlar başlığındaki yazılar uludağ sözlük yazarları tarafından yazılmıştır. hayat hayaller ve yikimlar ile ilgili tanımlamalar bulunmaktadır. yazılanların hepsi yalan olmakla beraber sadece uludağ sözlük yazarlarını bağlamaktadır. sitede yazanlar birinci dereceden el emeği göz nuru olup yürütülmesi durumunda iş bu kişi uludağ a tatile ıssız bir kulubeye davet edilecek 'ben içerdeyim gel canım nedir bu hayat hayaller ve yikimlar nedir problem' denilip uludağ gazozuna ilaç konmak suretiyle etkisiz hale getirilecek ve sonra ibreti alem için bilimum dağ hayvanatına yem yapılacaktır. ayrıca soğuk içilmesi tavsiye olunur ve bundan doğabilecek bir boğaz tahribatı durumunda bana ne denilir. feci şekilde bir ek$i sözlük klonudur.

» trabzonspor » raziye » siradan insanlara tahammul etmek » benim adim kirmizi » turk kizlari » sen ne olacaksin simdi » gordan giricek » korkunov » gouda » pamuk un nobel toreninde 3lu cektirmesi a b c d e f g h i j k l m n o p q r s t u v w x y z 0 1 2 3 4 5 6 7 8 9 » sitemap » kısa » Beijing 2008 Olympic Games